Ene nefsin bir cüz'ü müdür? Ene berzahtır, mahlûk değildir, diyor; öyle ise ene nedir? Mahlûk değilse nedir; vücudu var mı?
Değerli Kardeşimiz;
Üstad Hazretlerinin şu ifadeleri meseleye ışık tutar mahiyettedir:
"Hülâsa: Ene, haddizatında bir hava, bir buhar gibi iken, verilen ehemmiyete göre mâyi haline gelir. Sonra ülfetle kalınlaşır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle kalınlaşır ki, sahibini yutar. Halkı, esbabı da kendisine kıyas ederek Hâlıkın evâmirine mübarezeye başlar. Küçük âlemde, yani insanda ene, büyük insanda, yani kâinatta tabiata benziyor. İkisi de tâğutlardandır." (Mesnevî-i Nuriye, Şemme)
Ene, ben demektir. Burada “ene” kelimesi, insan mahiyetini, insan ruhunun sahip olduğu çok yönlü istidadı ve o istidattan doğan bütün kabiliyetleri birlikte ifade eder.
İnsan, kendisine verilen bu benlik sayesinde, kendi vücuduna takılan cihazlara, bir bakıma, sahip çıkarak “benim elim, benim gözüm, benim midem” diyebildiği gibi, “aklım, hafızam, hayal gücüm” de diyebilmektedir.
Bediüzzaman, Otuzuncu Söz’de semaların, arzın ve dağların yüklenmekten çekindikleri emanetin bir yönünün de “ene” olduğunu ifade eder. Yani, insana verilen bu üstün ve çok yönlü istidat, çok önemli bir emanettir. Bunun yerinde kullanılmasıyla, insan ruhuna nice marifet pencereleri açıldığı gibi, aksi yönde kullanılmasından da bütün batıl itikatlar, dalaletler, şerler çıkmaktadır.
İnsanın kendi istidadına takılan anahtarlarla bu kâinattan maddî olarak en verimli şekilde istifade etmesi temel gaye değildir. Bunların asıl veriliş gayesi, insanın bunları vâhid-i kıyasî olarak bilip, yani bir mukayese unsuru, bir tefekkür kapısı olarak değerlendirip Allah’ın isim ve sıfatlarını bilmesidir.
“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” ayet-i kerimesine “Beni tanısınlar diye yarattım.” manası verildiği göz önüne alındığında, insandaki bu istidadın, sadece bu âlemden istifade etmek için değil, esas olarak, İlahi marifette yol alması için verildiği daha net olarak anlaşılır.
Bu derste ve onun daha kapsamlı şekli olan Otuzuncu Söz’de insanın bu anahtarı nasıl kullanacağı öğretilmektedir. İşte her bir ismin gizli hazinesini açacak anahtarın “ene”de olması, insanın bu İlahi isimleri bilecek, tanıyacak bir istidada sahip bulunduğunu ifade etmektedir.
Bizdeki ene, yani benlik hissi hakiki değil, nisbi ve itibaridir. Bu sebeple Allah ile mukayese edilmesi hakikat noktasında değil, itibari ve nispi bir noktadadır. "Bizim" diye sahiplendiğimiz cüzi kudret, ilim, mülk gibi şeyler haddizatında Allah’ındır. Biz sadece kıyas yapabilmek için mecazi bir şekilde "bizim" diye hissediyoruz. Hâkimiyet ve malikiyet noktasında Allah’ın ne hakikat noktasında ne de itibari noktada bir benzeri ve zıddı yoktur.
İnsandaki görme, işitme, hissetme, kuvvet gibi şeyler hakikidir, ama Allah’ın isim ve sıfatlarının birer tecellileridir. Bizim bunları farazi ve hayali bir surette sahiplenmemiz ise Allah’ın sonsuz sıfatlarını kıyas ile idrak etmek içindir. Yoksa insan bu cüzi, hakiki fiiller noktasından da tam bir teslimiyet ve cebir içindedir. Yani bunlara hakiki manada ve malik değildir. İnsanın buradaki tek sorumluluğu Allah’ın sonsuz sıfatlarını kavramak için farazi bir temellük yapmasıdır. Şayet bu temellük, yani sahiplenme, felsefenin tesiri ile hakiki bir surete dönerse, kul kendini gerçek malik sayarsa, işte mesuliyet orada başlar. İnsan ince bir çizginin üstünde sağa kayarsa hakka gider, sola kayarsa batıla sapar.
İnsan, felsefeden aldığı var olma dersi ile farazi ve hayali olan benlik hissine vücut rengi verirse, Firavun olmaya kadar gider. Aynı farazi ve hayali benliğini Allah’ın isim ve sıfatlarında kullanırsa, bu kez de salih ve aziz bir kul olur. İnsandaki iman ve hidayet artıkça ene denilen sahiplenme duygusu incelir, altında Allah’ın isim ve sıfatları tebarüz etmeye başlar. Aynı ene küfür ya da gafletten gelen ülfet perdesi ile kalınlaşır, altında hakiki manada iş gören ve işleyen isimler görünmemeye başlar; insan kendi kendinin sahibi olduğunu zannederse, en sonunda da müstakil bir İlah olduğu vehmine kapılır. Nasıl afaki âlem olan kâinattaki tabiata materyalistler ilah diyorlarsa, aynı şekilde enfüsi âlem olan eneye de materyalistler ilah diyorlar. Yani tabiat onların nazarında makro İlah iken, benlik ve ene de mikro İlah oluyor. Tabiatı küçültsen ene olur, eneyi büyütsen tabiat olur.
“Verilen ehemmiyet” tabiri, felsefenin batıl bakış açısını kabul edip hayatını da ona göre tasvir etmek manasındadır. Yani ene ve tabiata felsefe gözlüğü ile bakılırsa ve öyle kabul edilirse, o ene ve tabiat mevhum ve itibari bir şey iken, gerçek ve sabit bir varlık telakki edilir demektir. Hakikatte ene ve tabiat öyle olmasa bile, maddeci filozofun âleminde öyle gibi algılanıyor.
Mec’ul: Kelime olarak yapılmış, meydana çıkarılmış, ikame ve ihdas olunmuş olan demektir. Istılahta ise mec’ul, kudret sıfatı tecelli ve taalluk etmeden, itibari ve nisbi bir varlık kazanmış şeylere denir ki, ruhun cevher ve iradenin meyelan veya meyelandaki tasarruf kısmı buna misaldir. Mec’ul ve mahlûk kavramlarına ışık tutacak bazı izahatlar yapalım.
Bir bina yapılırken, usta, binanın sağ sol, aşağı yukarı, alt üst, doğu batı gibi izafi yönlerini çekiç ve iş vasıtaları ile çakmaz. Bina vücut buldukça bu izafi kavramlar da bununla beraber terettübi olarak tebeyyüne başlarlar. Ustanın çekici ile yapılmadıkları için bir fayans ve tuğla gibi mevcut sayılmazlar. Ama bir fayans veya tuğla gibi mevcut olmamaları, tamamen yok ve hiç oldukları manasına da gelmez. Birisine binanın sağı neresi diye sorulsa; ‘şurası’ diye gösterir. Demek bir şey var ki, gösteriliyor. Zira aslı olmayan bir şey ne ispat edilebilir ne de gösterilebilir. Adamın binanın sağını göstermesi izafi de olsa bir varlığın olduğunu gösterir.
İnsan mahiyeti de bir bina gibidir. İnsan binası inşa olunurken, bu binaya müterettib çok nisbi ve izafi hatlar ve kıyas vasıtaları mevcudiyetsiz ve cisimsiz olarak varlık sahasına çıkarlar. Bunların Allah tarafından insan mahiyetine takılmasının sebebi ise; bu farazi hatlar ile Allah’ın mutlak, idrak ve ihatası imkânsız olan isim ve sıfatlarını bir nebze kıyas ile anlamak içindir. İnsana verilmiş olan benlik, yani sahiplenme duygusu ile insan cüzi ilim, irade, kudret gibi şeyleri kıyas ederek, Allah’ın sonsuz ilmini, mutlak iradesi ve nihayetsiz kudretini bir nebze de olsa anlamaya çalışır.
Hakaik-i Sâbite: Allah’ın kudret ve irade sıfatı ile yarattığı, kâinatta sabit olup değişmeyen her bir hakikate denir. Mesela sıcaklık, ışık, güzellik, madde sabit birer hakikattirler, vs... Bunların kâinattaki miktarı nisbi hakikatlere nazaran daha azdır. Zaten nisbi hakikatler de bu sabit hakikatlerin aralarındaki bağlar ve orantılardan ibarettir.
Mesela, sıcaklığın sabit bir hakikati vardır, lakin soğuk denen nisbi hakikat devreye girince, sıcaklığın milyonlarca nisbi dereceleri ve hakikatleri açığa çıkıyor. Üstad'ın "Hakaik-ı nisbiye denilen şeyler, kâinatın eczası arasında bulunan rabıtalardır” sözü bu manayadır. Buradaki ecza, sabit hakikatler; aralarındaki rabıta denen bağlar ise nispi hakikatlerdir.
Hakaik-i Nisbiye: Allah’ın irade ve kudret sıfatına konu olmayan, yani ona taalluk etmeyen ve hakikatte varlığı olmadığı halde, bir başkasına nispet veya kıyas edildiğinde anlaşılan ve bilinebilen hakikatler demektir. Büyük-küçük, sağ-sol, ön-arka, üst-alt birer nisbî emirdirler ve bunların hiç birisi de mahlûk değildirler. Bunlar ancak sabit hakikatlerin aralarındaki sınırsız oranların ve değerlerin açığa çıkmasında birer itibari ölçücüklerdir.
Mesela, sıcaklığın sabit bir hakikati ve bir mertebesi varken, zıddı olan soğuğun müdahalesi ile binlerce milyonlarca nisbi hakikatleri ve mertebeleri ortaya çıkar. Bu da gösterir ki kâinatta sabit emir ve hakikatten ziyade nisbi hakikatler vardır. Nisbi olan bu emirler olmasa idi, kâinatta hiçbir mutlak gerçek anlaşılmaz ve muamma olarak meçhullerden olurdu.
Sıcaklık tektir ama soğuk işin içine girince, sıcaklığın on, yüz, bin, on bin gibi binlerce dereceleri ortaya çıkıyor. İşte sıcaklığın kendisi bir tek şey iken, soğuğun müdahalesi ile binlerce nisbi ve izafi değerler açığa çıkıyor. Bu da hakikatlerin sayısı kâinatta az iken, nisbi ve izafi yönlerinin çok olduğuna işaret ediyor.
Yine güzellik bir hakikattir, çirkinliğin müdahalesi ile güzellikte mertebeler meydana gelir. Hayır da bir hakikattir, bundaki mertebeler de şerrin müdahalesi ile ortaya çıkar. Takva, salih amel, cömertlik, tevazu gibi hakikatlerin her birinin nice mertebeleri var.
Bu dünya imtihanında şeytanın yaratılması ve nefsin kötülüğü emretmesi ve bunlara karşılık, Kur’an'ın hakikat dersi vermesi, kalp ve vicdanın da ona meyilli olması, insanlar arasında mertebelerin ortaya çıkmasına sebep kılınmıştır. Bu bir İlâhî takdirdir, bu takdirin hikmeti ise cennette insanlar adedince ayrı âlemlerin yaratılması ve her birinde farklı tecellilerin sergilenmesidir.
İnsanın mahiyetinde derç edilmiş olan kabiliyetlere zıtları müdahale edince, her bir kabiliyetin binlerce mertebe ve dereceleri ortaya çıkıyor. Cömertlikte Hatem-i Tai dillere destan olurken, sıradan bir cömert de sıradan kalıyor. Bunun sebebi cömertliğin sabit bir hakikatinin yanında binlerce izafi hakikatinin olmasıdır. Hatem-i Tai’yi diğer cömertlere üstün kılan; nisbi halidir. Bir insanın bir sıfatı nisbi olarak bin sıfat olursa, yedi sıfatı yedi yüz olur.
İşte insandaki mevhum ve itibari olan ene duygusu da bu nispi emirler dairesindendir. İnsan bu mevhum ene duygusu ile Allah’ın ezelî sıfatlarını kıyas edebiliyor.
Misal olarak “kuvvetimiz” üzerinde duralım. Biz, bir kiloluk bir taşı kaldırdığımızda, “Ben şu taşı kaldırdım ve elimde tutuyorum.” diyoruz. Ve bu küçük kuvvetimizi vahid-i kıyasî olarak değerlendirip, “Ben kuvvetimle şu taşı kaldırıp, elimde tuttuğum gibi, Cenâb-ı Hak da dünyanın tümünü ve diğer bütün gezegenleri beraber döndürüyor, yıldızları direksiz durduruyor.” Hükmüne varabiliyoruz.
Güneş, bütün gezegenlerini etrafında kolayca döndürmesiyle Allah’ın kudretine ayna oluyor, isimlerini gösteriyor, kendine mahsus bir tarzda Rabbini tespih ediyor, ama “kudret nedir” bilemiyor. İnsanın yazdığı bir makalenin onun ilmine ayna olması, ama ilmin ne olduğunu bilmemesi gibi, o da “Kudret” kavramını idrak edemiyor. İşte bu istidat onda bulunmadığı içindir ki, Allah’ın kudret sıfatını bilme ve Allah’ı Kadir olarak tanıma emaneti ona yüklenmemiş.
Ama insan azıcık kuvvetiyle Allah’ın sonsuz kudretini bildiği gibi, cüz’i iradesiyle de O’nun küllî ve mutlak iradesini biliyor. Aynı şekilde, görme sıfatını bu manada değerlendirip Allah’ı Basîr bildiği gibi, işitmesiyle de Allah’ı Semi’ olarak tanıyabiliyor.
İkinci misal: Allah kerimdir, ikram sahibidir. Bütün canlı türleri bu dünya sofrasında Allah’ın ikram ettiği nimetlerle beslenmekte ve büyümekteler. Ancak, bunlar içerisinde sadece insanda ikram manasını anlayacak anahtar mevcut. İnsan da bir başkasına ikramda bulunur. İşte bu ikramını ölçü alarak, bedenindeki bütün organlardan ruhundaki bütün hissiyata, kendisini kuşatan ve hizmetine koşan bütün varlıklara kadar her şeyin, ona İlahi bir ikram olduğunu anlar. Bunu başka hayvanlar anlamaz; meselâ, bir çayıra yayılmış yüzlerce hayvandan her biri kendi başına otlar, birinin diğerine ikramda bunduğu görülmez. (Hayvanların, yavrularına gösterdikleri kısa süreli şefkat hissi özel bir durumdur. Yavru büyüyünce şefkat de kaybolur.)
Bir başka örnek: İnsan Ğaffar ismini bilecek bir yaratılıştadır. Zira kendine karşı işlenen bir suçu affedebilmektedir. İşte bu affetme kabiliyeti, bir anahtar olur ve ona Ğaffar isminin kapısını açar, o İlahi ismi böylece bilir ve tanır.
Kenzin (hazine) çoğulu künuzdur (hazineler). Künuz-u mahfiye, Allah’ın isimleri manasında kullanılmaktadır. Meselâ, bütün rızıklar Rezzak isminden geliyor; hazine Rezzak ismi. Bütün hayatlar Muhyi isminden geliyor; hazine Muhyi ismi. Her isim bir hazine ve bunları anlayacak ölçüler de insanın istidadına takılmış.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar