"Evcedethu’l-esbab" , "Teşekkele binefsihî" , "İktezathu’t-tabiat" Konularını izah edip insan ve kâinattan misaller verir misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

  • Evcedethu’l-esbab (Sebepler yaratıyor)
  • Teşekkele binefsihî (Kendi kendine oluyor)
  • İktezathu’t-tabiat (Tabiatın gereği olarak meydana geliyor, tabiat yaratıyor)

Bu üç yolu bir ağacın yaratılmasına tatbik edecek olursak;

a. Ağacın meydana gelmesi zahiri sebeplerin eliyle olmuştur. Yani; su, hava, toprak, güneş ve diğer sebepler bir araya gelerek ağacı meydana getirmişlerdir.

b. Ağaç kendi kendine olmuştur. Yani; kendisi kendisini yaratmıştır. Dışarıdan hiçbir müdahale olmamıştır.

c. Tabiatı, Üstadımız iki şekilde ele almıştır.

- Tabiat kanunları.

- Birinci maddeye göre, tabiattaki kanunlar biraraya gelerek her şeyi yaratmıştır. İkinci maddeye göre ise, varlıklar bir araya gelerek yaratıcı olmuşlardır.

Esasen, bu üç tarz ile ifade edilen yollar aynı kapıya varmaktadır. Tabiat, sebepler ve kendi kendine meydana geliyor diye ifade edilen şeyler aynı şeylerdir. Sadece isim farkı vardır.

"Mukaddime"

"Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz."

"Birincisi: Evcedethu'l-esbab, yani, "Esbab bu şeyi icad ediyor."

"İkincisi: Teşekkele binefsihî, yani, "Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor."

"Üçüncüsü: İktezathu't-tabiat, yani, "Tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor." (1)

Üstad Hazretleri bu risalede, küfür ve şirkin temelini oluşturan üç batıl fikrin aklen muhal yani imkânsız olduğunu ispat ediyor. Zaten diğer bütün inkârlar da bu üç fikir temeline dayanıyor.

Bunlardan birisi, "her şeyin icad edicisi ve yaratıcısı sebepler" diyenlerdir. Felsefede bu fikre Determinizm felsefesi deniyor, yani her şey sebep sonuç ilişkisi ile izah edilir. Üstad Hazretleri bu fikrin esasız ve bozuk olduğunu bu risalede kat’i olarak ispat ediyor.

Mesela, yumurtayı icat eden tavuk, balı yapan arı, yağmuru gönderen buluttur. Bu gibi harika nimetleri bizi tanımayan, ihtiyacımız bilmeyen ve şuur olmayan tavuğa, arıya ve buluta vermek ve onlardan bilmek akıl dışı bir safsatadır.

İkinci düşünce ise, "her şey tesadüfen kendi kendine oluşuyor" fikridir. Bu fikrin batıl olduğu ve aklen mümkün olmadığı çok zahirdir. Üstad Hazretleri bu fikri de kat’i bir şekilde çürütüyor.

Bir çiçeğin tesadüfen veya kendiliğinden teşekkül etmesi imkânsızdır. Zira çiçek üstünde fail ve sanatkârına işaret eden sayısız nakış ve işlemeler vardır. Bütün bu nakış ve işlemelerin kendiliğinden ve tesadüfen ortaya çıktığını iddia etmek, kitaptaki bir cümlenin kendi kendine yazıldığını iddia etmekle aynıdır. Basit bir fiil bile failsiz olmadığına göre bir çiçeğin kendiliğinden failsiz bir şekilde vücut bulması mümkün değildir.

Üçüncü fikir ise, "her şeyin yaratıcısı ve icad edeni tabiattır" diyenlerdir. Tabiat dedikleri ise kâinattaki kanunlardan hâsıl olan vehmi ve hayali bir düşüncedir. Yani insan zihninin ürettiği hakikati olmayan muhayyel bir şeydir. Bu muhayyel şey zamanla müşahhaslaşarak ilahlaştırılmıştır. Günümüzde maddeci felsefenin savunduğu batıl bir fikir olarak ortaya çıkmıştır.

Elma ve üzüm gibi harika nimetleri kör, şuursuz, cansız ve hayali olan tabiat yapıyor, demek, mantıktan istifa etmekle eşdeğerdir. Bu ölçüyü her mevcuda tatbik edebiliriz.

Tabiat, kâinat ve fıtrat olmak üzere iki manada kullanılır.

“Annelerin tabiatında şefkat vardır.”, “Arının tabiatında bal vermek vardır.” dediğimizde, tabiatı fıtrat yani yaratılış manasında kullanmış oluyoruz.

Mahlûkatın üstünde Cenab-ı Hakk’ın sikkesini ve mührünü göremeyen, isim ve sıfatlarını okuyamayan insanlar, bu harika işleri ve bedi sanatları tabiata ve sebeplere vermekte, ona hayran olmakta ve onu sena etmektedirler.

Gözün tabiatında görmek, dilin tabiatında tatmak, elin tabiatında tutmak, ayağınkinde ise yürümek vardır.

Güneşin tabiatında ışık saçmak, elma ağacının tabiatında elma vermek vardır. Kendisinde olmayan bir şeyi tabiat bunlara nasıl verebilir? Onlar bu tabiatlarını kendileri mi kazandılar? Her varlığı mükemmel şekilde terbiye eden ve o şekilde programlayan Allah’tır.

Dünyanın büyüklüğünü, güneşe olan uzaklığını ve eğimini canlıların istifade edebilecek bir şekilde tanzim ve terbiye eden Allah’tır.

“Camit, cahil, kör, sağır” tabiatın elinden hiçbir şey gelmez. Hayat, ilim, irade, kudret, basar ve işitme sıfatlarına sahip olmayan bir şeyin, bir şey vücuda getirmesi mümkün değildir. Bu sonsuz ve mutlak sıfatlar, Allah’ın sıfatlarıdır ve yaratma da ancak O’na mahsustur.

Tabiat; Allah’ın sanatıdır, nakşıdır, defteridir, kitabıdır. Tabiat cansızdır, görmez ve işitmez. Hayatı ve iradesi yoktur. Bu kadar hikmetli ve sanatlı varlıkların meydana gelmesi tabiata verilemez ve tesadüfe havale edilemez.

Tesadüf; ilmin, hikmetin, iradenin dışında, kendiliğinden olan rastgele şeyler için kullanılır. Kâinattaki nizamlı, hikmetli ve sanatlı her şey İlâhî bir iradeyi gösterir.

Bu kadar sayısız varlıkların içerisinde sadece insanlara ve hayvanlara göz nimetinin verilmesi tesadüf olabilir mi? Eğer tesadüf olsaydı canlıların bir kısmı görür bir kısmı görmezdi. Ağaçların veya başka varlıkların bazısında da görme özelliği olurdu. Görme sıfatının sadece canlılara verilmesi, Cenab-ı Hakk’ın mutlak iradesini göstermektedir.

Şayet canlılara verilen göz nimeti tesadüfen olsaydı bazılarına iki, bazılarına üç, bazılarına da beş tane göz verilirdi. Kimisinin gözleri ellerinde, kimisininki de enselerinde olurdu. Bütün canlılara ikişer adet göz verilmesi, her ikisinin de yüzlerinde yer alması ve aynı büyüklükte olması nihayetsiz bir ilmi ve mutlak bir iradeyi göstermektedir.

Bütün varlık âlemini Allah’ın isimlerinin aynası bilmek, onların üstünde Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını okumak, eşyayı mana-yı harfiyle okumaktır. Kâinattaki bedi, garip ve harika eserlere mana-yı harfi ile yani Allah namına bakan ve ibretle okuyan mütefekkir bir insan, onlarda tecelli eden isim ve sıfatları okur, her varlık üstünde Cenab-ı Hakk’ın silinmez ve taklit edilmez mührünü, sikkesini ve damgasını, sonsuz ilmini, mutlak iradesini ve nihayetsiz kudretini görür.

Kâinata mana-yı harfiyle bakan insan, semada sayısız yıldızları deveran ettiren, dağları yeryüzüne direk yapan, zemini meyvedar ağaçlarla, sayısız ve mütenevvi çiçeklerle süsleyen Rabbinin azametini idrak eder. Böyle bir bakış; marifettir, fazilettir, ilimdir, tefekkürdür. Tefekkür ise en büyük bir ibadettir.

Varlıkları kendilerine malik saymak, gördükleri vazifeleri kendi iradeleriyle yaptıklarını vehmetmek, onlarda tecelli eden isim ve sıfatları okuyamamak ise eşyaya mana-yı ismiyle bakmaktır. Kâinata mana-yı ismiyle bakan tabiatperetsler, onun arkasında tasarruf eden sonsuz kudreti göremezler ya da görmek istemezler.

(1) bk. Lem'alar, Yirmi Üçüncü Lem'a.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

mts33

Ben de sizin düşündüğünüz gibi düşünüyorum ama, üç yol aynı ise Üstad niçin üç yola ayırmış, tek yolda izah etmemiş, hikmeti nedir?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Mehmet Selim)

Üç yolun ulaştırdığı netice birdir. Yani; Allah'ı inkâr yoluna götürür. Ama herbirisinin anlam veya tarzı farklı olduğundan Üstadımız bu üç yolun da muhaliyetini ortaya koymuştur.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
nurcu56

"Esbab bu şeyi icad ediyor." ifadesine hayvanlardan misal verir misiniz? "Hem madem kadim değildir, yeniden oluyor." ne demektir?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Cenâb-ı Hak bu hikmet dünyasında birtakım varlıkları bazı sebeplerle yaratmaktadır. Bunun en açık misali, insanın yaratılışına anne ve babasını sebep kılmış olmasıdır. İnsanı anne ve babası yapmış değillerdir, zira onlar da yapılmışlardır. Anne ve babayı yaratan kim ise, onlar vasıtasıyla insanı dünyaya gönderen de O’dur. Âdem babamızın topraktan yaratılması, kavun ve karpuzun ağaç olmaksızın ince bir saptan çıkarılması gösteriyor ki, anne-baba ve ağaçlar sadece birer sebeptirler.

Allah sebepleri gayet derecede zayıf, basit ve kuvvetsiz, onlardan hâsıl olan neticeler ise gayet derecede hikmetli ve çok sanatlı yaratmıştır. Bunun hikmeti ise insanlar neticeyi sebeplerden bilmesinler. Yani neticeyi tanzim edip yaratan, sebepler değil, Allah’tır.

Sebeplerin çok zayıf ve basit; hâsıl olan neticenin gayet mükemmel ve hikmetli olduğuna milyonlarca örnek verilebilir. Mesela bir köyü bir asker zorla bir yere sevk edebilir. Burada sevk kuvveti askerin şahsından değil, askerlik münasebeti ile dayandığı ordu kuvvetinden geliyor. Bu yüzden asker kendi namına değil, ordu namına bu işi yapıyor denilir. Yoksa aksini iddia etmek hamakat olur. Zira bir askerin şahsi kuvveti yüzlerce insanı zorla sevk etmeye yetmez.

Yine tohum ve çekirdek Allah’ın kudretine bir perde ve bir sebeptir. Çekirdek ve tohumun mahiyeti gayet basit ve zayıf iken, ondan çıkan ağaç gayet mükemmel ve sanatlıdır. Böyle bir sebebin, böyle bir neticeyi yaratıp, bütün işlerini tedbir ve idare etmesi mümkün değildir. Öyle ise çekirdek ve tohum her şeye kudreti yeten bir Zâtın memuru ve hizmetkârıdır.

Her bir sebebin netice karşısında aciz ve zayıf durması, Allah’ın kudret ve tasarrufuna işaret eden bir levha ve bir işarettir. Sebepten hâsıl olan neticeler, Allah’ın isim ve sıfatlarını güneş gibi gösterip ilan etmektedir. Sebeplerin arkasında Allah’ın kudret elini görmemek, isim ve sıfatların tecellisini okuyamamak tam bir cehalettir.

Bu harika işleri tabiata ve tesadüfe veren kişi, sebepler adedince İlahları kabul etmeye mecbur kalacaktır. Yani elmanın ilahı elma ağacı, balın mucidi arı, sütün ilahı inek demek zorunda kalacak ki, bu tam bir safsata ve tam bir cehalettir.

Sebepler kadim değildir, ifadesi hudus deliline işaret ediyor.

Kâinata ve mahlûkata baktığımız zaman, her şeyin değişken ve kararsız olduğunu görüyoruz. Yani, hiçbir şey kararında sabit olarak durmuyor, değişiyor. Biri gidiyor, diğeri geliyor. Sürekli bir faaliyet, gözümüzün önünde işliyor. Bu da mahlûkatta değişmeyen hiçbir şeyin olmadığını ispat ediyor.

Her değişen şey ise, sonradan meydana gelmiştir; sonradan vücut bulmuş demektir. Zira yoktu, var oldu. Ezelî olan şeyde, zaten tebeddül ve tagayyür söz konusu olamaz. Ezeliyet ona müsaade etmez. Mahlûkatı yokluk karanlığından, varlık sahasına çıkaran Allah’ın varlığının ezelî, ebedî ve vacib olması zaruridir. Aksi halde herhangi bir varlığı yaratması imkânsızdır. Yok, yoka vücut veremez.

Madem her şey hadisdir, yani sonradan meydana gelmiştir. Öyle ise her hadisin bir muhdisi, yani onu varlık sahasına çıkaran ve yaratan bir Zâtın var olduğu sabit olur. Hudus delilinin mahiyetinin özeti budur. Bu delil Allah’ın varlığını ispat ederken, aynı zamanda onun ezeliyetini de ispat ediyor.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
nurcu56

"Teşekkele binefsihî; yani kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor." cümlesini izah eder misiniz?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Bir şeyin tesadüfen kendi kendine olmasının aklen mümkün olmadığı çok zahirdir.

“Maahaza nuru neşredenin nursuz, icad edenin vücudsuz, îcab ettirenin vücubsuz olması muhaldir. 

Ve keza ilim sıfatını ihsan edenin ilimsiz, şuuru ihsan edenin şuursuz, ihtiyarı verenin ihtiyarsız, iradeyi verenin iradesiz, kâmil şeylerin sânii gayr-ı kâmil olduğunu telakki etmek muhaldir. 

Ve keza aynı tersim, basarı tasvir ve nazarı tenvir edenin basarsız olduğunu düşünmek, ancâk basar ve basiretten mahrum olan adamın işidir.”  (Mesnevi-i Nuriye)

Bu tespitlerde, maddenin, tabiatın, sebeplerin yaratıcı olamayacakları nazara veriliyor. Dün biz yoktuk, önceki gün dünya yoktu, daha önceleri de kâinat yoktu. Vücut nurdur, adem zulmettir. Bu vücut nuru, bize ve bütün varlık âlemine kimden geldi?

Yok olan bir şey, varın mucidi olamaz. Gözümüz önündeki ağaçlarda bu gerçeği şöyle bir düşünelim. Bu ağaç meyvenin mucidi olamaz, zira bir süre önce kendisi de yoktu. Onu kim var etti ve bir meyve fabrikası olarak planladıysa onun başındaki meyveleri ondan çıkaran, o fabrikada bu meyveleri imal eden de Odur.

Daha önce dünyamız yoktu. Güneşten kopmayla başlayan bir yolculuk sonunda, bugünkü halini kendi kendine alması düşünülemez.

O ateş parçası şunları düşünebilir mi?

Ben güneşten bu ayrılışımı öyle bir noktada durdurmalıyım ki, ileride benden çıkacak varlıklar hayat bulabilsinler.

Öyle bir hızla dönmeliyim ki üzerimdeki yolcular rahatsız olmasınlar.

Öyle bir eğimle dönmeliyim ki mevsimler meydana gelsin.

Benliğimdeki ateşin bir kısmı okyanuslara bir kısmı kararalar dönüşmese bende hayat olmaz. 

Bütün bu ve benzeri hikmetleri o ateş parçasına mı vereceğiz.

O ateş soğuyor ve üzerine toprak seriliyor. O ateşten, denizler yaratılıyor. Her tarafı atmosferle kuşatılıyor. Sonunda dünyamız bu günkü halini alıyor.

Önceki ağaç misalinde olduğu gibi, burada da bu dünya üzerinde her ne yetişse, ondan her ne çıksa bunları dünyanın yaptığı söylenemez. Zira bir süre önce kendisi ortada yoktu. Ona, üzerindeki toprağa, onu kuşatan havaya, içindeki sulara kim vücut verdi ise, üzerindeki mevcutları yaratan da odur.

“İcad eden vücutsuz olamaz.” O zatında var olacaktır ki, eşya O’nun yaratmasıyla var olsunlar.

Vücut nur olduğu gibi hayat da nurdur. O, zatında hayat sahibi olacak ki, bu cansız element yığınlarından canlı insanlar çıkarsın.

Eşyanın yaratılması için gerekli bütün sebepleri Allah yaratıyor. Hayat için su gerekiyor, ışık gerekiyor. Bütün bunları bilen bir Vacibü’l-Vücut olacaktır ki, mümkinata vücut versin ve onlara bu nimetleri ihsan etsin.

“Maahâza masnûdaki kemalât, tamamen Sâni’deki kemalden akan bir feyizdir.” 

Masnu, sanat eseri demektir. Bu varlık âleminde her şey çok sanatlı yaratılmıştır. Onlarda görülen ilk kemal tecellisi, “var” olmalarıdır. Bu varlık nimeti onlara, Allah’ın bir ihsanıdır. O Vacibü’l-Vücud’un kemalinden akan feyizlerle güneş de var olmuştur, dünya da, yıldızlar da, ay da, insanlar da, hayvanlar da bitkiler de.

Bu hakikatin küçük misalleri insanların sanatlarında da kendini gösteriyor. “Ne mükemmel camii!” diyoruz ve ekliyoruz, “Bu mükemmellikte bir camiyi ancak Sinan gibi bir mimar yapabilir.” Sinan’ın yaptığı bütün camilerde, köprülerde, hanlarda, hamamlarda ve daha nice sanat eserlerindeki bütün kemaller, mükemmellikler, ondaki sanatın mükemmelliğinden süzülmüşlerdir. 

Bu dört yol Mesnevî-i Nuriyede özet olarak yer almış ve kendi kendine teşekkül şıkkı hakkında şu harika tesbit yapılmıştır:

“Bu mevcut insan, birinci kelimeye nazaran hem sânidir, hem masnu.”

Sani yapan demektir, masnu ise yapılan. Bir şeyin keni kendine teşekkül etmesi için kendisinden önce var olması, kendisini yapmaya karar vermesi ve yapması gerekir. Böylece o şey hem sani, hem de masnu olur. Bu ise aklen muhaldir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
nurcu56

"Teşekkele binefsihî" ifadesi ile hiçbir şeyin kendi kendine olmadığını söylediğimizde Allah’ın varlığı hakkında bazı sorular gelebiliyor. Konuyu açar mısınız?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Allah Bâki, Kadîm ve Vacibü’l Vücuddur. O’nun varlığı zatındandır, ezelîdir, ebedîdir, olması vacip, olmaması muhaldir. Bütün mahlûkat ise, “mümkin-ül vücuttur” yani, olup olmaması müsavidir. Her varlık, O’nun yaratmasıyla yokluktan kurtulup varlık sahasına çıkmıştır.

Allah’ın ne zatında, ne sıfatlarında eşi ve benzeri olmadığı gibi varlığı da hiçbir mahlukun varlığına ve var olmasına benzemez.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
nurcu56

Tabiat Risalesi'nde geçen dinsizliği işmam eden “esbab icad etti, tabiat iktiza ediyor, kendi kendine oluyor” ifadeleri arasındaki fark nedir?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Netice itibarıyla, “tabiat, esbap, kendi kendine olma” bu üç kelime de bir noktada birleşmektedir. Ancak bu risalede, ehl-i küfür ve dalaletin farklı isimler takarak ortaya attıkları bu iddialar, onların isimlendirmesi şeklinde tahlil edilmiştir. Mesele daha iyi anlaşılsın diye parçalara ayrıştırılmış ve izah edilmiştir.

Tabiat, iki şekilde anlaşılmaktadır. Birincisi, maddî varlığın tümü.

İkincisi ise, kâinata cari olan adetullah kanunları.

Esbap ise; daha ziyade, su, hava, toprak ve güneş ibi temel usurlar, onların da esası olan azot, karbon, oksijen ve hidrojen kastedilmiştir.

Kendi kendine olma ise; varlıkların tesadüfen kendiliğinden meydana gelmesidir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
nurcu56

Tabiat, inkâr, tesadüf iddiaları bugün de devam ediyor mu? Zamanımızın iman ve dine yönelik tehlikeleri nelerdir?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Bir âyet-i kerîmede mealen şöyle buyurulur: "Hak geldi, batıl zail oldu." (İsra Suresi, 81)

Batıl; doğru ve haklı olmayan, hakikati olmayan, gerçeğe uymayan, temelsiz, çürük, boş gibi manalara gelmektedir.

Dünya imtihanının bir icabı olarak, Hak ile batılın mücadelesi kıyamete kadar devam edecektir. Bu yüzden batıl, varlığını hâla devam ettirmektedir. Üstadımız da, “küfrün ve inkârın beli kırılmış, tabiat ve tesadüf fikirleri çürütülmüştür” sözünü de aynı şekilde değerlendirmek lazımdır. Küfür, şirk, tabiat ve tasadüf fikren ölmüştür. Kimse bunları ilmen ispat edemez ama inadından veya başka sebeplerden dolayı bu bıtıl yolda gidenler çoktur.

Hak gelmişse, elbetteki batıl zail olmuştur. Risaleler yazıldığı tarihten itibaren hiç şüphesiz küfrün beli kırılmıştır. Uzmanlar tarafından kanser hastalığını kesin tedavi eden bir ilaç bulunsa, biri; "Şu andan itibaren kanserin sonu gelmiştir veya kanser hastalığının beli kırılmıştır" dese elbette ki bu, doğru bir tespittir. Bu ifadenin tahakkuku ise, doktorların gayretine bağlıdır. “Ben kanser ilacı kullanmıyorum” diyen birisinin elbette ki hastalığı devam edecektir.

Diğer taraftan, her bir hastalığın bir iyileşme süreci vardır. Ağır hastalar komadan çıkar çıkmaz taburcu edilmezler. Belli bir süre gözetim altında tutulurlar. Aynen öyle de küfür denen komadan çıkanların gözetim sürecinin iyi yapılması icap eder. Zira küfür biter ama yansıması olan sefahet devam edebilir.

Üstad'ın şu ifadelerine dikkat edelim:

"Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü, düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basîret gözü böyle körleşirse, îman kalesi tehlikededir. İşte benim ıztırâbım, yegâne ıztırâbım budur."

"Yoksa, şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da îman kalesinin istikbâli selâmette olsa!" (1)

(1) bk. Tarihçe-i Hayat, Tahliller.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
beratberkgozen35

Tabiat Risalesinde "tabiat" ve "esbab" için ayrı değerlendirmeler var. Tabiat da sebeplerin içine girmiyor mu, farkı nedir?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Tabiat, kâinattaki kanunların toplamından hâsıl olan, vehmi, farazi ve hayali şeydir; harici bir varlığı yoktur. Sebepler ise müşahhastırlar, haricî vücutları vardır.

Tabiat önceleri hava, su, ateş ve toprağın ortak bir ismi iken, daha sonra bütün sebepleri içine alan bir şekle bürünmüştür.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...