"Bütün masnuatını yaldızlayan ve bütün mahlûkatını sevindiren ve kâinatı ışıklandıran..." Peygamber Efendimiz'in “kainatı ışıklandırması” ne demektir?
Değerli Kardeşimiz;
Peygamber Efendimiz (asm)'in kâinatı ışıklandırması, sema ve arzı harekete getirip mahlûkatı sevindirmesi, getirmiş olduğu din ve imanın küfür ve inkâr karanlığını yırtıp, hakikatlerin açığa çıkması demektir. İman öyle bir nurdur ki, küfür, şirk, putperestlik ve cehalet karanlıklarını izale edip, bütün kâinatı aydınlatıyor, her şeyde Allah’ın terbiye ve idaresini gösteriyor. Bu nur sayesinde her şey bir mâna ve gaye kazanıyor, her şeyin hakikati tebarüz ediyor.
“Bak! Öyle bir ziya-yı hakikat neşreder ki: Eğer onun o nuranî daire-i hakikat-ı irşadından hariç bir sûrette kâinata baksan; elbette kâinatın şeklini bir matemhâne-i umumî hükmünde ve mevcûdatı birbirine ecnebi, belki düşman ve câmidâtı dehşetli cenazeler ve bütün zevil-hayatı zeval ve firakın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün. Şimdi bak: Onun neşrettiği nur ile o matemhâne-i umumî, şevk u cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti. O ecnebi, düşman mevcûdat, birer dost ve kardeş şekline girdi. O câmidât-ı meyyite-i samite; birer mûnis memur, birer müsahhar hizmetkâr vaziyetini aldı ve o ağlayıcı ve şekva edici kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir sûretine girdi.” (19. Söz)
Mürşid-i Ekber olan Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) insanın yaratılış gayesini, hâdisatın iç yüzünü, kâinatın ne mâna ifade ettiğini, mevcudatın nereden gelip nereye gittiğini en mükemmel bir şekilde okumuş ve okutmuştur. Bütün insanlığı müthiş bir karanlıktan ve ümitsizlikten kurtarmıştır.
Bu kâinat bir matemhane değil, bir zikirhanedir. Herkes ve her şey Allah’ın verdiği vazifeleri en güzel şekilde yerine getirirler, O’nu tesbih eder ve O’nu hatırlatırlar. Vazifesi bitenler ölüm kanunuyla terhis edilirler ve başka bir âlemde hizmetlerinin karşılığını görürler.
Mevcudata imanın nuru ile bakan bir mü’min, her şeyin tedbir ve idaresinin Allah’ın kudret elinde olduğunu, hiçbir hâdisenin ve varlığın başıboş olmadığını bilir, hiçbir şeyden endişe duymaz. Her şeyin Allah’ın birer muti askeri olduğunu bilen mü’min, kadere teslim olur. Bilir ki Allah müsaade etmezse hiçbir şey ona zarar veremez. Her hususta elinden gelen tedbiri tam olarak alır, neticeye karışmaz. Böyle bir tevekkül ile rahat ve huzur bulur.
Kâinata küfür ve inkâr gözü ile bakıldığında her şey mânasız, sahipsiz, tesadüfün oyuncağı ve bütün canlılar “zeval ve firakın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde” görülür.
“Şimdi bak, onun neşrettiği nur ile, o matemhane-i umumî, şevk u cezbe içinde bir zikirhaneye inkılâb etti.”
Yani bütün varlıklar sahipsizlikten kurtuldular, Allah’ın mahlûkları, misafirleri, âbidleri haline girdiler. Ölüm de yokluğa atılma olmaktan çıktı, dünyada vazifesini bitiren ve iman ile göçen mü’minler için vazifeden paydos olup mükâfat almak üzere ahirete göç etmek şekline döndü.
Evet, ehl-i imanın nazarında ölüm; saadeti ebediyenin başlangıcıdır. Küfür nazarında ise ölüm, hiçlik, yokluk, dost ve ahbablardan ayıran ebedî bir idamdır.
İşte Allah Resulü (asm) getirmiş olduğu din ve iman nuru ile her şeyin hakikatini güneş gibi aydınlatan, inkâr ve küfür bataklığından aydınlığa çıkaran, bütün insanlığa şaşmaz bir rehber, en mükemmel mürşid, en doğru kılavuz ve hakikatli bir modeldir. Ölmüş bir kalp onun nuru ile dirilip, diğer insanlara mürşid ve üstad oluyor. İman kalbi, kalb hususî âlemi, hususî âlem de kâinatı ışıklandırıyor. İşte bunların hepsinin temelinde Allah Resulü (asm)'ın vesile olduğu hidayet nurları vardır.
Böyle mühim vazifeleri yapan zâtın ve getirmiş olduğu dinin, Allah’ın maksat ve iradesinden hariç olması düşünülebilir mi? Ya da Allah’ın ilminin ve küllî nazarının haricinde kalabilir mi? Hâşâ ve kella!..
Habib-i Kibriya Efendimiz (asm.) insanlara hidayet yolunu göstererek, onları kendileri gibi mahlûk olan varlıklara, yıldızlara, ateşe, kendi elleriyle yaptıkları putlara ve batıl şeylere tapmaktan kurtardı. Onlara Vahid, Ehad ve Samed olan Zat-ı Zülcelâl’i tanıttırdı ve yalnız O’na ibadet edileceğini anlattı.
Güneş, nasıl ki gecenin karanlığını aydınlatıp, sisli ufukları parlattığı gibi, hakikat güneşi olan Resul-i Ekrem Efendimiz de feyiz ve bereketi ile cihanı kaplayan cehalet, zulüm ve hıyanet karanlıklarını söküp attı. O devr-i cehaleti devr-i nura ve o asr-ı zulumatı asr-ı saadete tebdil etti. Zamanın haşin yüzünü gülen gül çiçekleriyle güldürerek cihanın renk ve kokusunu değiştirip cennetâsa bir bahara dönüştürdü.
Bu nur ve güneş, cihanı kaplayan kesif bulutları izale etti ve bütün âlemi ışıklandırdı. Beşeriyet, cehalet zincirlerinden, putperestlikten, dalaletten, akıl ve hikmete uygun olmayan her türlü hurafelerden kurtuldu, hak ve hakikate muvafık en yüksek seciyelere kavuştu. Hiç acımadan kızını diri diri toprağa gömen insanlar, artık bir karıncayı bile incitmez hale geldiler.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü