"Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O bela ve musibete düşersen اِنَّا لِلّهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ de, o belâdan kurtul..."(1)

Hayatın gayesini ve neticesini en veciz şekilde nazarımıza veren İlâhî bir ders:

“Şüphesiz biz Allah içiniz (Allah’a aidiz) ve muhakkak O’na rücu edeceğiz.” (Bakara, 2/156)

Hepimiz Allah’ın kullarıyız. O’na ibadet etmek ve rızasını kazanmak için bu dünyaya gönderilmişiz. Ve sonunda yine O’na rücu’ edecek, O’na döneceğiz.

Musibet; insana isabet edip, onu üzen her şeye denir. O halde şöhret de zehirli bal hükmünde bir musibet olduğundan, o beladan kurtulmak için; “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” “Şüphesiz biz Allah içiniz (Allah’a aidiz) ve muhakkak O’na rücu edeceğiz.” (Bakara Suresi, 2/156) âyetini kendimize rehber etmeliyiz.

Evet, bizim Mâlikimiz, Hâlıkımız, Râzıkımız Allah’tır; dönüşümüz de O’na olacaktır. Bunu şuuren yaşayan bir insan; şöhret belasına düşmez, kendi gibi fani, aciz ve zayıf olanların iltifatına tenezzül etmez, “ne dünya umurundan kazandığına mesrur, ne de kaybettiğine mahzun olmaz.” Başına gelen bela ve musibetleri imtihan olarak değerlendirir. “Madem O var her şey var” diyerek huzur içinde yaşar.

İnsanların kendisinden söz etmelerini, beğenmelerini ve alkışlamalarını hayatına gaye edinmiş bir insan, bu dünyaya Allah için gönderildiğini unutmuş, insanlara beğenilmek için gönderildiği zannına veya vehmine kapılmıştır. Akıl, bunun böyle olmadığını çok iyi bilir. Çünkü o alkışlarına can attığımız insanlar dün yoktular, yarın yine bu dünyadan göçüp kaybolacaklar. Onların takdirleri ve taltifleri sadece bu kısacık dünya hayatında, bazı hisleri tatmin edebilir, ama ölüm ötesinde hiçbir işe yaramaz.

Kabristanlar bize bu dersi en mükemmel şekilde verirler. Bir kabristanda yatan bütün kişileri tanıyan birisi, bize onlardan birini göstererek “Şu adam var ya, hayatta iken şunların alkışlarına can atardı. Onlar da bunu çok severlerdi, ama şimdi her biri kendi hesabını vermekle meşgul, birbirlerine bakacak halleri yok” dese, riyaya âşık olan nefsimize büyük bir ders vermiş olur.

İnsan hissine mağlup olmayıp şöyle bir düşünse şöhret hastalığından rahatça kurtulacaktır:

Benim cebimde on lira olsun. Ama çevremdeki bütün insanlar benim bin liram olduğunu zannetseler, onların bu yanlış bilgileriyle benim param artar mı? Hayır.

Aksini düşünelim: Cebimde bin lira var, ama herkes benim on liram olduğunu sanıyor. Onların bu zannıyla benim param azalır mı? Yine hayır.

İşte insanların zanlarıyla bizim maddî servetimizde bir artma ve azalma olmadığı gibi, manevî hayatımızda da bir değişme olmuyor. Biz ne isek oyuz. İmanımız ne ölçüde kemale ermişse, salih amel ve takvadan hissemiz ne kadarsa bizim Hak katındaki değerimiz de o kadardır. Başka insanların bizi şöyle veya böyle bilmeleri neticeyi değiştirmez. Ve biz, Rabbimize gerçek kıymetimizle rücu edeceğiz, başkalarının bildiğiyle değil.

Âyetin açıkça ders verdiği gibi, insan Allah içindir, diğer insanlar için değil. Ve ölüm hâdisesiyle yine Allah’a rücu’ edecektir, diğer insanlar gibi. Bu kısa fakat öz metinde, şöhret ve riya hastalığı hakkında şu iki noktaya önemle dikkat çekilir:

“Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar.”

Riya, yani bir işi başkaları görsün ve beğensin diye yapma hakkında Nur Külliyatında “şirk-i hafi”, yani gizli şirk ifadesi kullanılır.

Açık şirk, insanın doğrudan putlara tapması yahut başka eşyayı Allah’a ortak koşmasıdır. Gizli şirk ise, Allah’ı bir bildiği halde başkalarının teveccühünü ve rızasını öne almasıdır.

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet -kulluk- etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) ayet-i Kerîmesi insanın yaratılış gayesini açıkça ortaya koyduğu halde, bu dünyaya başkalarına kendini beğendirmek ve onları memnun etmek için geldiğini vehmeden insan, gizli bir şirk hastalığına yakalanmış demektir.

Yine Allah kelamında “kalplerin ancak Allah’ı anmakla mutmain olacağı” beyan edilmişken, başkalarının anmasıyla tatmin olan kalpler, manen hastadırlar. Bu hastalığı Üstad hazretleri; “zehirli bal yeme” olarak tarif eder. Riya ve şöhret, nefsin ve hissin hoşuna gitmekle kısa bir süre bal tadı verseler de, o zehir, sonunda kalbi öldürür.

Bu zehirli bal insanın manevî hayatını mahvettiği gibi, dünyada da “İnsanı insanlara abd ve köle yapar.”

İnsanların teveccühüyle tatmin olan bir şöhret hastası, onlara bir bakıma mahkûm olmuş demektir. Bir köle, “Nasıl yapsam da efendimi razı etsem?” diye düşündüğü gibi, bu adam da insanların beğenmeleri konusunda aynı vaziyete düşmüş, onlara bir bakıma köle olmuştur.

Dünyanın bir misafirhane olduğunu hepimiz biliriz. O halde, bütün insanlar bir cihetiyle bizim otel arkadaşlarımızdır. Mühim olan onların bizi alkışlamaları değil, gideceğimiz yerde ne ile karşılaşacağımızdır.

Öyle ise çare, insanların geçici ve manasız teveccühlerinden yüz çevirerek, bizi gönderene dönmektir. Bu dönüş, dünyada O’nun rıza çizgisinde yürümekle tahakkuk eder, ahirette ise rahmetine ererek...

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre'nin Zeyli.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...