İNSANIN MAHİYETİ AHİRETİ GÖSTERİYOR

“On Birinci Hakikat: Bâb-ı insaniyettir. İsm-i Hakk’ın cilvesidir.”(1)

Haşir Risalesi’nin On Birinci Hakikati, insanın mahiyeti ile ahiret arasında bir köprü kurar ve “Cenâb-ı Hak böyle hârika bir mahlûkunu ölümle hiçliğe atmayıp onu ebedî bir âleme gönderecektir.” sonucuna varır.

İlk paragrafdaki uzun cümlede insanın farklı ve birbirinden önemli şu yönlerine dikkat çekilir:

- “Cenâb-ı Hak ve Mabud-u Bilhak, insanı şu kâinat içinde rububiyet-i mutlakasına ve umum âlemlere rububiyet-i âmmesine karşı en ehemmiyetli bir abd… ”

Allah’ın bütün sıfatları gibi rububiyeti de mutlaktır. İlâhî sıfatlar hakkında “mutlak” kelimesi, kayıtlanamayan, icraatına engel olunamayan mânasına gelir. Allah’ın rububiyeti de mutlaktır. Yani O her şeyi dilediği gibi terbiye eder. Buna engel olabilecek bir başka kudret, bir başka irade düşünülemez.

Fatiha Sûresinde Allah’ın Rabbü’l-âlemîn olduğu bildirilir; “rububiyet-i âmme” ifadesi bu ayeti hatırlatır. Bu terbiyeye karşı en ehemmiyetli abd insandır. Yani, bu terbiyeler öncelikle insana bakar. Güneşten Aya, meyvelerden sebzelere, atın çevikliğinden, arının bal yapmasına, koyunun sütünden, tavuğun yumurtasına kadar bütün terbiye fiilleri öncelikle insana bakmaktadır. “En ehemmiyetli” ifadesi bu önceliği ders verir.

İnsan bu âlemdeki eşyadan en mükemmel şekilde nasıl faydalanabilecekse, bütün bu varlıklar ona göre yaratılmışlardır. “Karşı” kelimesi de bu mânayı ders verir.

Abd kelimesinin de özel bir önemi vardır. Bu kelime rububiyete ve “Rab” ismine bakar. Bütün âlemlerde hükmeden “rububiyet” tecellilerini hayretle ve hamd ile tefekkür edenler “ubûdiyet” görevlerini yerine getirir ve “abd” olurlar. Etmeyenler insanlıklarını kaybeder ve hayvandan daha aşağı bir derekeye düşerler.

- “Hitabat-ı Sübhaniyesine en mütefekkir bir muhatab”

Bu ifade insan gibi aciz, zayıf bir varlığın Allah’a muhatap olma derecesine çıkmasını ders veriyor.

Bütün canlılar âleminin Rabbi olan Allah, bu bir milyonu aşkın canlı türleri içerisinde insanlarla konuşuyor, onlara emir ve yasaklarını öğretiyor. Rızasına ermeleri için neler yapmaları gerektiğini bildiriyor.

Kur’ân’ın bu mânada en birinci muhatabı insan olduğu gibi, kâinat kitabının da yine en birinci muhatabı insandır. Cenâb-ı Hak kudret kelimeleri olan mahlûkat ile de insanla konuşuyor. Bu şerefe mazhar olan insan, bu hitaplara karşı ibâdet, şükür ve tefekkür görevlerini yapmakla mükellef kılınıyor.

- “Mazhariyet-i esmâsına en câmi' bir âyine ve onu ism-i âzâmın tecellisine ve her isimde bulunan ism-i âzâmlık mertebesinin tecellisine mazhar bir ahsen-i takvimde en güzel bir mu'cize-i kudret…”

Otuz Üçüncü Söz'ün (Otuz Birinci) İnsan Penceresinde şu hârika tespite yer verilir:

“Nasıl esmâda bir ism-i âzam var, öyle de, o esmânın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır.”

İsm-i azam bütün ilâhî isimleri içine alır. İnsan da kâinatta tecelli eden bütün isimlere ayna olmakla nakş-ı azam olmuştur.

İnsan, ism-i âzama mazhar olduğu gibi, her ismin de “âzâmlık” mertebesinin tecellisine mazhardır. Yani, her ismin en ileri, en mükemmel tecellisi insanda görülür:

Örnek olarak Muhyi ismine bakalım, hayat sahipleri içinde insandan mükemmeli yoktur.

Rezzak ismine bakalım, canlılar içinde insandan daha çeşitli ve mükemmel rızıklarla beslenen yoktur.

Kerîm ismine bakalım; İlahî ikramlara insandan daha fazla mazhar olan bir canlı yoktur.

İnsan; mahiyeti ve kabiliyeti itibariyle en mükemmel varlıktır. Ahsen-i takvim bu mânayı ders verir. Ahsen-i takvime; “İnsan en güzel sûrette yaratılmıştır.” diye mâna verilirken şu noktanın unutulmaması gerekir:

Beden ruhun hanesidir. O halde “en güzel, en mükemmel” mânalarını insanın ruhunda aramak gerekir. Ruh ahsen (en güzel) olduğu için hanesi de en güzel yaratılmıştır. Arıya kovan, tavuğa kümes, sultana saray yakışır.

Ve insan da diğer bütün varlıklar gibi Allah’ın bir kudret mucizesidir.

Muciz, aciz bırakan demektir. Allah’ın yarattığı bir çiçek de mucizedir, bir böcek de, bir yıldız da. Bunlar içinde “en güzel bir mu'cize-i kudret…” insandır.

- “Hazain-i rahmetinin müştemilâtını tartmak, tanımak için en ziyade mîzan ve âletlere mâlik bir müdakkik”

Bu kâinat rahmetle var edildiği gibi, yine rahmetle insana göre tanzim edilmiş, insan meyvesi verecek şekilde programlanmıştır. Bitkiler ve hayvanlar âleminden sonra yaratılan insan, çevresindeki her şeyin kendisine faydalı olduğunu idrak etmiş, neye baksa ruhunda bir şükür duygusu, bir hayret ifadesi belirmiştir. Bu rahmetleri, bu ihsanları tartması ve tanıması için kendisine maddî ve manevî cihazlar takılmıştır. Göz ile renkler ve şekiller âlemini tartmış, diliyle tatlar âlemini, kulağıyla sesler dünyasını tanımıştır. Aklıyla eşyanın görevlerini ve insana olan faydalarını tetkik etmiş, inceden inceye araştırmış ve bulmuştur. Bütün bu tatmalar ve tanımalar insan kalbinde o rahmet sahibine karşı şükür ve ibâdet mânalarını canlandırmıştır.

- “Nihayetsiz nîmetlerine en ziyade muhtaç.”

Bir risalede, insan “merkezî bir nakşa” benzetilir. Bir halının ortasındaki nakış, halının her tarafından uzanan iplerle dokunduğu gibi, insan da bütün bir kâinattaki esmâ tecellilerinin merkezi olmuş, bütün elementler onun imdadına koşmuş, bütün âlemler onda temsil edilmişlerdir.

Hâfızasıyla levh-i mahfuza, hayâliyle misâl âlemine, bedeninde kaynaşan hissiyatıyla kâinatı dolduran melekler âlemine numune olmuştur.

Merkezî nakşın bütün halıya muhtaç olması gibi, insan da bütün bir kâinata muhtaçtır. Bu ihtiyaç onun mahiyetine İlâhî rahmet ve hikmetle konulmuştur. Zîrâ bu ihtiyaç, mahlûkatı insanın hizmetine koşturmuş, onu arza hâlîfe yapmıştır.

- “Fenadan en ziyade müteellim ve bekaya en ziyade müştak.”

Fena; “fâni olmak, bu dünyada geçici bir süre için kalmak” demektir. İnsan ruhunda ebediyet arzusu vardır ve insan bu hayatın fâni oluşundan elem çekmektedir. Diğer bütün canlıların ölümden haberleri yokken, insanın bundan haberdar olması onun ebede namzet olduğunun ayrı bir delilidir.

Kabir ile başlayan ebedî hayat için hazırlık yapmanın ilk adımı, ölümü bilmektir. Hayvanların ebedî âlem için çalışmaları söz konusu değildir. Onlar, kendi yaratılışlarına konulan görevleri eksiksiz yapmakla, daima ibâdet üzeredirler. Ölümü ve ahireti bilmekle yapacakları fazla bir şey yoktur. Bundan dolayı, onların ölümü bilmeleri kendileri için azap olmaktan öte bir işe yaramaz. Hakîm olan Allah bu yüzden onlara ölümlerini bildirmemiştir.

Eğer ebedî hayat olmazsa insanın da ölümünü bilmesinin bir mânası kalmaz. Her işi, her sözü ve her hâli ahiret hesabına -sevap yahut günah- meyveleri veren insanın, ölümü bilmesi kendisi için büyük bir rahmettir. Allah Resulünün, “Lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikredin (çokça hatırlayın)” hadis-i şerifleri bu noktada çok mânalıdır.

- “Hayvanat içinde en nazik ve en nazdar ve en fakir ve en muhtaç.”

Canlılar içinde insan en nazik ve en nazlı misâfirdir. Üzerinde seyahat ettiği dünyadan, kanını temizleyen havaya, yolunu gösteren ışığa, hücrelerini değiştiren gıdaya kadar her şey görevini yaparken, sanki onu rahatsız etmemeye azami derecede dikkat gösteriyorlar. Her şeye muhtaç yaratıldığı için her şey ona hizmet ediyor. Diğer hayvanların bir kısmı güç ve kuvvetleriyle, bir kısmı eti ve sütüyle, başkaları balıyla, ipeğiyle onun nazıyla oynuyor, o arzın hâlifesini memnun etmeye çalışıyorlar.

- “Hayat-ı dünyevîyece en müteellim ve en bedbaht.”

Arzın hâlîfesi olan bu nazlı misâfir, bir yönüyle diğer canlılardan çok daha elemlidir. Kendisine akıl verildiği için dünün elemini çekiyor, yarının endişesini taşıyor. Sadece kendi derdiyle dertlenmekle kalmıyor, bütün sevdiklerinin hatta bütün bir insanlık âleminin dertlerini yükleniyor. O, sadece bu dünya için yaratılmadığından bu dertlere muhatap olmuş. Zira bütün bunlar onun için ayrı birer terakki vesilesidir.

Fakirin imdadına koşmakla sevap kazanıyor, hastaları ziyaret etmekle sevap kazanıyor; sıkıntılı insanların dertlerini paylaşmakla sevap kazanıyor.

O böyle binler çeşit sevaplar kazanırken, diğer canlılar bütün bu dertlerden azade, sakin ve çilesiz bir hayat sürüyorlar. Ama makamlarında da bir yükselme olmuyor.

- “İstidadça en ulvî ve en yüksek”

İnsan istidadının yüksekliğinin en güzel göstergesi, “yer, gök, dağların yüklenemediği emaneti insanın yüklenmesi”dir. Bu istidat onu Allah’a muhatap ediyor. Bu istidat ona marifet sahasında akıl almaz dereceler kazandırabiliyor. Yine bu istidat onu arzın hâlifesi yapıyor, kâinat kitabını en iyi okuyan ve ondan en çok faydalanan canlı olmasını sağlıyor.

İnsan hakkındaki bu birbirinden güzel tespitler yapıldıktan sonra şu sonuca varılıyor.

Cenâb-ı Hak insanı, bu “sûrette, mahiyette yaratsın da onu müstaid olduğu ve müştak olduğu ve lâyık olduğu bir dâr-ı ebedîye göndermeyip, hakikat-ı insaniyeyi ibtal ederek kendi hakkaniyetine taban tabana zıd ve hakikat nazarında çirkin bir haksızlık etsin.”

Böyle üstün bir mahlûkunu ölümle hiçliğe gömmeye, O’nun sonsuz rahmeti de hikmeti de müsaade etmez. Allah’ın bütün sıfatları ve isimleri gibi Hak ismi de haktır, bu batıl yol O’nun hakkaniyetiyle bağdaşmaz.

“Yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emânet-i kübrâyı” insanın yüklenmesi ahiretin varlığına ayrı bir delildir.

Emânet; “eminlik”, “birisine koruması için bırakılan şey” demektir.

Emânetle ilgili ayet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Biz, emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik. Onlar onu yüklenmeğe yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O cidden çok zâlim, çok câhil bulunuyor.” (Ahzab, 33/72)

Emanetin hakkını eda ederek cennete layık kıymet alan insanlar da, hıyanet ederek çok zalim ve çok cahil olanlar da bu dünyadan göçüp gidiyorlar. Bu ise bir mükâfat ve ceza mahallinin varlığına kati bir delildir.

On Birinci Hakikatin ikinci paragrafı şöyle başlar:

“Hem hiç kabil midir ki: Hâkim-i Bilhak, Rahîm-i Mutlak; insana öyle bir istidad verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emânet-i kübrâyı tahammül edip, yani küçücük cüz'î ölçüleriyle, san'atçıklarıylaHâlıkının muhit sıfatlarını, küllî şuûnâtını, nihayetsiz tecelliyatını ölçerek bilip; ….”

Otuzuncu Söz olan Ene bahsinde, emânetin “müteaddit vücuhundan” birisinin de “ene” olduğu vurgulanıyor.

Tefsir âlîmleri emânet için, “dinî tekliflerin tamamı”, “farzlar”, “İslâm’ın emirleri”, “insana ihsan edilen her nîmet”, “arza hâlîfe olma kabiliyeti” gibi mânalar vermişler.

Bediüzzaman Hazretleri bunların tamamını “müteaddit vücuh” (çeşitli yönler, farklı cihetler) ifadesiyle kabûl ettiğini belirtmekle birlikte, yeni bir mâna olarak “ene” görüşünü ortaya atıyor.

Ene denilince, insan mahiyeti, ona takılan çok geniş ve yüksek kabiliyetler ve bunların tümüyle kendini gösteren ahsen-i takvim mânası akla gelir.

Konunun şu ayet-i kerîmeyle de yakın ilgisi vardır:

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56)

Ayette geçen “ibâdet” kavramına bazı âlimlerimiz “marifet” mânasını vermişler, Üstat Hazretleri de bu mânaya iştirak etmiştir.

İnsanın yaratılış gayesi ibâdet ve marifet olduğu için, kalp âlemi ve ruh dünyası da buna göre şekillendirilmiştir. Yani, insan, Allah’ın kudretini tanıması için kudret sıfatına sahip olmuş, irade sıfatını bilsin diye iradeye kavuşmuş, O’nun ilim, görme, işitme gibi sıfatlarını tanıması için kendisinde bu sıfatlar yaratılmıştır. Keza, insanın his dünyasında da İlâhî marifete açılan nice kapılar vardır.

Üstat Bediüzzaman Hazretleri, İnsan Penceresinin son kısmında şöyle buyurur.

“Hayatta hissiyat sûretinde kaynayan memzuç nakışlar; pek çok esmâ ve şuûnât-ı zâtiyeye işâret eder. Gayet parlak bir sûrette Hayy-ı Kayyum'un şuûnât-ı zâtiyesine âyinedarlık eder.”(3)

İşte, insanın sıfatlarından his dünyasına kadar her şeyi, onun Allah’ı tanıması için bir delildir, marifet nuruna açılan bir penceredir. Ve “emânet”, insanın böyle bir fıtratla dünyaya gönderilmesidir. Bu mâna yazımıza konu olan parçada çok açık bir şekilde ortaya konmuştur.

Ene bahsinin iyi anlaşılması ve doğru değerlendirilmesi konusunda bu parça şifre görevi yapabilir:

Buna göre, emânet-i kübrâ, “insanın kendi istidadına takılan küçücük cüz'î ölçüleriyle, san'atçıklarıyla Hâlık’ının muhit sıfatlarını, küllî şuûnâtını, nihayetsiz tecelliyatını” ölçerek bilmesidir.

Bu mânanın geniş açıklaması Otuzuncu Söz’ün Ene bahsinde yapılmıştır. Başka risalelerde de bu mânaya destek veren çok sayıda cümle vardır. Özet olarak arz edeyim:

- İnsan bir eser yapmak istediğinde, önce iç âleminde bir arzu, bir meyil uyanır (şe’n).

- Sonra, onu yapmaya karar verir (irade sıfatı).

- Bu kararla birlikte ortaya koyacağı eserin en ince teferruatına kadar planlamasını yapar (kader).

- Bu planlamayı ilim ve hikmetle gerçekleştirir (ilim sıfatı).

- Daha sonra o işi yapmaya başlar (kudret).

İşte insan kendisine verilen bu kabiliyeti yerinde kullanarak şöyle düşünür: Cenâb-ı Hak bu âlemi yaratmak istedi.

"Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim ve mahlûkatı yarattım."(4)

Ezelden ebede, yaratacağı bütün mahlûkları bütün halleriyle, sıfatlarıyla, özellikleriyle takdir etti.

Ve bu âlemi yaratmayı irade buyurdu; sıfatlarını ve isimlerini tecelli ettirmekle kâinatı bu mükemmel hale getirdi.

İşte insan böyle düşünmekle ve bu mukayeseyi yapmakla emâneti yerine getirmiş, istidadını yerinde kullanmış olur. Böyle yapmayıp, kendisine verilen o mükemmel sermayeyi, Rabbini hiç düşünmeden sadece dünya için, nefis ve heves yolunda harcasa, hatta bu uğurda nice haramlara girse o zaman çok zalim ve çok cahil olur.

Ayette geçen zalimliği Altıncı Söz’deki şu ifade güzelce açıklar:

“En kıymetdâr aletleri, en kıymetsiz şeylerde sarfedip nefsine zulmettin.”

Böyle yapmak aynı zamanda büyük bir cehalettir de.

Emâneti göklerin, yerin ve dağların niçin yüklenmediklerini, “insana öyle bir istidad verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emânet-i kübrâyı tahammül edip” ifadesi güzelce açıklar. Demek oluyor ki, insan emânet yükünü yüklenecek bir istidada, bir kabiliyete sahip olduğu için bu yükü yüklenmiştir. Yerde, göklerde, dağlarda bu istidat olmadığı için söz konusu yükü yüklenememişlerdir.

Ayetten alacağımız en büyük ders, bize ihsan edilen “istidadın”, yerden, göklerden ve dağlardan daha ileri, daha büyük, daha yüksek olduğudur. Bunun şükrünü yerine getirmeli ve istidadımızı iman ve marifet sahasında terakki etmek için kullanmaya çalışmalıyız. Fâni dünyanın geçici ve küçük işlerinde boğulmamalıyız.

Yerin, göklerin ve dağların bu yükü yüklenmemeleri ise bir itiraz, bir kabûlsüzlük olarak değerlendirilemez. Onlar Allah’ın itaatkâr mahlûklarıdırlar. Emri yerine getirmeme gibi bir iradeleri de söz konusu değildir. Bu mânaya işâret olmak üzere ayette emânetin bu varlıklara “arz” edildiği kaydedilir. Arz etmekte “Siz bu işi yapabilir misiniz, buna gücünüz yeter mi?” şeklinde bir soru vardır. Bu teklifin mahiyetini bilemiyoruz. Bildiğimiz şu ki, bu varlıklar bu yükü kaldıracak istidada sahip değildirler, onun için emâneti insan yüklenmiş ve bu muhteşem mahlûklar da o insanın emrine, hizmetine verilmişlerdir.

Kur’ân’da ve hadislerde Allah’ın cansız varlıklarla konuşmaları geçmektedir. Nuh tufanında arza, semaya verilen emirler, İbrahîm aleyhisselamı yakmaması için ateşe verilen emir bunun en açık örnekleridir. Bir hadis-i şerifte de Cenâb-ı Hakk’ın dünyaya şöyle hitap ettiği haber verilir:

“Ey dünya bana hizmet edene sen de hizmet et. Sana hizmet edeni de istihdam et (hizmetinde çalıştır).”(5)

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Onuncu Söz, On Birinci Hakikat.
(2) bk. Tirmizî, Zühd: 4, Kıyâmet: 26; Nesâî, Cenâiz: 3; İbni Mâce, Zühd: 31; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:321.
(3) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Otuz Birinci Pencere.
(4) bk. Acluni, Keşfü'l- Hafa, II/132.
(5) bk. Ebu Nuaym, el-Hilye, 3/194; Zehebi, Mizanu’l-İtidal, 1/534.

Yükleniyor...