"Hem o şuur-u imanla mahbub-u mutlak olan Kemâl-i Mutlakın varlığı bilinmekle, şedit ve fıtrî olan muhabbet-i Zâtî tatmin edilir..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Hem o şuur-u imanla mahbub-u mutlak olan Kemâl-i Mutlakın varlığı bilinmekle, şedit ve fıtrî olan muhabbet-i Zâtî tatmin edilir. Hem Bâki-i Sermedînin bekasına ve varlığına ait o şuur-u imanî ile kâinatın ve nev-i insanın kemâlâtı bilinir ve bulunur. Ve kemâlâta karşı fıtrî meftuniyet, hadsiz elemlerden kurtulup zevk ve lezzetini alır."(1)

Mutlak sevgili, ancak mutlak kemalde olan birisi olabilir. Allah’ın bütün isim ve sıfatları mutlak kemaldedir, kemal ise zatında sevilir. Mutlak kemal sahibi olan Allah da ancak iman şuuru ile bilinebilir. İnsanın fıtratına konulmuş olan nihayetsiz muhabbet, ancak mutlak kemal sahibi olan Allah sevmek içindir. Bu sebeple kalbin fani olan mahlûklara âşık olması ve onlar ile meşgul olması, kalbin manevî bir hastalığıdır. Zaten kalb Allah ile tatmin edilebilir.

"Kalbler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur." (Rad Suresi, 13/ 28)

Âyeti de bu hakikati ihtar ve ikaz ediyor. Bu yüzden, insan kalbini tatmin edip doyuracak tek maşuk, tek mahbub Allah’tır.

Muhabbet, ilim ve marifetin bir neticesidir. İlim ve marifet ziyadeleştikçe, muhabbet de o nisbette ziyadeleşir. Kâinat ağacının yaratılış sebebi, meyvesi ve neticesi muhabbettir. Bu yüzden Allah insana nihayetsiz bir muhabbet hissi vermiştir.

İman ve tevhid, kalbin kullanma kılavuzu hükmündedir. Kılavuza göre hareket edilmez ise, kalb âdi ve basit şeyler içinde boğulup gider. Kalbin o muazzam genişliği, tevhid olmazsa, basit ve âdi bir mahlûkta meccanen söner gider.

İnsan şuur-u iman ile kalbini kâinatın dağınıklığından ve mecazî aşklarından kurtarır, hakiki mahbub olan sonsuz cemal ve kemal sahibi olan Allah’a yönelir, bütün muhabbetini O’na hasreder.

Kısa süreli olup çabuk değişen ve bozulan hayvanî sevgiler, kalbe değil nefse hitap etmekte, onu bir süre oyalamaktadır. Bunu anlamayan ve kalblerinin gıdasını ihmal eden insanlarda, bu ihmâlin peşin cezası olarak, huzursuzluk, sıkıntı, tatminsizlik, korku, endişe gibi hastalıklar kalbi sarar.

Kalbin boşluğunu da hiçbir dünyevî rütbe, hiçbir içtimaî makam, hiçbir beşerî teveccüh ve hiçbir fâni hedef doyuramıyor, doyuramaz da...

Kalbin Rabbi, onun ancak zikirle tatmin olacağını bildiriyor. Allah’ı hatırlatan her hâdise, her levha, her ilmî eser birer zikir vesilesidir.

Kalb; bir fabrika, bir saray, bir misafirhane olan şu muhteşem kâinatın ancak Allah’ın emir ve iradesiyle var olduğunu bilmekle tatmin olur. İnsanın kalbi, iman, marifet ve muhabbetle Samediyete eşsiz bir âyine olur.

İnsanın kemali ve güzelliği ancak iman şuuru ile açığa çıkar. Nasıl toprak altındaki bir tohum su ile buluşmadan filizlenemiyor ise, aynı şekilde insanın fıtratındaki kemal ve güzellikler de iman suyu veya ışığı olmadan sümbüllenip filizlenemez. Tûba ağacı gibi dal ve budak salmak için; gaflet zarını delmeli, imanın ziyasıyla ve İslamiyet suyu ile beslenmeli, Kur’an’ın nuruyla aydınlanıp, ahkâmı ile yeşermeli, sünnet ile filizlenmeli ve ubudiyet toprağıyla terbiye olmalıdır.

İnsan kâinattaki kemal ve güzellikleri ancak imanın nuru ile okuyabiliyor. Küfür ve gaflet perdeleri o güzelliklerin üstünü örtüyor. İnsanın fıtratında kemale karşı şiddetli bir alâka vardır. İnsanın fıtratındaki bu meftuniyete iman ile bir istikamet verilmez ise, insana azab ve elem veren bir vasıta olur. Yani iman, yemekteki lezzeti tadan dil gibidir. İman olmazsa, hem kâinattaki, hem de insandaki kemallerden lezzet almak kabil ve mümkün olamaz.

(1) bk. Şualar, Dördüncü Şua.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...