"Dârü'l-Harp" ne demektir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Darü’l-harp, Müslümanların hürriyet ve emniyetlerinin garanti altında olmadığı topraklar demektir., İslâmî esasların dikkate alınmadığı modellerin hakim olduğu yer şeklinde de ifade edilir.

Darü’l-İslâm ise; Müslümanların hür ve emin olduğu ve İslâmî esaslarının geçerli olduğu ülke demektir.

Bunun dışında bir de darü’s-sulh veya darü’l-ahd vardır ki, o da; cizye (vergi) vermek şartıyla İslâm ülkesi ile anlaşan gayr i Müslim ülkelere verilen isimdir.

Ömer Nasuhî Bilmen, Hukuk-u İslâmiye ve Istılâhat-ı Fık­hiyye Kamûsu’nda Darü’l-İslâm ve Darü’l-Harb’i şöyle tarif eder:

“Darü’l-İslâm, Müslümanların hâkimiyeti altında bulunup Müslü­manların emn ve eman içinde yaşayarak dinî vazifelerini ifa ettikleri yerlerdir. Müslümanlar ile aralarında müsalâha ve muvadaa bulunma­yan gayr-i müslimlerin hâkimiyeti altında bulunan yer de Darü’l­ Harb’tir.” ( Bilmen, Ö. Nasuhî; Hukuk-u İslâmiye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, C.lll, s.394.)

Şafiî mezhebine göre, bir diyar yahut bir memleket bir defa dahi ol­sun Müslümanlar tarafından zaptedilmiş ise, o diyar ve o memleket artık kıyamete kadar “Darü’l-İslâm”dır. Böyle bir memleket sonradan kâfirlerin eline geçse bile, bu hüküm değişmez. Hatta Müslümanlarla barış halinde bulunan gayr-i müslimlerin ülkeleri de “Darü’l-Harb” değildir. ( Bilmen, Ö.N. a.g.e., c.lll, s. 335.)

İmam Şafiî’nin içtihadı açık ve te’vilsizdir. Demek ki Şafiî mezhebine göre değil Türkiye, Yugoslavya, Bulgaristan, Yunanistan, Buhara, Semer­kant, Kırım bile “Darü’l-Harb” değil, “Darü’l-İslâm”dır. İmam-ı Şafiî’ye göre, bir diyarın “Darü’l-Harb” olması için, Müslümanların idaresi altına hiç girmemiş olması ve Müslümanlarla sulh halinde olmaması lâzımdır.

Darü’l-harb statüsünde bulunan bir beldenin darü’l-İslâm olabilmesi için yalnızca tek bir şart vardır. O da o beldede İslâm hükümlerinin uygulanmaya başlamasıdır. Müslüman olmayan bir ülkenin, Müslümanlar tarafından fethedilerek içinde Cuma ve bayram namazı gibi İslâm hükümlerinin tatbik edilmeye başlanmasıyla o ülke İslâm beldesi hükmüne geçmiş olur. Bu hususta bütün Hanefî hukukçuları fikir birliği içindedir.

Bir dar-ı İslâm’ın, dar-ı harp olabilmesi hususunda İslâm Hukukçuları arasında bazı görüş ayrılıkları vardır. Buna göre Şafiî hukukçuları dar-ı İslâmı üç kategoride incelerler:

1.Müslümanların oturdukları beldeler.

2.Müslümanlar tarafından fethedilen ancak içinde bir anlaşma karşılığı Müslüman olmayan halkın oturdukları beldeler.

3.Evvelce Müslümanların oturdukları ancak daha sonra gayr-ı Müslimler tarafından ele geçirilen beldeler.

Buna göre bir belde bir kez dar-ı İslâm statüsü kazandıktan sonra, bu beldeyi gayr-ı müslimler işgal etsin veya etmesin, Müslümanların oturmasına müsaade etsinler veya etmesinler o belde dar-ı harp hükmüne girmez, kıyamete kadar İslâm beldesi hükmündedir. (Tuhfeti’l-Muhtac)

Hanefi Mezhebine Göre Darü’l-Harb

Hanefî mezhebinde, bir “Darü’l-Harb”, ahkâm-ı İslâm’ın bazısının icrası ile “Darü’l-İslâm’a inkılâp eder. ( Kuhistani, c.ll, s. 311) Bu hususta ittifak vardır. Bir “Dar-ı İslâm”ın, “Dar-ı Harb”e inkılâp etmesi hususunda ise iki ayrı gö­rüş mevcuttur. Bu görüşlerden birincisi İmamı A’zam Hazretlerine diğeri ise, İmameyn’e (İmam Muhammed ve İmam Ebû Yûsuf) aittir.

İmam-ı Azam’a göre “Darü’l-İslâm”ın “Darü’l-Harb”e inkılâp edebil­mesi için aşağıdaki üç şartın birlikte tahakkuk etmesi lâzımdır. Eğer bu şartlardan birisi noksan olursa, yine o diyar, “Darü’l-İslâm”dır. “Darü’l­Harb” değildir.

1. İçerisinde küfür ahkâmı bitemamiha -yani yüzde yüz- tatbik edile­cek.

Küfür ahkâmının yüzde yüz tatbik edilmediği, meselâ, sadece cuma ve bayram namazlarının kılınabildiği bir diyara “Darü’l-Harb” denemez. Serahsî bu hususta şöyle buyurur:

“Bu şartın tahakkuku için orada şirk ahkâmının tamamıyla açıktan açığa icra edilmesi ve İslâm ahkâmının kat’î surette kaldırılmış olması gerekmektedir. Burada İmam-ı A’zam hâkimiyet ve kuvvetin tamamıy­la ehl-i küfürde olmasına itibar eder.”( Serahsî, Mebsût, c.X, s.114)

Yani, bu şartın tahakkuku için bir İslâm memleketinde hâkimiyet ve galebenin noksansız bir şekilde kâfirlerde olması lâzımdır. Bazı arızalar sebebiyle ehl-i küfrün hâkimiyetinde bir noksanlık olursa orası “Darü’l Harb” olamaz. Nitekim yukarıda da zik­rettiğimiz gibi sadece cuma ve bayram namazlarının ifa edilmesiyle orası “Darü’l-İslâm” olur. Ve yine fukahadan İsticabî’nin içtihadına göre, “Bir diyarda İslâm’ın sadece bir tek hükmü dahi icra edilebiliyorsa o diyar ‘Darü’l-İslâm’dır.”

İbn-i Âbidin’e göre, “Bir diyarda Müslümanların ahkâmı ile müş­riklerin ahkâmı birlikte icra edilirse orası yine “Darü’l İslâm’dır.” (İbn-i Âbidin, Dürrü’l-Muhtar Şerhi, c.lV, s.175)

2. O diyar “Darü’l-Harb”e muttasıl olacak, yani o diyarın sınırları ve komşu hudutları tamamen kâfirler tarafından kuşatılmış olacak. Eğer bir diyarın hudutlarından herhangi bir tarafı “Darü’l-İslâm ile muttasıl, yani bir Müslüman memleketine komşu olursa, o diyar “Darü’l-Harb” olamaz. Çünkü İmam-ı A’zam’a göre “Bir Müslüman memleketle komşu olan Müslümanlar tamamen mağlup sayılmazlar. O Müslüman memleket ile imanî, ahlâkî, itikadı, içtimaî, siyasî, ticarî ve an’anevî ilişkilerini de­vam ettirebilirler; İslâmî şeairi yaşatabilirler.”

Bu noktada bir hususun açıklanmasında fayda vardır. Gayri Müslimlerce ihata şartı, müstakil İslâm devletleri için değil, gayr-i Müslim bir devletin hükmü altında bulunan ve kendini müdafaadan aciz vilâyet, köy ve kasabalar için söz konusudur. (Rusya ve Bulgaristan’daki Müslü­man köyler gibi.) Nitekim fakîhlerin bu mevzuyla ilgili izahlarında “dev­let” değil, “belde”, “dar” ifadeleri kullanılmıştır. Yoksa kendini müdafaaya muktedir ve müstakil bir İslâm devleti, her taraftan gayr-i Müslim devletler­le kuşatılmış olsa da, yine “Darü’l-Harb” olmaz.

3. İçinde eski eman ile emin bir Müslüman veya zımmî kalmamış olacak. Yani o beldede daha önce can ve mal güvenlikleri mevcut olan Müslüman­ların veya zımmîlerin (gayr-i müslim azınlıkların) bu güvenlikleri bir kâfir istilâsıyla ortadan kalkmış olacak.

Bu üçüncü şart, ancak, bir İslâm beldesinin kâfirlerin istilâsına uğrama­sı halinde geçerlidir.

Serahsî bu hususu şöyle açıklar. “Bir beldede emniyet içinde olan bir Müslüman’ın veya zimmînin kalmış olması müşriklerin hâkimiyetinin tam olmadığına delildir. Çünkü büyük müçtehitler, sonradan olana değil, asıl olana itibar ederler. Burada asıl olan ise, oranın darü’l-İslâm olmasıdır.

İmam-ı Azam’ın öne sürdüğü bu üç şartı bir misalle izah edelim: Daha önceleri bir İslâm beldesi olan Endülüs sonraları Hıristiyanlar tarafından işgal edilmiştir. Müslümanların hiçbir cihetle mal ve can güvenliği kalmamış, küfür ve şirk hükümleri yüzde yüz tatbik edilmiştir. Bu ülkenin hiçbir İslâm ülkesiyle de sınırı yoktur. Bu şart Endülüs’te meydana geldiği için orası artık darü’l-harb olmuştur. Bu da hemen hemen İslâm tarihinde tektir. Şâfiî mezhebine göre ise Endülüs bile dârü’l-harb değildir.

“…Ecnebi diyarına, lisan-ı şeriatta “dâr-ı harb” denilir. Dâr-ı harbde çok şeylere cevaz olabilir ki, “diyar-ı İslâm”da mesağ olamaz.” (Mektubat)

Şafii mezhebine göre, bir yer bir defa bile Müslümanların eline geçmişse, orası ebediyen daru’l-İslâm’dır. Hanefi mezhebine göre ise, böyle bir ebedilik söz konusu değildir. Buna göre, İspanya, Şafii mezhebine göre daru’l-harb kabul edilmezken, Hanefi mezhebine göre daru’l-harbtir.

İngiltere, Fransa, Almanya, Amerika, Japonya gibi ülkelerin daru’l-harb olduğunda ittifak vardır.

Daru’l-harbte yaşayan Müslümanlar, emniyette olmadıklarından kendilerine Cum’a farz değildir. Fakat yaşadıkları ülke buna izin veriyorsa Cumalarını eda ederler. Günümüzde pek çok Avrupa ülkesinde Cum’a namazı kılınmaktadır.

İmameyn ise, “Darü’l-İslâm”ın “Darü’l-Harb”e inkılâp etmesini Ora­da şirk ahkâmının yüzde yüz tatbik edilmesine ve gayr-i müslimlerîn Müslümanlar üzerinde mutlak galebesine bağlamışlardır. Bu ise bir İslâm beldesinin gayr-i Müslimlerce tamamen istilâ edilmesine bağlıdır. Meselâ, Batum yüzde yüz Rus hâkimiyeti altında bulunduğu ve içerisinde küfür ahkâmı yüzde yüz tatbik edildiği için, İmameyn’e göre “Darü’l-Harb”dir. Şayet Batum’da herhangi bir İslâm ahkâmına müsaade edilirse, {Bayram ve Cuma namazlarının kılınması gibi) orası yine İmameyn’e göre, “Darü’l­Harb” olmaktan çıkar.

Şafiî Fıkhında Darü’l-Harb ile İlgili Bazı Hükümler

“Dârü’l-Küfür’de bulunan Müslüman zayıf olduğundan imanını açıkla­maya gücü yetmezse, Darü’l-İslâm’a hicret etmesi vâcibdir. Eğer güçlü ise yahut kendisini koruyan aşireti varsa, hicret müstahabdır. Eğer bulunduğu yerde İslâm’ın hâkim olacağını ümit ediyorsa, orada ikamet etmesi daha efdaldir.”

“Müslüman esir gücü yetiyorsa Darü’l-Küfür’den kaçması gerekir.” Yani dinini izhara gücü yetmiyorsa bu söz konusudur. Nitekim Ravd şer­hinde mes’eleyi böyle kayıtladığı gibi, İbnü’l-Maari İrşâd şerhinde bunu açıkça belirtmiştir.” (El-Envâr, II/362)

“Darü’l-harbde İslâm’ın galebesini ümit ediyorsa, efdal olan orada ikamet etmesidir”şeklindeki beyanın izahı:

Darül-Harb’de dinini izhara gücü yetiyor ve bir fitneden korkmuyorsa, ayrıca hicret etmekle Müslümanlara yardımı söz konusu değilse ve Darü’l­ Harb’de müstakil hayatını yaşayabiliyorsa, oradan hicret etmesi haramdır. Zira orası da bu mânâda bir Dar-ı İslâm’dır. Hicret edince Darü’l-Harb ola­caktır. Şafiî fakîhleri böyle demişler ve İbn-i Hacer de “Görüşleri tercih edi­lir” demiştir. Zira bulunduğu yer, Dar-ı İslâm’dır. Zaten ahalice harbîlerden ayrı olarak İslâmî hayatı yaşayabilen her yer Darü’l-İslâm’dır. Çünkü İslâm yücedir, üstünde yüce yoktur. Fakîhlerin kitaplarından herhangi bir yer için “dar-ı harb oldu” tabirini kullanmaları, şeklendir, hükmen değildir. Yoksa gayr-i Müslimlerin istilâ ettiği İslam ülkesinin Darü’l-harb olması gerekir­di. Şafiî hukukçuların buna cevaz vereceğini zannetmiyorum.

Sonra şöyle dedi: Râfiî ve diğer hukukçular, mezheb imamlarımızdan naklen Darü’l-İslâm’ın üç kısım olduğunu söylemişlerdir:

Birincisi, Müs­lümanların sakin olduğu yerdir. İkincisi, savaş yoluyla fethedip yerli ahaliyi cizyeye bağladıkları yerdir. Üçüncüsü ise, önce Müslümanlar sakin olur­ken sonradan kâfirlerin hâkim oldukları yerlerdir. Râfiî, ikinci kısmı izah sadedinde şöyle demektedir:

Bir yerin Dar-ı İslâm olabilmesi için, içinde hiç Müslüman yaşamasa bile, Müslümanların imamının hâkimiyeti altında olması yeterlidir. Üçüncü kısım hakkında ise şunlar söylenebilir: Müslü­manların eski hâkimiyeti Darü’l-İslâm olarak kalması için yeterlidir. Son dönem hukukçuları bunu şöyle açıklamışlardır: Eğer Müslümanları bulun­dukları yerden men etmiyorsa, Dar-ı İslâm’dır: yoksa Dar-ı Küfür’dür. Son dönem hukukçularından nakledilen bu görüş, hem nakil ve hem de di­rayet açısından zayıf ve hakikatten uzaktır. Şafiî hukukçularının kelâmları zikrettiğim şu hususta açık ve kesindir: Dar-ı İslâm olan bir yer, artık son­radan Dar-ı Küfür olamaz.(a.g.e.)

“Kurretu’l-Ayn bi-Fetâvâ Ulemâi’l-Harameyn” adlı kitapta da “Darü’l­-Küfür”de ikamet eden Müslümanlar dört gruba ayrılmakta ve şöyle denilmek­tedir.

Birinci Grub: Dinlerini Darü’l-Harb’te serbestçe izhar edebilenlerdir. Böylelerinin Darü’l-İslâm’a hicret etmeleri müstehabtır.

İkinci Grub: Bunlar dinlerini serbestçe izhar edebilen, ayrıca ikamet et­tikleri beldede İslâm’a gelişme ve yayılma şansı görenlerdir. Bu durumda olan Müslümanların, bulundukları yerde kalmaları daha iyidir.

Üçüncü Grub: Küfürden imtina etmek ve müstakil davranma imkânına sahip olan Müslümanlar. Bunlar hicret etmekle diğer Müslümanlara her­hangi bir yardım da götürmüş olmayacaklarsa, bunların bulundukları yer­de kalmaları vaciptir. Çünkü onların kaldıkları yerleri, onların varlığıyla Darü’l-İslâm’dır, hicret edecek olurlarsa oralar Darü’l-Harb olacaktır.

Dördüncü Grub: Kendilerine dinlerini izhar etme inkânı tanınmayanlar. Bu gruba giren Müslümanların, o yerde kalmaları haramdır, (s. 206)

Darü’l-Harbde Günah İşlemek Serbest mi?

Yanlış değerlendirilen bir mes’ele de Dar-ı Harb’de günah işlemenin serbest olduğu, sanki caiz hale geldiği telakkisidir. Hâlbuki günahın hük­mü, Dar-ı İslâm’da da, Dar-ı Harb’de de aynıdır. Günahın günahlığı baki; uhrevî azab ve mesuliyeti sabittir. Ancak günahların dünyevî cezalarını, merci olmadığı için Dar-ı Harb’de tatbik etme imkânı yoktur. Dar-ı Harb’de faiz almak gibi bazı haram muamelelerin bazı fakihlerce caiz olması da, haramların serbestiyetine delil olamaz.17 Zira bu muamele­ler, Dar-ı Harb’de, ancak gayr-i Müslimlerle Müslümanlar arasında cereyan eder ve Müslümanların faydasına olduğu takdirde caiz olur. Bu bakımdan, bir Müslüman bir gayr-i Müslimken faiz alabilir, fakat ona faiz veremez. Müslümanların kendi aralarında ise, bu gibi muameleler tecviz edilemez.

Bahsimizi tamamlarken bir hususa dikkatleri çekmek isteriz:

Her devirde olduğu gibi bugün de insanlara yapılacak en büyük hizmet, onlara iman hakikatlerini öğretmek, gönüllerine Allah’ın ma­rifet, muhabbet ve mehafetini nakşetmektir; onlara İslâm’ın esaslarını ta’lim ettirmek, kalb ve dimağlarına güzel ahlâkı, adaleti, istikameti yerleştirmektir. Aralarında birlik ve beraberliği, itaat ve hürmeti, şef­kat ve merhameti te’sis etmek; vicdanlarına vatan ve millet sevgisini, mukaddesata hürmet duygusunu aşılamaktır. Bu gibi hizmetleri bı­rakıp, bilinmesi ve bildirilmesi ne farz, ne vâcib olan “Darü’l-Harb” mes’elesini, İslâm’ın en büyük bir mes’elesi imiş gibi ortaya sürmek, milleti huzursuz ve kalpleri müşevveş etmekten ve zihinleri bulandırmaktan başka bir şey değil­dir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...