"Ene, haddizatında bir hava, bir buhar gibi iken, verilen ehemmiyete göre mâyi haline gelir. Sonra ülfetle kalınlaşır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle kalınlaşır ki, sahibini yutar." Devamıyla açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Cenab-ı Hakk'ın isim ve sıfatları mutlak ve ezeli olmasından dolayı, tam manası ile idrak ve ihata edilmesi imkansızdır. Bu yüzden Allah insana bir takım nisbi ve farazi hisler takmıştır. Bu hislerin veriliş gayesi ise, Allah’ın, mutlak ve mücerred olan isim ve sıfatlarının bir derece anlaşılması ve kıyaslanarak bilinmesi içindir. Yoksa bu nisbi ve cüz’i olan duygular, sahiplenilip, Yaratıcıya karşı meydan okuma aracı haline getirmek için verilmemiştir. İnsana verilen bu nispi ve farazi hislere ise ene denir.

İnsana verilen cüzi ilim, irade, kudret, mülk gibi şeylere enaniyet farazi ve mevhum bir şekilde sahiplenir. Bu sahiplenme sayesinde ilim, irade, kudret, mülk gibi şeylerin farkına varır ve mahiyetini hisseder. Hiç ilmi ve mülkü olmayan birisi, ilim ve mülk sahibi olmanın ne demek olduğunu idrak edemez. Bu yüzden Allah insana ene denilen bir sahiplenme duygusu vererek ilim, irade, kudret, mülk gibi şeylerin mahiyetini kavrattırıyor, onların bir pırıltısını farazi olarak insanın uhdesine koyarak insanın alemine bir pencere açıyor.

Mesela, insan sahip olduğu cüzi ilim ile der; ben şu kadar ilmim ile şu kadar şeyi bilebiliyorum, Allah ise külli ilmi ile her şeyi bilir. Ben cüzi kudretim ile şu evi yaptım, Allah sonsuz kudreti ile kainatı inşa ediyor.

İnsan, bu kıyası ve enenin veriliş amacını gaflet yüzünden unutunca, zamanla sahiplenmeye başlıyor. Bu sahiplenme duygusu olan ene gaflet ve ülfet yüzünden mevhum iken mevcut bir şekle dönüşüyor, farazi bir hat iken hakiki bir surete intikal ediyor. Tabi bu hakikilik ve mevcutluk insan ideolojisi açısından, yoksa hakikatte böyle bir şey yok.

Ülfet, bir şeye aşinalık göstererek zamanla o şeyin varlığından habersiz hale gelmektir. Mesela, deniz içinde yüzen balık suya öyle bir ülfet ediyor ki zamanla suyun ne olduğunu hissetmemeye başlıyor. Ancak suyun dışına çıkarsa suyu fark ediyor. İnsan da günlük işlerinde ve normal hayat sürecinde ene duygusunu sürekli kullandığı için zamanla ene onda ülfet edip veriliş amacının unutturuyor.

Bu kalem benim, şu ev benim, şu çocuk benim, şu bahçe benim, şu araba benim, şu fabrika benim diye diye insan en sonunda o benim dedikleri şeylerin emanet olduğunu unutup, hakikaten benim demeye başlıyor. İşte ülfet ve ülfetin gaflete dönüşmesi bu şekilde oluyor.

Allah’ın binlerce peygamber göndermesi ve ona tabi milyonlar evliya ve alimleri istihdam etmesinin sebebi, insanlıkta ki bu ülfet ve gafleti tadil etmek ve insanları ikaz etmek içindir. Üstad Hazretlerinin sıvı ve katı tabirleri, insanların bu süreçlerini bir ifade tarzıdır. Yani latif bir şey, ortamını bulmaz ise zamanla kesifleşir ve en sonunda maksadının dışına çıkar denilmek isteniyor.

"Hülâsa: Ene, haddizâtında bir hava, bir buhar gibi iken, verilen ehemmiyete göre mâyi haline gelir. Sonra ülfetle kalınlaşır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle kalınlaşır ki, sahibini yutar."(1)

Ene için, “ince bir ip, kalınca bir tel, şahsın kitabından bir elif” tabirleri kullanılmıştı. Burada enenin havaya ve buhara benzetilmesi de, kesif eşyaya nispetle daha ince, daha latif olmasından ileri gelmektedir.

İnsan yapacağı bir şeyi sadece kesp eder, ister, o işe meyleder. Bundan sonrasını hep Cenâb-ı Hak yaratır. İnsanın, yaptığı işlerdeki hissesi bu kadar küçük ve az iken yani buhar gibi zayıf iken, kendi kuvvetine ve malikiyetine olduğundan fazla önem vermesiyle o ene önce mayi haline gelir, sonra ülfetle daha da kalınlaşır; mahiyetinde bulunan harika cihazları ve şu muhteşem âlemdeki mucize icraatları umursamadan, önemsemeden, düşünmeden yaşar. Onun için önemli olan, kendi menfaati, zevkleri ve hazlarıdır. Bu ise enenin kalınlaşması demektir. Böyle bir insan isyan yoluna rahatlıkla girer ve insanlığını manen kaybeder, canavar bir hayvan haline gelir, esfel-i safiline düşer.

İnsan, kendisinin kul olduğunu, Allah’ın eseri olduğunu ve bütün eşyanın Rabbinin ihsanıyla ona yardım ettiğini düşündükçe enaniyeti incelir, ubudiyeti inkişaf eder. Bu gerçekleri unutan yahut bilerek zıddına hareket eden kimseler hep “ben” der dururlar, Allah’ı zikir yerine kendilerini hatırlar ve anlatırlar. Bu ise eneyi kalınlaştırır.

"Halkı, esbabı da kendisine kıyas ederek Hâlık'ın evamirine mübarezeye başlar. Küçük âlemde yani insanda ene, büyük insanda yani kâinatta tabiata benziyor. İkisi de tagutlardandır."(2)

Halkı, yani diğer mahlukları ve bu âlemde birer sebep olarak istimal edilen eşyayı da kendine kıyas eder. Onları da kendi başına buyruk, dilediğini yapan, emir altında harekete mecbur olmayan varlıklar olarak görür. Bu vehmin bir sonucu olarak, Allah’ın emirlerine karşı çıkar ve isyan yolunu tutar.

Enenin tabiata benzemesi, insanların yanlış değerlendirmeleri cihetiyledir. Yani enesine tabi olan insanlar “Ben yaptım, ben ettim.” diye diye, tabiatı da öyle görmeye başlarlar. “Tabiat yaptı, tabiidir.” diyerek, İlahi eserleri ve icraatları tabiata mal ederler ve tabiatperest olurlar.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Şemme.
(2) bk. age.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...