"Dünyaperestlik esasatı olan ahlâk-ı seyyieden tecerrüd et, fâni ol. Daire-i mülkünde ve malındaki eşyayı Mahbub-u Hakikî yolunda feda et. Mevcudatın ademnümâ akıbetlerini gör. Çünkü şu dünyadan bekàya giden yol, fenâdan gidiyor." Açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Peygamber Efendimiz (asv)'in ifadesi ile "bütün kötülüklerin madeni ve kaynağı dünya sevgisidir." Demek kötü ahlaktan sıyrılmanın yegane yolu kalbimizden dünya sevgisini atmaktır.

İnsanın ebedi hayatını teminat altına alması, yani bekaya mazhar olabilmesi ancak bu dünyanın fani süfliyat ve haramlarını terk edip, kalbine sadece Allah’ı ve ahireti yerleştirilmesi ile mümkündür. Bunun haricinde bekaya mazhar olma yolu yoktur.

İnsanın dünyayı terk edip ahirete yönelebilmesi de ancak dünyanın üzerine vurulmuş fanilik damgasını okuması ile mümkündür. Yani ebedi alemden başka bir şey ile tatmin olmayan insanın fıtratı, fani olan bu dünya ile iktifa edip onun ile tatmin olmaz ve olamaz. Öyle ise insan her şeyi, üzerindeki fanilik damgası ile kalbinden silebilir. Ya da sevdiği ve perestiş ettiği şeylerin gerçek kaynağı olan Allah’ı bulursa onlardan vazgeçer. Evet, insanın sevdiği ve perestiş ettiği bütün güzelliklerin, ihsanların ve mükemmelliklerin asıl kaynağı ve asıl membaı Allah’tır.

Nasıl ki, tevhid ve tefekkürde, aşağıdan yukarıya, yani eserden müessire gitmek, şüphelerden daha salim ve eminse, muhabbet noktasından da tersi, yani yukarıdan aşağıya, müessirden esere gitmek makbul ve sağlam olanıdır.

Masivaya, yani Allah’ın mahlukatına yapılan muhabbetin iki tarzı ve şekli vardır. Biri yukarıdan aşağıya, yani önce Allah’ı sever, sonra onun sevgisi ile mahlukatı sever. Burada mahlukata dağıttığı sevgi, eksiklik değil, bilakis kemalat getirir. Zira onun adına, onun sanatı noktasından sevdiği için, sevgisi dağılıp azalmaz. Tam aksine, çoğalarak mükemmele gider.

Diğeri ise aşağıdan yukarı, yani önce masivayı ve mahlukatı sever, sonra Allah’a doğru gitmeye çalışır. Giderken, çok zorlu ve kuvvetli bir masivayı aşamama ve geçememe riski ile karşı karşıya kalabilir. Ya da onda takılıp kalma, boğulma durumu da olabilir.

Mahlukat çok ve geniş olunca, kesrette kaybolma ve boğulma kaçınılmaz olabilir. Kalbin kuvvet ve enerjisi, kesrette dağılıp, bir daha toplanması çok zorlaşır ve vahdete, yani Allah’a yönelmesine takat ve gücü kalmayabilir. Bu yüzden aşağıdan yukarı muhabbet tarzı güvenli ve sağlam bir tarz değildir.

Herkesin kavi ve aşılamaz sebebi farklı olabilir. Kimisi için bir evlat, kimisi için mal mülk, kimisi için gençlik ve şehvet, kimsisi için mecazi bir aşk, kimisi için şan ve şöhret, kimisi için kibir ve enaniyet ve kimisi için de dünyanın suri tatlılığı birer engel ve perde olabilir. İşte bunlar ve daha bunlara benzer çok kuvvetli perdeler ve barikatlar, kalbin muhabbet seyahatinde Allah’a ulaşmasına mani ve engel olabilirler. Bunları geçse de, yara ve izleri kaldığından, safi bir Allah sevgisi olamaz. Olsa da eksik ve nakıs olur.

Önce tahkiki imanı elde edip, tefekkür ve marifet ile kalben Allah’a aşk ve muhabbetini tesis ettikten sonra masivaya kalben yönelmek lazımdır. Yoksa, kalbi kesrette dağıtıp, kuvvetli sebeplere yapışıp, sonra tevhide ve vahdete yönelmek ve muhabbetullahı bulmak çok zordur.

Allah insana kendi cemal ve kemalini sevecek ve fani güzelliklerle tatmin olmayacak genişlikte ve keskinlikte bir kalp vermiştir. İnsanın bu geniş kalbi ancak ebedi ve solmayan bir güzellik ile tatmin olabilir.

Oysa kainatın ve içindeki bütün güzelliklerin üzerinde fena ve fanilik damgası vardır. Sevdiğimiz o güzellik, ya eskir ya pörsür ya da bize karşılık vermez, verse de bizim meftun olduğumuz o güzellik çabuk söner. Demek bize verilen bu kalp o fena ve fani güzellikler için değil, ebedi ve solmayan bir güzelliği sevmek için tahsis edilmiştir.

Biz suistimal edip Allah’a tahsis edilmiş kalbimizi fani mahlukata tevcih edersek, bunun tokadını hem burada hem ahirette yeriz. Kalbimizdeki bu hastalığı tedavi etmenin yolu ise iman ve tefekkür üzerinde yoğunlaşıp, o güzellikler üzerinde fanilik damgalarını okuyarak sevgi ve aşkımızı gerçek sahibine tevdi etmektir.

Kainatta aşka sebep olan üç faktör vardır. Bunlar cemal, kemal ve ihsandır. İnsan bu sebeplerden dolayı aşık olur, ya da birisini sever. Halbuki kainattaki bütün güzellikler, mükemmellikler, ikram ve ihsanların membaı ve esası Allah’ın isim ve sıfatlarıdır.

Kainattaki bütün güzellikleri toplasak, Allah’ın cemali yanında okyanustan bir damla mesabesinde kalır ve üstelik bu güzellik ebedidir. Öyle ise neden damla ile oyalanıp acı ve elem çekelim, asıl güzellik kaynağına kalbimizi tevcih edip tatmin olmak varken...

Mesela, çok susamış bir adam düşünelim, ağzı susuzluktan kavrulur bir vaziyette iken bir baraja rast gelir. Barajın bendinin bu tarafında toprak üzerinde az bir yaşlık var, ama arkasında ise nezih ve leziz büyük bir gölet vardır. Şu şaşkın adam kavrulmuş ağzını toprak üzerindeki yaşlığa dayamış kanmaya çalışıyor. Halbuki arkasında büyük bir gölet var.

İşte biz de sonsuz güzellik sahibi Allah varken, gidip ıslaklık mesabesinde fani ve adi güzelliklere kalp dudağımızı yapıştırıp kanmaya çalışıyoruz. Bütün güzellikler Allah’ın cemalinden zaif ve çok perdelerden geçmiş birer sızıntısı hükmündedir. Biz nazarımızı ve kalbimizi o mecazi sevgiliden hakiki sevgiliye, yani Allah’a çevirirsek, hem o beladan kurtuluruz hem de gerçek güzelliği bulmuş oluruz.

Özet olarak, Allah insana ancak kendi ile meşgul olup onun ile tatmin olabilecek mahiyette bir kalp vermiştir. Bu sebeple kalbin Allah’tan başka şeyler ile meşgul olup onlara aşık olması zaten doğru olan bir şey değildir. Kalbin fani olan mahluklara aşık olması kalbin manevi bir hastalığıdır, hatta kalbi bir şirktir. Zira Allah kalbi insana sadece kendisini sevmemiz için tahsis etmiştir. Biz bu tahsise ihanet ederek, farklı şeylere aşık olursak, elbette bu Allah katında makbul ve caiz olmaz.

"Kalpler ancak Allahın zikriyle tatmin olur." (Rad,13/ 28)

ayetinde de ihtar ve ikaz edildiği gibi, insan kalbini tatmin edip doyuracak tek maşuk tek mahbub Allah’tır. Bu sebeple kalbimize giren bu kir ve pasları temizleyip Allah aşkına yanmamız gerekir. Yoksa insanın fani aşklar içinde boğulup imtihanı kaybetme riski çok fazla olur.

Hazreti İbrahim (as) gibi “La uhubbül afilin” (Fani şeyleri sevemeye değmez) deyip mecazi aşklardan kalbimizi ve gönlümüzü arındırıp kurtarmalıyız.

"Bekàya giden yol, fenâdan gidiyor." cümlesini izah eder misiniz?

Konuya iki farklı açıdan bakmak mümkün:

1. Mevcudatın fani olup karşılığını ahirette gerek müsbet gerekse de menfi tarzda alması...

“Cennet ve cehennem şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir.”

Bu ifadede kâinat bir ağaca benzetiliyor. Bir ağaç zamanla dal budak salar, büyür ve meyveleri olur. Yaratılış ağacının dahi başlıca iki dalı vardır. Bunlardan biri cennete diğeri de cehenneme doğru eğilerek gitmektedir. Malum olduğu üzere, ağacın meyveleri olduğunda dalları aşağıya eğilir. İşte kâinat ağacı dahi devamlı meyvelerini vermektedir.

Bu dünyadaki fanileri iki kısma ayırmak gerek:

a. Mükellef olanlar.

b. Mükellef olmayanlar.

Mükellef olanlar insanlar ve cinlerdir. Mükellef olmayanlar ise melaike ve ruhaniyet başta olmak üzere sair mahlukattır.

İşte ins ve cinnin önünde iki yol açılmış durumda; hangisini seçecekleri hususundada cüzi ihtiyari onların ellerine verilmiş.

2. Her mevcudun Cenab-ı Hakk'ın varlığını, bakiliğini, ebediliğini göstermesi hususunu da anlamak mümkün. Bu hususu Bediüzzaman Hazretleri Yirmi Altıncı Pencere'de şu şekilde izah etmektedir:

"Evet, ırmağın yüzündeki kabarcıkların parlayıp gitmesinden sonra arkadan gelenlerin gidenler gibi parlamaları, dâimî bir şemsin şuâlarının aynaları olduklarını gösterdikleri gibi; seyyâl zaman ırmağında seyyar mevcudâtın üstünde parlayan lemeât-ı cemâliye dahi bir Cemâl-i Sermedîye işaret ederler ve Onun bir nevi emâreleridirler."

Bu cümlelerden bütün mal-mülkü ihtiyacı olanlara dağıtmamız gerektiğini mi anlamalıyız?

Hem imanın hem ibadetin hem zühdün hem de takvanın çekirdekten ağaca kadar makam ve mertebeleri vardır. Kimisi bu saydıklarımızı ağaç mesabesinde yaşarken, kimisi de çekirdek mesabesinde yaşar. Makamı çekirdek seviyesinde olan birisinin, makamı ağaç seviyesinde olan birisini taklit edip kendini zor ve meşakkatli sıkıntılara atması uygun değildir.

Nasıl istiap hacmi iki ton olan araca on ton yük atılamaz ise, aynı şekilde iman istiap hacmi bir kilo olan bir müminin, yirmi otuz kiloluk ibadet ve züht yükünü sırtına alıp, sonra yarı yolda firar etmesi uygun ve gerçekçi olmaz. Bu sebeple herkes seviyesi ve kıvamına göre hareket etmelidir. Lakin istikametli ve mutedil bir şekilde peyderpey seviye yükseltilebilir.

Farzlar sınırlar olup, kim bu sınırları güzelce muhafaza ederse, salihler sınıfından sayılırlar. Lakin yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, salihler sınıfının da çekirdekten ağaca kadar çok mertebeleri vardır. Sadece farzları ifa etmek ile, salih olup, malını ve ömrünü imanda heba etmiş birisinin salihliği arasında çok farklar vardır.

Farzların dışındaki ibadetler mutlak bırakılmıştır. Yani her şahıs kendi kabiliyet ve kuvvetine göre bir ibadet dünyası kurabilir. Bunun belli bir standardı ve çerçevesi yoktur. Öyle ki, eski dönemlerde, bir gecede iki bin rekat namaz kılıp, kırk yıl aralıksız yatsı namazının abdesti ile sabah namazı kılanlar olmuştur.(1)

Üstad Hazretleri bu asrın insanları için bir formül ve özetlemeyi şöyle yapıyor:

“ Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir.”(2)

diyor. Öyle ise iman ve ilimde inkişaf etmek isteyen, bu eserlere dört el ile sarılmalı.

Üstad Hazretlerinin şu tespiti de meseleyi izah etmektedir:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Tevfik-i İlâhî refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden, zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur'ân'dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın isâl edici bir yol buldum. Serîüsseyir olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsan etmek rahmet-i hâkimenin şânındandır."(3)

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, On Dokuzuncu Mektup.

(2) bk. Lem'alar, Yirmi Birinci Lem'a.

(3) bk. Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...