"Bir dane çürümekle ölür, yüz daneyi camî bir sümbülü yerinde bırakır." Bu cümleyi, fena ve zeval ve ademin "başka vücutların unvanları" olduğu konusu ile birlikte açar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Ve fena ve zeval ve adem ise başka başka vücutların ünvanları olduğunu ve kesretli vücutları semere verdiğini ve zevale giden bir şey kendine bedel çok vücutları bıraktığını gösterir bir nüktedir. Bir zihayatın mevti ve zevali birçok vücutları meyve verip arkasında bırakır, sonra gider. Evet, bir fânî, çok cihetlerle bâkî kalır. Bir dane çürümekle ölür, yüz daneyi camî bir sümbülü yerinde bırakır. İşte bu sırra binaen mevt ve ademden ürkmek ve zevalden teessüf etmek yerinde değildir."(1)

Evet, mahlûkat ve canlılar vefat etmekle yokluğa ve hiçliğe gitmiyorlar. Bekli daimi ve ebedî bir âleme intikal ediyorlar.

Bütün mahlûkatın ve çok sanatlı mevcudatın varlık sahasına çıkıp tekrar gitmelerinin hikmeti; şuur sahibi olan insan, melek ve cinlere bir mütalaa olmak, onlara sanatkârları tanıttırmak ve Allah’ın isim ve sıfatlarını ilan ve tarif etmektir. Mevcudat ve mahlûkat bu vazifeyi ifa ettikten sonra, şuur sahibi varlıkların zihin ve hafızlarında bir levha olarak ebediyen varlıklarını devam ettiriyorlar.

Aynı zamanda, mahlûkat her şeyin resminin alınıp saklandığı misal âleminde de hayatlarını devam ettireceklerdir.

Yine mevcudat, şuur sahibi varlıkların hafızasından ve misal âlemindeki resimden başka olarak kader levhalarında varlıklarını ilmî bir surette devam ettirecekler. Yani mahlûkat ve mevcudat maddî vücudunu kaybetmiş olsa bile, birçok cihetten hayatını ve varlığını devam ettirecekler. Bu yüzden, onların ölüp gitmesini ebedî bir yokluk ve hiçlik olarak görmemek gerekir denilmektedir.

Burada varlığını devam ettirmenin iki manası bulunuyor. Birisi kimlik ve manevi bekadır. Yani türler bekasını bir sonraki nesle irsiyet olarak bırakırlar. Mesela, baba neslini oğluna, o da kendi oğluna irsiyet şeklinde bırakır.

Diğeri ise, eşyanın bizzat bekasıdır. Eşya zaman nehrinde akıp gitmiş olsa da beka âleminde farklı bir boyutta varlığını devem ettirmektedir. Allah’ın hikmeti eşyayı bütünü ile yok etmeye müsaade etmez.

"Eşya zeval ve ademe gitmiyor, belki daire-i kudretten daire-i ilme geçiyor; âlem-i şehadetten, âlem-i gayba gidiyor; âlem-i tağayyür ve fenadan, âlem-i nura, bekaya müteveccih oluyor." (Mektubat)

"Daire-i ilim" denilince akla gelen mânâ şudur: Bu varlık âlemi, güneşleri ve yıldızlarıyla, hayvanları ve insanlarıyla, cinleri ve melekleriyle henüz yaratılmamışken bütün bunların mahiyetleri Allah’ın ezelî ilminde mevcuttu. İşte, daire-i ilim bu “mahiyetler âlemi”dir.

Bunlar, yaratılmaları irade edildiğinde, ilâhî kudretle varlık sahasına çıkarılırlar. İşte, varlık âleminde boy gösteren bütün bu “hakikatler âlemine” de “daire-i kudret” deniliyor.

Buna göre, “daire-i ilim” gayb âlemi, “daire-i kudret” ise şehadet âlemi oluyor. Şu anda yağan yağmurlar, konuşan insanlar, ötüşen kuşlar, şehadet âlemindedirler ve daire-i kudrettedirler. İlâhî kudretle var olmuşlar ve vazifelerini ifa etmektedirler.

Kâinatın ilk tohumunun atıldığı andan, ta kıyamete kadar yaratılacak bütün varlıklar ise şu anda gayb âlemindeler ve daire-i ilimde bulunuyorlar. Şu kudret dairesindeki eşya, vazifelerinin tamamlanmasıyla bu dünyadan göç ettiklerinde yine gayb âlemine göçmüş olacaklar, yani daire-i kudretten, daire-i ilme geçecekler.

"Bir mevcut, vücuttan gittikten sonra, zâhiren kendisi ademe, fenâya gider; fakat ifade ettiği mânâlar bâki kalır, mahfuz olur. Hüviyet-i misaliyesi ve sureti ve mahiyeti dahi âlem-i misalde ve âlem-i misalin nümuneleri olan elvâh-ı mahfuzada ve elvâh-ı mahfuzanın nümuneleri olan kuvve-i hafızalarda kalır. Demek, bir vücud-u surî kaybeder, yüzer vücud-u mânevî ve ilmî kazanır." (24. Mektup)

Bir şey fani ve maddî vücudunu kaybetse bile mânası bakidir, varlığını başka bir âlemde devam ettiriyor. Mesela elma türünün mânası ve ruhu, elmalar zevale gitse bile, ardından gelen başka elmalar vasıtası ile bekasını devam ettiriyor.

Misal âlemi bütün kâinatın bütün ahvalini muhafaza ediyor, ta ki bu manzaralar cennette sahiplerine gösterilsin. Bu da mevcudatın varlığını devam ettiren bir durumdur.

Dünya bir tarla veya sonsuzluk âlemine mahsulat yetiştiren bir tezgâh gibidir. Dünyadaki hiçbir netice ve mahsûlat heba ve ziyan edilmez. Hepsi ahiret âleminde kullanılmak üzere arşivleniyorlar ve muhafaza ediliyor.

Bütün eşya her hali ve her tavrı ile Allah’ı isimleri ile beraber zikredip tesbih ediyor. Elbette üzerinde Allah’ın isimlerini gösterip ilan eden bu eşya, isimler gibi bekaya mazhar olmaları iktiza eder. Bâki isimlerin tecellisi de bâki olmak gerekir. Zira bu isimler kendi mâna ve hükümlerini gösteren bu tecelli sahalarının yok olup zail olmasına müsaade etmez.

"Mevcudat, hususan zîhayat olanlar, vücud-u surîden gittikten sonra, bâki çok şeyleri bırakırlar, öyle giderler." (24. Mektup)

Mevcudat maddî cesedini bıraksa bile birçok kayıtlarla bâki ve sermedi vücutları ve varlıkları kazanıyor. Bir vücudu terk etmeye bedel binlerce vücudu kazanıyor. Öyle ise fena ve fanilik çok sınırlı ve nisbî bir mefhumdur. Üstelik insanın bedeni haşirde aynı ile tekrar iade edilecektir. Sair cansız mahlûkat ise yukarıda izah edildiği gibi varlıklarına devam edecekler. Vücud-u daimî varken, fena-yı mutlak muhal ve imkânsızdır.

(1) bk. Lem'alar, Yirmi Dokuzuncu Lem'a, Beşinci Bab.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...