"Ezel; mazi, hâl ve istikbali birden tutar, yüksekten bakar bir ayine misaldir." cümlesini izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstadımız, kader meselesinin anlaşılabilmesi için mezkûr ifadeyi zikretmiş ve ezeliyeti ayna misali ile akıllara yaklaştırmıştır. Zira kader meselesinin zor anlaşılmasındaki en büyük sebep, “zaman” ve “ezel” kavramlarının birbiriyle karıştırılması ve yanlış değerlendirilmesidir. İnsan, zaman ve mekân içerisinde yaşadığı için her hadiseyi ve her hakikati zaman ölçüsüne göre değerlendirmekte ve ezelî zamanın başlangıcı zannetmekle hata yapmaktadır.

Zaman: Kâinatın yaratılmasıyla başlayan ve içerisinde hadiselerin cereyan ettiği soyut bir kavramdır. Geçmiş, hâl ve gelecek olarak üçe taksim edilir. Bu taksim, mahlukata göredir. Yani asır, sene, ay, gün, dün, bugün, yarın gibi bütün kavramlar ancak yaratılmışlar için söz konusudur.

Ezel ise, zamanın başlangıcının evveli demek değildir. Ezel, Allah’ın Evvel ismine dayanır; “O vardı ve başka bir şey yoktu.” Allah’ın zatı gibi ilmi de ezelîdir. Ezelde geçmiş, hâl ve gelecek yoktur. Ezel, bütün bu zamanların aynı anda görüldüğü ve bilindiği bir makamdır. Şimdi, Allah’ın ezeliyeti konusuna bazı misaller vermeye çalışalım.

Bir zaman çizgimiz olsun. Ortası hâl yani şimdiki zaman, sol tarafı geçmiş zaman, sağ tarafı ise gelecek zaman... Şimdi şu zaman tablomuzun üzerine bir ayna tutsak, ayna, zemine yakın olduğu için sadece “hâl” aynada akseder. Geçmiş ve gelecekten içine hiçbir şey girmez. O aynayı biraz yukarıya kaldırırsak, aynada hâl ile birlikte geçmiş ve geleceğin de bir bölümü akseder yani görünür. Aynayı biraz daha yukarıya kaldırdığımızda, geçmiş ve geleceğin bir bölümü daha onda görünür. Ayna yukarıya kaldırıldıkça, içine aldığı saha daha da genişler.

Eğer aynayı en yüksek bir noktaya kaldırırsak ayna, hâl, geçmiş ve geleceğin tamamını içine alır. İşte bu noktaya ezeliyet noktası denilir ki, üç zamanın tamamını aynı anda görülmektedir. İşte “Allah’ın ilmi ezelidir.” dediğimizde, Allah’ın bütün zaman ve mekânları aynı anda gördüğü, bildiği ve zaman kaydından münezzeh olduğu anlaşılır.

Üç vasıtanın Erzurum’dan İstanbul’a gitmekte olduğunu farzediniz. Bunlardan birisi Erzurum-Erzincan yolunda ilerleyen bir tren, ikincisi Ankara-Eskişehir yolunda giden bir otobüs, üçüncüsü ise İzmit-İstanbul arasında yol alan bir taksi olsun. İşte bu misalde, otobüse göre tren mazide kalmıştır, taksi ise istikbaldedir. Zira o, trenin geçtiği yolu 10-12 saat önce geçmiş olmasına rağmen, taksinin o anda bulunduğu yere ulaşması için 4-5 saate daha ihtiyacı vardır. İşte, bu üç vasıta için geçerli olan mâzi, hâl ve istikbâl gibi nisbî hakikatler, güneşi bağlamamaktadır. Faraza Güneş hayat sahibi, ziyası da onun ilmi olsa, bu durumda Güneş Erzurum-İstanbul yolunun tamamını ihata eden ziyasıyla her üç vasıtanın bütün hareketlerine aynı anda vâkıf olur. Güneş, Erzurum-İstanbul yolunda hareket etmekten münezzeh olduğundan, o yoldan geçen vasıtalar için kullanılan önce, sonra, ileri, geri gibi nisbî hakikatlerle kayıtlı olamaz.

İşte zaman yolunda ilerleyen mahlûklar birbirlerine nisbetle mâzide kalmakta, hazır zamanda seyretmekte veya istikbâlde bulunmaktadır. Şu anda bizim dedelerimiz mâzide kaldılar; hâlbuki bir zamanlar onların dedeleri de istikbâlden torun bekliyorlardı. İşte, dedelerimiz “istikbalden gelip, hâle uğrayarak teneffüs edip maziye döküldükleri” gibi, bizler de bir gün mazi denizine döküleceğiz. Her şeyi yaratan Hâlık-ı Zülcelâl biz kulların zaman içindeki seyri için kullanılan, mazi, hâl ve istikbal gibi nisbî hakikatlerle kayıtlı olmaktan yüz bin defa münezzehtir ve müberrâdır. Vücuda gelmiş ve gelecek olan bütün eşya O’nun ezelî ilminde mevcuttur. Sırası gelen, bu dünyaya gönderilmekte, yâni ilim dairesinden kudret dairesine geçmektedir.

Görüldüğü gibi, geçmiş, gelecek ve hâl gibi tabirler bizler için kullanılmaktadır. Hâlbuki her şeyi ve zamanı yaratan Allah için mazi, hâl ve istikbal gibi kavramlar yoktur. O, misalimizdeki Güneş gibi bütün bu zamanları aynı anda ilminin ışığı ile kuşatmıştır. O halde “Allah yazdı diye biz yapıyoruz.” denilemez, zira Allah ezeliyeti ile bütün zamanları aynı anda kuşattığından bizim hür irademiz ile ne yapacağımızı bilmiş ve ne yapacaksak kader defterimize onu yazmıştır. Allah yazdı diye biz yapmamaktayız, bilakis biz yapacağımız için Allah yazmıştır.

Bir başka misal:

Bir şiirin tamamını bildiğiniz takdirde sizin ilminizin o şiirin bütün mısralarına taalluku aynıdır. Yani, önceki misalde güneşin üç vasıtayı aynı anda seyretmesi gibi, sizin ilminiz de bütün mısralara aynı anda vâkıftır. Fakat manzumenin mısraları için kendi aralarında öncelik ve sonralık söz konusu olmaktadır. Mesela, altıncı mısra dördüncü mısradan sonra, onuncu mısradan ise öncedir. Siz manzumenin ilk beş mısrasını yazıp altıncıyı yazmaya başladığınızda, artık dördüncü mısra mazide kalmış, yazılmıştır. Onuncu mısra ise henüz istikbâldedir, yani vücuda gelmemiştir. Hâlbuki vücuda gelmeyen bu onuncu mısra sizin ilminizde mevcuttur. O halde, öncelik ve sonralık sizin ilminiz için söz konusu değildir.

Demek “Allah’ın ezelî ilmi” dediğimiz kader, geçmiş zamanda yapılmış bir plan olmayıp, zaman ötesi bir plandır. Bütün geçmiş ve gelecek zamanları aynı anda tutan zaman üstü bir ilimdir.

O halde “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” sözü son derece batıl bir sözdür.

Şu da unutulmamalıdır ki, verdiğimiz bütün misaller, sadece akılların anlamaktan aciz kaldığı bir hakikati yakınlaştırmak için küçük birer dürbündür. Yoksa akıl, Allah’ın kudretinin ve azametinin büyüklüğünü hakkıyla anlamaktan aciz olduğu gibi onun ezeliyetini ve bütün zaman ve mekânlara ilminin aynı anda taallukunu da idrakten acizdir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...