"Evvel-i dünyadan kıyamete kadar ulum ve esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur." cümlesinin kaynağı nedir?
Değerli Kardeşimiz;
"Hazret-i Gavs-ı Âzam Şeyh-i Geylanî’nin (r.a.), sarahat derecesindeki keramet-i gaybiyesini teyid ve takviye eden Hazreti Esedullahü’l-Galib Ali İbni Ebu Talib (r.a.) ve kerremallahu vechehû kaside-i ercüze-i meşhuresinde aynen ihbarat-ı gavsiyeyi tasdik edip işaret ediyor."
"Mecmuatü’l-Ahzab’ın beş yüz seksen ikinci sahifesinden, beş yüz doksan yedinci sahifesine kadar o Ercüzedir. O Ercüze’nin mevzuu ve içinde maksad-ı aslı İsm-i Âzamı tazammum eden altı ismin ehemiyetini beyan etmek, hem o münasebetle istikbaldeki bir kısım umur-u gaybiyeye ve tesis-i İslâmiyette bir kısım mücahedatına işaret etmektir."
"Evet, Hz. İmam (r.a.), üstadı olan Habibullah Aleyhisselatü Vesselamdan aldığı dersin bir kısmını işarî bir surette zikrediyor. Feth-i Hayber’deki hem mu’cize-i Nebeviye, hem keramet-i Aleviye olan harika vakıayı bahsettiği gibi, tesis-i İslâmiyete temas eden mühim noktaları da bahsediyor. Sonra istikbale bakıyor. Peygamber-i Zişandan (a.s.m.) aldığı dersle bir kısım Arabın ona karşı isyanlarından hiddet ederek demiş:"
"Hz. Ali diyor: 'Ben Cebrail’in şahsını yalnız alâimü’s-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sahifeyi aldım, bu isimleri içinde buldum.' diyerek bu İsm-i Âzamdan bahs ile bazı hadisatı zikirden sonra tahdis-i nimet suretinde diyor ki:
فَكُلُّ مَعْنًى مِنْ عُلُومٍ فَاخِرَةٍ - مِنْ مَبْدَإِ الدُّنْيَا لِيَوْمِ اْلاٰخِرَةِ
قَدْ صَارَ كَشْفًا عِنْدَنَا عَيَانًا - وَكُلُّ ذِى شَكٍّ غَدَا مُهَانًاyani 'Evvel-i dünyadan kıyamete kadar ulum ve esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur.' Sonra yine İsm-i Âzam içinde bulunan o altı Esma-i Hüsna’dan bahsedip birdenbire aynen Gavs-ı Geylanî’nin ihbar-ı gaybisi gibi Hülâgu asrından bu asrımıza bakıyor. İkinci bir keramet-i gaybiyeyi izhar ediyor."(1)
Burada Üstad Hazretleri; “Mecmuatü’l-Ahzab’ın beş yüz seksen ikinci sahifesinden, beş yüz doksan yedinci sahifesine kadar o Ercüzedir” diyerek kaynağı ifade ediyor.
Ercüze; Hz. İmam-ı Ali (ra) tarafından Bahr-ı Recez vezni üzere yazılan ve istikbalden haber veren meşhur kasidenin adıdır. “Evvel-i dünyadan kıyamete kadar ulum ve esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur” sözü de bu kasidenin içinde geçiyor.
Mecmuatü’l-Ahzab, Hâlidî şeyhlerinden olan âlim Ahmed Ziyaeddin Gümüşhânevî Hazretlerinin iki bin sayfadan müteşekkilüç ciltlik dua kitabıdır, Ehl-i sünnet camiasında makbul olmuş ve hüsn-ü kabul görmüş bir kaynaktır.
(1) bk. Sikke-i Tasdik-i Gaybi, On Sekizinci Lem'a.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Bu cümleler şia vari bir cümle midir? Üstadın şia'ya bakış açısı nedir?
Bahsettiğiniz metin, Risale-i Nur Külliyatı'nda (özellikle Sikke-i Tasdik-i Gaybî ve Yirminci Lem'a gibi bölümlerde) geçen, Hz. Ali’ye (r.a.) isnat edilen Sekine ve Celcelutiye rivayetlerine ve Bediüzzaman Said Nursi'nin bu rivayetleri şerh etme biçimine dayanmaktadır.
Bu ifadelerin Şia söylemleriyle benzerlik gösterip göstermediği ve Üstadın Şia’ya bakış açısı, iki temel başlık altında incelenebilir:
1. Bu Cümleler "Şia-vari" midir?
İlk bakışta, "Dünyadan kıyamete kadar önemli sırların ve ilimlerin bize apaçık (meşhud derecesinde) açıldı, kim ne isterse sorsun" ifadesi, Şia’nın "İmamet" teorisinde Ehli Beyt imamlarına atfettiği mutlak gayb bilgisi ve masumiyet anlayışıyla büyük oranda örtüşür. Şia kaynaklarında (örneğin Nehcü'l-Belâga’da) Hz. Ali’ye ait olduğu nakledilen "Beni kaybetmeden önce bana sorun..." (Selûnî kable en tefkidûnî) hutbeleri meşhurdur.
Ancak, Bediüzzaman bu rivayeti ve Hz. Ali’nin bu sözlerini yorumlarken onu Şia’nın anladığı manada değil, Sünni tasavvuf ve hakikat binasındaki "velayet" ve "tahdis-i nimet" (nimeti şükür amacıyla ilan etme) çerçevesinde ele alır:
Gayb Bilgisi Değil, İlim ve Keşif: Üstad, Hz. Ali’nin bu sözünü mutlak gaybı bilmek olarak değil; Kur'an'ın esrarına, geleceğe ait bazı mühim hadiselere (özellikle ümmetin fitne dönemlerine) Cenab-ı Hakk’ın bildirmesiyle, ilham ve keşif yoluyla vakıf olmak şeklinde izah eder.
Efendimize (a.s.m.) Tabi Olmanın Neticesi: Bu ilim, Hz. Ali’nin kendi şahsından menkul bağımsız bir güç değil, "Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır" hadis-i şerifinin bir tezahürü ve Peygamber Efendimiz’e tam inkıyadın (bağlanmanın) bir meyvesidir.
Dolayısıyla, üslup ve lafız olarak Şia rivayetleriyle paralellik gösterse de, Risale-i Nur’un bu ifadelere yüklediği mana Ehl-i Sünnet’in "velayet, keramet ve ilham" dairesi içindedir.
2. Üstadın Şia’ya Bakış Açısı Nedir?
Bediüzzaman Said Nursi, Şia konusunu özellikle Mektubat (Özellikle Dördüncü Lem'a / Adalet meselesi) ve Lem'alar gibi eserlerinde detaylıca analiz eder. Üstadın Şia’ya bakışı toptancı bir reddediş veya tamamen bir kabul değildir; dengeli, adil ve ittihadı (birliği) esas alan bir yaklaşımdır.
Şia’nın Kısımları ve Hakiki Alevilik
Üstad, Şia’yı homojen (tek tip) bir yapı olarak görmez ve temelde ikiye ayırır:
Şia-i Velayet (Muhabbet Şiası / Hakiki Alevilik): Hz. Ali ve Ehli Beyt’e derin bir muhabbet besleyen, onları manevi rehber edinen kısımdır. Üstad bu kısmı Sünni tasavvuf yoluyla kardeş görür. Hatta "Eğer Şiilik Hz. Ali’yi sevmekten ibaretse, ben de herkesten daha ziyade Şiiyim" diyerek sevgi boyutunda onlarla birleşir.
Şia-i Siyaset (Siyasi Şia): Siyasi çatışmalar ve hilafet tartışmaları üzerinden şekillenen, Hz. Ebubekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) gibi sahabenin büyüklere adavet (düşmanlık) besleyen kısımdır. Üstad bu kısmı şiddetle tenkit eder.
Sahabe Sevgisi ve Adalet Mizanı
Üstad, Şia’nın Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e olan haksız tenkitlerini kesin bir dille reddeder. Ehl-i Sünnet’in safında durarak, ilk dört halifenin de hak üzere olduğunu, aralarındaki fazilet sıralamasının hilafet sırasıyla aynı olduğunu savunur. Hz. Ali’nin de kendi döneminde ilk üç halifeye biat ettiğini ve onları hak kabul ettiğini hatırlatarak, Şia’nın bu konudaki aşırılığını bir "hata-i içtihadî" veya "hissiyat mizanı" olarak görür.
İttihad-ı İslam ve Kardeşlik Vurgusu
Bediüzzaman’ın Şia’ya yaklaşımındaki en önemli gaye İttihad-ı İslam’dır (İslam birliği). İslam dünyasının dışarıdan gelen büyük dinsizlik cereyanlarına karşı karşıya olduğu bir dönemde, içerideki mezhep kavgalarının ümmete büyük zarar verdiğini savunur. Şia ve Sünni dünyasının ortak inanç esaslarında (Allah, Peygamber, Kur'an) birleştiğini, teferruattaki ayrılıkların düşmanlığa sebep olmaması gerektiğini vurgular.
Özetle; Bahsettiğiniz cümleler Şia literatüründe sıkça rastlanan bir üsluba sahip olsa da, Üstad bu ifadeleri Sünni akaidine uygun bir "velayet ve ilham" çerçevesinde yorumlar. Şia’ya bakışı ise, sahabeye hürmet şartıyla, muhabbet boyutundaki Şiiliği (Aleviliği) kucaklayan, ancak sahabilere düşmanlık üreten siyasi Şiiliği reddeden munsıf (adaletli) ve birleştirici bir bakıştır.