"Şöhret insanın malı olmayanı dahi, insana mal eder." cümlesini izah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
İnsanlar, güzel hasletleri meşhur kimselere mal etmeyi ya da onlarda o hasletleri görmeyi arzu ederler. İnsanlar bazen ifrat ederek, o meşhur şahsa, onda olmayan bazı hasletleri de ona verirler. Aslında o kişinin de asıl gayesi ve tek meziyeti şöhrettir, hubb-u cahtır. Bunun dışında bir meziyeti olmadığı hâlde, insanlar şöhretinden dolayı onu o meziyetlere münasip görürler. Bu da o kimseyi insanların nezdinde mümtaz ve müstesna yapar.
Bahusus tarihî şahsiyetlerde bu durum daha barizdir. Mesela birçok kişi, fazla bir meziyeti olmadığı hâlde insanlar tarafından aşırı bir muhabbetten dolayı, yüceltilmişlerdir.
Şöhreti elde etmek çok zor ve meşakkatlidir. Şöhretli insanların hayatı tetkik edildiğinde; ekseriyetle güzel ahlâktan mahrum bir hayat sürdükleri görülebilir.
Şöhretin nefsanî birkaç lezzeti olmuş olsa da insanın ulvi duygularından olan vicdan, kalp ve ruhu rencide eden, hatta ezen çok yönleri vardır. Tarihe adını yazdırmak için meşhur bir kilisenin içine bevleden adamın durumu gibi; ismi tarihe yazılmış ama rezil bir şekilde yazılmıştır.
Şöhret insanı manen öldüren zehirli bal hükmünde bir musibettir. Bunu şuuren yaşayan bir insan; ne dünya umurundan kazandığına mesrur, ne de kaybettiğine mahzun olmaz. Bütün hadisatı bir imtihan ve hikmet açısından değerlendirir. Allah bes, baki heves der. “ Madem o (c.c) var her şey var.” manasında hayat seviyesi yükselir.
İnsanların ondan söz etmelerini, onu takdir etmelerini ve alkışlamalarını hayatına gaye edinmiş bir insan, bu dünyaya Allah için gönderildiğini unutmuş, insanlara beğenilmek için gönderildiği zannına veya vehmine kapılmıştır. Akıl, bunun böyle olmadığını çok iyi bilir. Çünkü o alkışlarına can attığımız insanlar dün yoktular, yarın yine bu dünyadan göçüp kaybolacaklar. Onların takdirleri, beğenmeleri sadece bu kısa dünya hayatında, bazı hisleri tatmin edebilir, ama ölüm ötesinde hiçbir işe yaramaz.
Kabristanlar bize bu dersi en mükemmel şekilde verirler. Bir kabristanda yatan bütün kişileri tanıyan birisi, bize onlardan birini göstererek; “Şu adam var ya, hayatta iken şunların alkışlarına can atardı. Onlar da bunu çok severlerdi, ama şimdi her biri kendi hesabını vermekle meşgul, birbirlerine bakacak halleri yok.” derse, riyaya âşık olan nefsimize büyük bir ders vermiş olur.
İnsan hissine mağlup olmayıp şöyle bir düşünse şöhret hastalığından rahatça kurtulacaktır:
Benim cebimde on lira olsun. Ama çevremdeki bütün insanlar benim bin liram olduğunu zannetseler, onların bu yanlış bilgileriyle benim param artar mı? Hayır.
Aksini düşünelim: Cebimde bin lira var, ama herkes benim on liram olduğunu zannediyor. Onların bu zannıyla benim param azalır mı? Yine hayır.
İşte insanların zanlarıyla bizim maddi servetimizde bir artma ve azalma olmadığı gibi, manevi hayatımızda da bir değişme olmuyor. Biz ne isek oyuz. İmanımız ne ölçüde kemale ermişse, salih amel ve takvadan hissemiz ne kadarsa bizim Hak katındaki kıymetimiz de o kadardır. Başkaların bizi şöyle veya böyle bilmeleri neticeyi değiştirmez.
İnsanların teveccühüyle tatmin olan bir şöhret hastası, onlara bir bakıma mahkûm olmuş demektir. Bir köle, “Nasıl yapsam da efendimi razı etsem?” diye düşündüğü gibi, bu adam da insanların beğenmeleri konusunda aynı pozisyona düşmüş, onlara bir bakıma köle olmuştur.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar