"Evet, izzet ve azamet ister ki, esbâb perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki, esbâb ellerini çeksinler tesir-i hakikiden." Bu cümleyi nasıl anlamalıyız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Eşya ve hadiselere iki nazarla bakılır:

Birincisi: Allah'ın İzzet ve Azameti açısından...

İkincisi: Tevhid ve Celal açısından...

İşte birinci bakışa avamî bakış da denebilir. Bu nazar işin ve hadisenin hakikat cihetine intikal etmediğinden, orda çirkin ve Allah'ın Rahmetinin kemaline uygun olmayan bazı hâletler görür. Dolayısıyla kendi nazarında ki Allah'ın azamet ve izzetine gölge düşmemesi için sebepler yaratılmış ki, o zat zahirdeki çirkin ve şerleri sebeplere verebilsin...

İkinci bakışta da tevhid ve celal devreye girer. Zira yaratma konusunda hiç bir sebebin müdahalesi yoktur. Herşey doğrudan doğruya bizzat Cenab-ı Hakk'ın ilim, irade ve kudretiyle vücut bulur. İşte birinci nazarla sebepler zahiren şer ve çirkin görünen hadiselere perde olurken, ikinci nazarla, belki o sebeplere icad konusunda bir pay verip hataya düşebilirler diye karşılarına tevhid ve celal çıkar der; sebeplerin hiç bir müessiriyeti yoktur; hayır ve şer her şeyi Allah yaratır.

Mesela; zahir nazarda ruhları alan azrail (as)'dır. Çünkü ölüm görünüşte güzel değildir. Ancak hakikat nazarında ruhları alan Allah'tır. Çünkü ölümün perde arkası güzeldir.

Sebeplerin yaratılmasında, sadece medar-ı şikâyet olabilen işlere dikkat çekilmesinin sebebi ne olabilir?

Sebeplerin vazedilmesinin birçok hikmeti vardır. Bu hikmetlerden biri, zâhiren şer ve çirkin görünen hâdiselerden dolayı insanlardan gelecek şikâyetleri ve itirazları sebeplere vermek.

Nimetlerin ve hayrın sebepleri çok zayıftır, tesirleri yoktur; âdeta sebepsiz olarak vücuda geliyorlar, onların arkasındaki nâmütenahi kudret çok zâhir olarak görünüyor. Bunun hikmeti ise, sebeplere tesir vermemek, her hayrı ve güzelliği Allah’tan bilip O’na hamd etmektir.

Sebeplerin herhangi bir tesiri var mı?

Sebepler dünyasında yaşıyoruz... Gören ruhtur ama onun görmesine göz sebep kılınmış. Fakat ruh, zâtı itibariyle, bedene muhtaç değil... Başka âlemlerde gözsüz de görür, kulaksız da işitir, dilsiz de tadar, ayaksız da dolaşır; rüyada olduğu gibi.

İnsan, bu âlemdeki nimetlerden istifade etme hususunda sebeplere riayet etmeli, çalışmalı, ekmeli, biçmeli, ama şunu da unutmamalı ki, bütün bu sebepler sadece birer ilâhî kanundur. O sebepler olmaksızın da o neticeler yaratılabilir. Lakin bu dünya hikmet dünyası olduğu için Cenab-ı Hak, eşyanın vücuda gelmesini bazı sebeplere bağlamış. İnsanların çoğu ülfetten dolayı bu hârika işleri düşünmeye değer bulmuyor ya da sebeplere veriyorlar.

Bütün mahlûkatı en mükemmel bir şekilde terbiye eden Allah, âdi ve basit sebeplerden hârika, mükemmel ve kusursuz varlıklar yaratmaktadır. Ağacın meyve vermesi, nutfeden insanın yaratılması, yumurtalardan civcivlerin çıkması, kafatasında saçın bitmesi gibi hârika işler, mükemmel neticeler âdi ve şuursuz sebeplerin işi olamaz. Sebepleri de onlardan meydana gelen o hârika neticeleri de yaratan sonsuz kudret sahibi Allah’tır.

Evet, toprak, hava, su ve güneş eşyanın vücuda gelmesinde birer sebeptirler. Birinin olmaması halinde istenen maksat hâsıl olmaz. Ancak o neticeler o âdi sebeplerin işi değildir. Küçük bir ceviz için koca bir ağacı vesile kılan Allah, ince bir telden kavun, karpuz yaratmaktadır.

Tohum ekmeden buğday elde edilmez ama buğdayın meydana gelmesi şuursuz toprağın işi değildir. Bir mısır danesinden yüzlerce mısır yaratmak Allah’a hastır.

Birisine: “Ben bir meyve biliyorum, kendisini besleyen kaynağa ne bir dal ile tutunmuş, ne de bir sap ile...” deseniz, bunu aklına sığıştıramayacak ve “Böyle bir şeyin olacağına ihtimal vermem” diyecektir.

Onu fazla meraklandırmamak için, “Şu dünyamız nasıl olmuş da güneşe sapsız ve dalsız bağlanmış? Bir meyve gibi her gün ondan istifade etmekte...”

Bu beklenmedik sual karşısında birkaç kez yutkunacak ve sessiz kalacaktır.

Ve siz ona şunu diyeceksiniz:

“Bak arkadaşım! Şunu kabul edelim ki, biz bu sebepler dünyasına geldiğimizde neleri görmüşsek, çevremizdekilerden neler öğrenmişsek onların tesirinden bir türlü kurtulamıyoruz. İnsan, aklına itimat ettiğinde vahye yanaşamaz. Vahye ulaşan insan, sonsuza kavuşmuştur.. Sonsuza muhatap olan ise, sınırlı olanın her türlüsünü rahatlıkla anlar. İşte senin hastalığın, bu sonsuzdan mahrumiyettir..."

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...