"Ehl-i dünya için de gayet dağdağalıdır, çok ahlâk-ı seyyienin de menşeidir ve insanların da en zayıf damarıdır." Neden "şöhretperestlik" ehl-i dünya için gayet dağdağalıdır?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Şöhreti elde etmek çok zor ve meşakkatlidir. Şöhreti elde ettikten sonra da onu muhafaza etmek ve canlı tutabilmek için zilletin devamı gerekir. Şöhretli insanların hayatı incelendiğinde; ekseriyetle güzel ahlaktan mahrum bir hayat sürdükleri görülebilir. Buradaki ifadeler riya ve şöhrete ruhunu satmış insî şeytanlar içindir, yoksa şöhreti kaldıran ve insanlığını muhafaza eden şöhret sahibi insanları tenzih ederiz.

Şöhret, sürekli göz hapsi gerektirdiği için, kişi hürriyetinin tadını, fıtrî ve samimi olmayı layıkı vechiyle hissedip tadamaz. Bu da şöhretin dağdağalı olması için kâfi bir sebeptir.

Şöhretin nefsanî birkaç lezzeti olmuş olsa da insanın ulvî duygularından olan vicdan, kalb ve ruhu rencide eden, hatta ezen çok yönleri vardır. Tarihe adını yazdırmak için meşhur bir kilisenin içine bevleden adamın durumu gibi; ismi tarihe yazılmış ama rezil bir şekilde yazılmıştır.

Musibet; insana isabet edip, onu üzen her şeye denir. Şöhret de, insanı manen öldüren zehirli bal hükmünde bir musibet olduğundan, ona dûçar ve mübtela olanların kurtulmasına vesile olması noktasında; “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” denmesi gerekir.

Şöhret insanı manen öldüren zehirli bal hükmünde bir musibettir. Böyle bir musibete maruz kalan kişi; “İnna lillah ve inna ileyhi raciun.” demesi lazımdır. Hayatın gayesini ve neticesini en veciz şekilde nazarımıza veren İlâhî bir ders:

“Şüphesiz biz Allah içiniz (Allah’a aidiz) ve muhakkak O’na rücu edeceğiz.” (Bakara Suresi, 2/156)

Yani; Her şeyimiz, malikimiz, hâlıkımız, Râzıkımız Allah’tır. Hepimiz Allah’ın kullarıyız. O’na ibadet etmek ve rızasını kazanmak için bu dünyaya gönderilmişiz ve sonunda yine O’na rücu’ edecek, O’na döneceğiz. Gidişimiz, dönüşümüz O’na olacaktır.

Bunu şuuren yaşayan bir insan; ne dünya umurundan kazandığına mesrur, ne de kaybettiğine mahzun olmaz. Bütün hadisatı bir imtihan ve hikmet açısından değerlendirir. Allah bes, baki heves, der. “ Madem O var her şey var” mânasında hayat seviyesi yükselir.

Hâdisatın altında ezilmez. Pencerelerden seyreder, içlerine girmez.

"Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O bela ve musibete düşersen اِنَّا لِلّهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ de, o belâdan kurtul..."(1)

Yukarıdaki metinde, bu ayet-i kerime riya ve şöhret hastalığının ilacı olarak gösterilir.

İnsanların ondan söz etmelerini, onu beğenmelerini ve alkışlamalarını hayatına gaye edinmiş bir insan, bu dünyaya Allah için gönderildiğini unutmuş, insanlara beğenilmek için gönderildiği zannına veya vehmine kapılmıştır. Akıl, bunun böyle olmadığını çok iyi bilir. Çünkü o alkışlarına can attığımız insanlar dün yoktular, yarın yine bu dünyadan göçüp kaybolacaklar. Onların takdirleri, beğenmeleri sadece bu kısa dünya hayatında, bazı hisleri tatmin edebilir, ama ölüm ötesinde hiçbir işe yaramaz.

Kabristanlar bize bu dersi en mükemmel şekilde verirler. Bir kabristanda yatan bütün kişileri tanıyan birisi, bize onlardan birini göstererek; “Şu adam var ya, hayatta iken şunların alkışlarına can atardı. Onlar da bunu çok severlerdi, ama şimdi her biri kendi hesabını vermekle meşgul, birbirlerine bakacak halleri yok.” dese, riyaya âşık olan nefsimize büyük bir ders vermiş olur.

İnsan hissine mağlup olmayıp şöyle bir düşünse şöhret hastalığından rahatça kurtulacaktır:

Benim cebimde on liram olsa, ama çevremdeki bütün insanlar benim bin liram olduğunu zannetseler, onların bu yanlış bilgileriyle benim param artar mı? Hayır.

Aksini düşünelim: Cebimde bin lira var, ama herkes benim on liram olduğunu sanıyor. Onların bu zannıyla benim param azalır mı? Yine hayır.

İşte insanların zanlarıyla bizim maddî servetimizde bir artma ve azalma olmadığı gibi, manevî hayatımızda da bir değişme olmuyor. Biz neysek oyuz. İmanımız ne ölçüde kemale ermişse, salih amel ve takvadan hissemiz ne kadarsa bizim Hak katındaki değerimiz de o kadardır. Başkaların bizi şöyle veya böyle bilmeleri neticeyi değiştirmez.

Biz, Rabbimize hakiki değerimizle rücu’ edeceğiz, başkalarının bildiğiyle değil.

Ayetin açıkça ders verdiği gibi, insan bu dünyaya Allah için gönderilmiştir, diğer insanlar için değil. Ve ölüm hâdisesiyle yine Allah’a dönecektir, diğer insanlar gibi.

Bu kısa fakat veciz metinde, şöhret ve riya hastalığı hakkında şu iki noktaya önemle dikkat çekilir:

“Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar.”

Riya, yani bir işi başkaları görsün ve beğensin diye yapma hakkında Nur Külliyatında “şirk-i hafi”, yani gizli şirk ifadesi kullanılır.

Açık şirk, insanın doğrudan putlara tapması yahut başka eşyayı Allah’a ortak koşmasıdır. Gizli şirk ise, Allah’ı bir bildiği halde başkalarının teveccühünü ve rızasını öne almaktır.

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet -kulluk- etsinler diye yarattım.” (Zâriyât Suresi,51/56) ayet-i kerimesi insanın yaratılış gayesini açıkça ortaya koyduğu halde, bu dünyaya başkalarına kendini beğendirmek ve onları memnun etmek için geldiğini vehmeden insan, gizli bir şirk hastalığına yakalanmış demektir.

Yine Allah kelamında; “kalplerin ancak Allah’ı anmakla tatmin olacağı” beyan edilmişken, başkalarının anmasıyla tatmin olan kalpler, manen hastadırlar. Bu hastalığı Üstad Hazretleri “zehirli bal” olarak tarif eder. Riya ve şöhret, nefsin ve hissin hoşuna gitmekle kısa bir süre bal tadı verseler de, o zehir, sonunda kalbi öldürür.

Bu zehirli bal insanın manevî hayatını mahvettiği gibi, dünyada da “İnsanı insanlara abd ve köle yapar.”

İnsanların teveccühüyle tatmin olan bir şöhret hastası, onlara bir bakıma mahkûm olmuş demektir. Bir köle, “Nasıl yapsam da efendimi razı etsem?” diye düşündüğü gibi, bu adam da insanların beğenmeleri konusunda aynı pozisyona düşmüş, onlara bir bakıma köle olmuştur.

Dünyanın bir misafirhane olduğunu hepimiz biliriz. O halde, bütün insanlar bir yönleriyle bizim otel arkadaşlarımızdır. Mühim olan onların bizi alkışlamaları değil, gideceğimiz yerde ne ile karşılaşacağımızdır.

Öyleyse çare, insanların geçici ve mânasız teveccühlerinden yüz çevirerek bizi gönderene dönmektir. Bu dönüş, dünyada O’nun rıza çizgisinde yürümekle gerçekleşir, ahirette ise rahmetine ererek.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre'nin Zeyli.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...