“Emn” vartası içinde olan ve amellerine güvenen biri; küfür ve şirk içinde midir, ucb şirk midir?
Değerli Kardeşimiz;
"İkinci hastalık: "Ucb"dur."
"Arkadaş! Ye'se düşen adam, azaptan kurtulmak için, istinad edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki, bir miktar hasenat ve kemâlâtı var. Hemen o kemâlâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: 'Bu kemâlât beni kurtarır, yeter.' diye bir derece rahat eder. Halbuki, a'mâle güvenmek ucubdur, insanı dalâlete atar. Çünkü, insanın yaptığı kemâlât ve iyiliklerde hakkı yoktur. Mülkü değildir; onlara güvenemez." (Mesnevî-i Nuriye, Katre)
Ucb, Üstad Hazretlerinin tarif ettiği gibi, insanın ameline bel bağlaması ve amelini kâfi görmesidir. Buradaki "dalalet" kavramı küfür veya şirk manasında değil, kalbi ve manevî bir hastalık manasındadır. İnsanın ameline bel bağlaması belki küfür ve şirk olmaz, lakin küfre götüren veya kapı aralayan mühim, manevî ve kalbi bir illettir denilebilir. Bu yüzden, mümin asla ve kata ameline bel bağlamamalıdır.
İnsanın işlediği amellere güvenerek, “Ben bu kadar amel işledikten sonra artık cehenneme girmem.” diyerek cennetini garanti görmesi dalalettir, yani İslam’a uymayan yanlış bir düşüncedir. Üstad Hazretleri, “Dalâlet fikrîdir; zulümât kalbîdir; israf cesedîdir.” (Sözler- Lemeât) buyurmuşlardır. İstikametten sapan her fikir, ya ifrat veya tefrittir, her ikisi de yanlıştır ve dalaletin tarifine girer.
İnsan yaptığı iyiliklere sahip çıkamaz. "Sana bir güzellik isabet ederse bu Allah’tandır, bir kötülük isabet ederse o da nefsindendir." (Nisa Sûresi,79) âyet-i kerimesi bu gerçeği çok açık olarak ders vermektedir.
İyilik ve güzelliğin Allah’tan olduğunu şöyle açıklayabiliriz: İmandan sonra en büyük güzellik olan namazı misal verelim. İnsan namaz kıldığı için kendini cennetlik göremez. Zira onun namazdaki hissesi çok azdır. Evvela, namazı emreden Allah’tır. Namazın birinci şartı olan vakti getiren yine O’dur. Meselâ, ikindi namazını kılacaksak öğleden ikindiye kadar geçen süre içinde dünyayı döndürüp bizi ikindi vaktine ulaştıran Allah’tır. Namazda okuduğumuz sureleri inzal eden O olduğu gibi, namaz kıldığımız bedenimizi yaratan da O’dur.
Bizim namazdaki hissemiz, sadece bir niyet meselesidir. Yani, irademizi namaz kılmamaya değil de kılmaya yönlendirmemizdir.
Öte yandan, biz namazımızı, ciğerlerimize çektiğimiz havadan, bizi aydınlatan güneşe, üzerinde durduğumuz yer küresine kadar nice mahlûkların yardımıyla eda ediyoruz. Bu haricî nimetlerin de hiçbirine nefsimiz sahip çıkamaz, hepsi Allah’ın birer ihsanıdır.
Kötülükler ise nefsimizdendir. Örneğimizde, kötülüğü “namaz kılmamak” olarak aldığımızda, kılmamanın faili kendi nefsimizdir.
Şuurlu bir ayna kabul edelim. Bu ayna parlak yüzünü güneşe çevirdiğinde güneş onda tecelli eder. Ancak, bu ayna “Güneş’i ben getirip içime aldım.”, “Bu ışıklar ve onlardaki bu renkler de benim kendi hünerimdir” diyemez. Bütün bu güzellikler Güneş’tendir. Ama o ayna Güneş’e sırtını çevirdiğinde karanlıkta kalır ve bunun faili kendisi olur.
O halde, bir insan bütün ibadetlerini hassasiyetle yerine getirse ve bütün haramlardan da sakınsa, yine cennetini garanti görmemeli, korku ve ümit arasında yaşamalıdır. Zira iyiliklerde onun hakkı çok az olduğu gibi, akıbetinin ne olacağı da kesin değildir. Ömrünün bundan sonraki bölümünü de aynı istikamette geçireceği konusunda bir garantisi yoktur. Ağır bir imtihana tabi tutulup kaybedebilir; şeytanın bir desisesine kapılıp yanlış yola sapabilir.
Şimdi şöyle bir düşünelim: Bütün ibadetlerini yerine getiren bir insanın ahiretini garanti görmesi dalalet olunca, nice emirleri terk eden, nice haramları işleyen bir kişinin, işlediği az bir amelle kurtulacağına inanması nasıl olur!?.. Böyle bir düşünce istikametten uzaktır, nefsin ve şeytanın bir oyunudur.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü