"Vahdetü’l-vücudu nasıl görüyorsun?" sorusunun cevabını izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstad hazretleri, Vahdetü’l-vücûd meşrebini şu veciz cümlelerle özetliyor:

“Tevhidde istiğraktır. Ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir.”

Tevhid Allah’ı bir bilmektir. İstiğrak, manevî sarhoşluk hali, gark olmak, boğulmak demektir.

Tevhidde istiğrak, Allah’ın varlığından başka bütün hakikatlerle ilgisini kesmek, sadece tevhidin zevkiyle zevklenmek, onda gark olmaktır.

Bütün zevkler gibi bu ulvî zevk de nazara sığmaz, yâni akıl ile izah edilemez. Zevk etmek aklın değil kalbin vazifesidir. Bir meyvenin tadını bile başkasına anlatmamız mümkün olamıyor.

İstiğrak halindeki bir zat, bu manevî sarhoşluk halinde, denize dalmış birisinin artık karayla ilgisinin kalmaması gibi diğer iman hakikatlerini düşünemez olur. O anda bu hakikatleri inkâr etmesi de söz konusu değildir. Zira inkâr etmek için, düşünmek ve karar vermek gerekir. O insanın artık düşünmeyle ve karar vermeyle de bir ilgisi kalmamıştır.

Üstat hazretleri bu meşrebin sahih fakat nakıs olduğunu beyan ediyor. Sahih demekle Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin yanlış yolda olduğunu iddia eden ve onun hakkında yanlış şeyler söyleyen kişilere iştirak etmediğini ortaya koymakla birlikte, bu meşrebin noksan bir yol olduğunu da özellikle belirtiyor. Zira, bu yolda gidenler imanın altı rüknünden sadece Allah’a imanda ve tevhid hakikatinde yoğunlaşmaktadırlar.

Yine, Üstadımız, Muhyiddin-i Arabi hazretlerini “ulum-u islamiyenin bir mucizesi” olarak tavsif ederken, onun hidayet üzere olduğunu ama her sözünde muhdi olamadığını açıkça ifade etmektedir.

Bu meşreb sahipleri, tevhid-i rububiyet ve tevhid-i uluhiyet safhalarından geçtikten sonra tevhidde zevken istiğrak haline girmişlerdir.

Tevhid-i rububiyet, her şeyi Allah’ın terbiye ettiğini bilmek ve buna yakinen inanmaktır. Bir mümin Fatiha Sûresini her okuyuşunda Allah’ın “Rabbü’l-âlemîn” olduğunu hatırlar. Bütün âlemleri O terbiye etmiş, O kemale erdirmiş ve yaratılış gayelerine en uygun bir kemal noktasına O getirmiştir. Cansız maddeleri terbiye edip canlı hücreler haline getiren O olduğu gibi, çekirdekleri terbiye ederek ağaç yapan, yumurtaları kuş, nutfeleri insan yapan da O’dur.

Bu hakikatin kalbde inkişaf etmesi, mümini sûrenin devamındaki “iyya ke na’büdü…” hakikatine ulaştırır. Bütün âlemleri Allah terbiye ettiğine göre ancak O’na ibadet edilebilir ve yine ancak O’ndan yardım dilenebilir. Bu manaya ermek tevhid-i uluhiyettir; yâni, O’ndan başka Ma’bud olmadığına kati iman etmektir.

Bir sonraki safhada “vahdet i kudret”e geçilir. Bütün müminler “La havle vela kudrete illa billah” derler ve yegâne kudret sahibinin Allah olduğuna inanırlar. Mahlûkatın kuvvet ve kudretlerinin ancak onun ihsanıyla olduğunu bilirler. Cenab-ı Hak, mahlûkatına varlık, hayat gibi nimetler ihsan ettiği gibi, hepsine kendisine gerekli olan kuvvet ve kudreti de lütfetmiştir.

Kudret için ifade edilen bu hakikati melekler, Hz. Adem’e secde meselesinde ilim konusunda dile getirmişler ve mealen, “Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Bizim, senin ihsan ettiğinden başka bir ilmimiz yoktur.” yâni, sen bize ne bildirmişsen biz ancak onu biliriz demişlerdir.

Mahlûkatın kudreti ve kuvveti olduğu gibi, hayatı, ilmi, iradesi, görmesi, işitmesi de Allah’ın onlara birer ihsanıdır. Kimsenin hiçbir sıfatı zatî değildir, hepsi emanettir, hepsi ikramdır ve hepsi mahlûktur.

Üstat hazretleri vahdet-i kudret için şu açıklamayı getiriyor: Lâ müessire fil kevni illallah” yâni varlık âleminde Allah’tan başka kimsede tesir gücü, yaratma gücü yoktur.

Bir padişahın altın dağıttığı muhtaç insanların hiçbiri kendisindeki altının hakiki sahibi değildir, ama o altın yok da değildir. Vardır ama onun değildir.

İşte Allah’ın, canlı-cansız bütün varlıklara ihsan ettiği varlık altınları da bunun gibidir. Yaratılan her şey vardır, ama bu varlık onun kendi malı değildir. Allah’ın Halık, Bari, Mucid gibi isimlerinin tecellileridir.

İstiğrak halinde, bütün altınlar inkâr edilir, sahve yâni uyanıklık halinde ise altınlar kabul edilir ama hepsinin padişahtan olduğu bilinir.

İstiğrak haline giren bir kimsede durum biraz farklılık gösterir. O, vahdet-i kudreti şöyle anlar: Kudret ancak Allah’ındır; O’nun kudretinden başka kudret yoktur. O’nun kudretinden başka kudret olmayınca, başka kudret sahiplerinin de olmayacağına bir kapı açılmış olur. Nitekim sonunda bütün varlıkların inkâr edilmesiyle “Lâ mevcûde illa hu” denilir ve Allah’ın varlığından başka her varlık yokluğa atılır.

Vahdet-i kudretten vahdetü’l-vücûda geçişte iki adım daha vardır: Vahdet-i idare ve vahdetü’ş-şühûd.

Vahdet-i kudretin bir gereği olarak hiçbir varlıkta kuvvet ve kudret olmayınca, hiçbir varlık kendini idare etmiyecektir ve bundan vahdet-i idare ortaya gelecektir. Bundan bir adım sonra ise vahdetü’ş-şühûda geçilir.

Vahdetü’ş-şühûd, bir yönüyle, bütün ehl-i hakikatin de yoludur. Ancak, bundan vahdetü’l-vücûda geçişte yollar ayrılır. Şöyle ki, ehl-i hakikat “Hakikî hakaik-i eşya esmâ-i İlâhiyedir.” demişlerdir. Yâni, bütün varlıkların hakikatleri İlâhi isimlere dayanır. Bir meyveye baktığımızda onun şekli Musavvir isminin, renkleri Mülevvin isminin, güzelliği Müzeyyin isminin, yaratılması Hâlık isminin, insanlara rızık olması Rezzak isminin tecellisiyledir. Bu tecelliler olmasa o meyve yok olur. İşte, istiğrak halinde, meyvedeki bu tecelliler kalbi kamaştırır ve meyve ortadan kaybolur, sadece esmâ kalır. Sonra bu isimlerin müsemması olan Allah’a kalb teveccüh etmekle meyvenin varlığı inkâr edilir. Ehl-i hakikat ise son noktaya kadar, onlara iştirak ederler. Ancak meyveyi inkâr etmezler, “Meyve vardır, ama ne varlığı, ne rengi, ne de diğer özellikleri onun kendi malı, kendi hüneri değildir. Hepsi Allah’ın yaratmasıyla, esmâsını tecelli ettirmesiyledir.” derler.

“Muhakkıkîn-i sofiyenin müteşabihat hükmünde olan şatahatiyle istidlâl edilmez.”

Şatahat, istiğrak halinde söylenen şeriata aykırı sözler demektir. Müteşabihatla amel edilmediği gibi bu sözlerle de amel edilmez. Kuvvetli bir kişi için “aslan gibi adam” dendiğinde, o adamı görenlerin aslandan kaçar gibi ondan da kaçmaları gerekmez. Bu bir teşbihtir, bununla amel edilmez. İstiğrak halinde söylenen şatahatı da böyle kabul etmek, o sözlerle amel etmemek gerekir.

Biz fıkıhla ilgili meselelerde bu sahada söz sahibi olan âlimlere uyduğumuz gibi, akaide dair meselelerde bu sahanın âlimlerine tabi oluruz. Şu var ki, söz konusu muhakkikin sofiyenin sözleriyle amel etmemekle birlikte onları tenkit yoluna da gitmeyiz. O sözün istiğrak halinde söylendiğini, sahve halinde söylenmeyeceğini düşünür, gıybet ve sû-i zandan sakınırız.

“Dâire-i esbabı yırtıp çıkmayan ve tesirinden kurtulmayan bir ruh, vahdetü’l-vücûddan dem vursa, haddini tecavüz eder.”

“Esbab bir perdedir, iş gören kudret-i Samedaniyedir.” hakikatinden gaflet eden, sebeplere tesir veren, günlük konuşmalarında meyveyi ağaca, şifayı doktora, mahsulü tarlaya verici ifadeleri çoklukla kullanan bir kimse “vahdetü’l-vücûd” dan dem vuramaz. Vursa haddini tecavüz etmiş olur.

“Dem vuranlar, Vâcibü’l-Vücûda o kadar hasr-ı nazar etmişlerdir ki, mümkinattan tecerrüd ederek, yalnız bir vücûdu, belki bir mevcûdu görmüşler.”

Vahdet-i vücut meşrebinde olanlar Allah’ın varlığına nazarlarını o kadar hasretmişler ki, varlık denilince sadece vacib olan Allah’ın varlığını bilmişler mümkinatı varlık olarak görmemişlerdir. Sadece bir vücûdu yâni vacib vücûdu görmüş ve bunun neticesi olarak sadece bir mevcudu yâni Allah’ın varlığını bilmişlerdir. Sebeplere bağlanan bir kişinin bu makama dair söz söylemesi Üstadın ifadesiyle “haddini tecavüz”dür.

“Evet, delil içinde neticeyi görmek, âlemde Sânii müşahede etmek, tarîk-i istiğrakkârâne cihetiyle cedâvil-i ekvânda cereyân-ı tecelliyat-ı İlâhiyeyi ve melekûtiyet-i eşyâda sereyan-ı füyuzatı ve merâya-yı mevcudatta tecelli-i esmâ ve sıfâtı, yalnız zevken anlaşılır birer hakikat iken, dîk-ı elfaz sebebiyle ulûhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye tabir ettiler.”

“Delil içinde neticeyi görme” ve “ âlemde Sânii müşahede etme” konusunda şu iki hakikatin çok iyi değerlendirilmesi gerekir. Aksi halde yanlış bir yola girme tehlikesi daima vardır:

Birisi, akıl Allah’ın zâtını bu âlemde göremez. Hz. Musa (as.) gibi büyük bir peygamberin bu vadideki isteğine Cenab-ı Hak, “Sen beni göremezsin.” mealindeki ayetle cevap vermiş bulunuyor. Allah, ancak ahrette görülebilir. Rüyet haktır, ama ahrette olacaktır. Peygamber Efendimizin Cenab-ı Hakkı görmesi Üstadımızın beyan ettiği gibi “beka âleminde” olmuştur, bu dünyada değil.

İkincisi; akıl sınırlıdır, Allah’ın zatının mahiyetini bilemez. Ancak O’nun sıfat ve esma tecellilerini seyredebilir ve tefekkür edebilir. Nitekim, bu konunun “Tenvir” kısmında (mealen) şu ibareye yer verilmiştir:

“Allah’ın nimetlerini tefekkür edin. Onun zatını tefekkür etmeyin. Çünkü buna güç yetiremezsiniz.”

Üstat hazretleri bu hakikati çok veciz olarak şöyle dile getiriyor:

“Hakikat-ı mutlaka mukayyed enzar ile ihata edilmez.”

Burada “muvakkat enzar” insanların sınırlı olan akılları manasındadır.

“Cedâvil-i ekvânda cereyân-ı tecelliyat-ı İlâhiye” ifadesi Üstadın şu ifadesini hatırlatıyor:

“Şu mahlûkat, izn-i İlâhî ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor.” – Mektubat

Zaman nehrinde akan bu varlıklarda esmâ-i İlâhîyenin tecellileri cereyan ediyor.

Diğer yandan, eşyanın melekût denilen iç yüzünde ve insanın manevî kalbinde de yine İlâhi feyiz ve bereketler akmaya devam ediyor.

“Merâya-yı mevcudatta” , yâni mahlûkat aynalarında Allah’ın esmâ ve sıfatı daima tecelli ediyor.

Bunları, yukarıda arz ettiğimiz iki esası göz önünde bulundurarak değerlendirmek, tefekkür etmek, feyizlenmek gerekirken, istiğrak haline girenler bu ulvî hadiselere “dîk-ı elfaz sebebiyle ulûhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye tabir ettiler.”

Dîk-ı elfaz, ifadenin darlığı, yetersizliği demektir. Yâni, esmâ ve sıfat tecellilerini bir bakıma yok farz ederek, bunları, ifade yetersizliğinden “İlâhî sıfatların ve isimlerin eşyaya sirayet etmesi” olarak kabul ettiler. Aynı şekilde mevcudat aynalarında Muhyi isminin tecellileriyle ortaya çıkan hayat mucizelerini de “hayat-ı sâriye” olarak, yâni Allah’ın hayat sıfatının eşyaya sirayet etmesi şeklinde kabul ettiler. Bu ifadeler gibi, bu anlayış da hakikati izaha çok dar gelir. Ve dikkat edilmezse, yanlış hayallere ve batıl vehimlere yol açar.

İstiğrak halindeki bu zevata göre, eşya tamamen İlâhî sıfatların sirayetiyle ortaya çıkmıştır. Yâni, yaratma, hayat verme ve sâir isim ve sıfat tecellileri bu anlayışta yer bulmaz. Hepsi ve her şey İlâhî sıfatlardan ibarettir.

Bu konuda verdikleri meşhur bir örnek vardır. Derler ki, su ve buz diye müstakil bir şey yoktur. Bunların ikisi de buharın kesifleşmesiyle meydana gelirler. Hepsinin aslı aynı buhardır. Eşyayı da bu şekilde açıklama yoluna gitmişlerdir. Aslında, buna “açıklama” da denmez, zira bu meşrebe göre, ortada fikir yürütecek ve açıklama yapacak bir mahlûk kalmıyor. Her şey İlâhî sıfatların sirayetiyle ortaya çıkıyor.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar

ustadım
o zaman şöyle diyebiliriz;biz insanlar çevremizdeki varlıkların asıllarını duyu organları yoluyla göremez veya hissedemez veya duyamayız, gördüklerimiz ve hissettiklerimiz bu maddelerin beyinlerindeki kopyalarıdır ve biz bu kopya şeyler ile muhatab oluruz, buraya kadar doğru peki o zaman dışarda gerçekten beynimde oluşan bu kopya görüntülerin maddesel bir gerçekliği var mıdır yok mudur bundan nasıl emin olacağız;madde dediğimiz şey görüntüler bütünü halinde mi beynime gösteriliyor yoksa gerçekten bir maddesel gerçeklik var mı? dışarda aslı olmayan bir elmayı ALLAH beynimde görüntüler bütünü halinde mi yansıtıyor?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Mehmet Selim)

Dünyamız hayal mi?
Gördüklerimiz hayal mi?
Okuduklarımız hayal mi?
Dostlarımız, düşmanlarımız birer hayal mi?
Yiyip içtiklerimiz, gezip gördüklerimiz birer kuruntu mu?
Şimdiye kadar bildiğimiz ve inandığımız şeyler temelinden yanlış mıydı?
MADDENİN hayalden ibaret olduğu yolunda, tarih boyunca Doğuda ve Batıda pek çok defalar tartışma konusu teşkil etmiş bulunan bir eski iddia, son birkaç senedir bizim toplumumuzda yine gündeme getirilmiş bulunuyor. Bu defa, iddia, bilimsel bir buluş, ispatlanmış bir gerçek, bir tevhid delili ve bir inanç esası olarak sunuluyor ve bu kimliğiyle, girdiği zihinlerde pek çok soruya yol açıyor:
Biz bir hayal miyiz? Dünyamız hayal mi? Gördüklerimiz hayal mi? Okuduklarımız hayal mi? Dostlarımız, düşmanlarımız birer hayal mi? Yiyip içtiklerimiz, gezip gördüklerimiz birer kuruntu mu? Şimdiye kadar bildiğimiz ve inandığımız şeyler temelinden yanlış mıydı?
Daha yüzlercesi, daha binlercesi—ve bütün bunların yanı sıra, bir de can alıcı soru:
Herkes ve herşey bir hayal ise, hakikat olan ne?
Ayrıca belirtmeye belki hiç gerek yok; ama, eğer herşey bir hayalden ibaretse, bu konuyu tartışmak da bir hayalin ötesine geçemeyecek demektir. Ancak biz bu görüşü peşin peşin benimsemiş olmadığımız için, hayal peşine düşme endişesine kapılmaksızın, konunun hakikî ve ciddî bir biçimde tartışılması gerektiğini düşünüyoruz.
Böyle bir tartışma, bütün ayrıntılarıyla ve tarihsel seyriyle birlikte ele alınacak olursa, elbette ki bir kaç sayfaya sığmaz. Ancak konunun temel noktalarını aydınlığa kavuşturmak ve “Bu iddialarda bir gerçeklik payı var mı, yok mu?” şeklindeki bir soruya net bir cevap ortaya çıkarmak için, bu sütunların o kadar da dar gelmeyeceği düşüncesindeyiz. 
Daha geniş bilgi almak için tıklayınız: FELSEFE Mİ, TASAVVUF MU, KELÂM MI?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
ustadım
bir şeyin hayal olması ile yok olması aynı şeyler midir?yukarda zikredilen hadiselerin beynimizde gerçekleşmesi bir nevi hayal! olması onun yok olduğunu gösterir mi? hayal kavramında bir anlaşmazlık var
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Mehmet Selim)

Bir şeyin mevcut olması ile hayali olması elbette bir değildir. Zira Üstad Bediüzzaman'ın da dediği gibi "Tahayyül mantıkça hüküm değildir" Yani bir insanın kendisini herhangi bir memlekette hayal etmesi ile, hakikaten o memlekette olması anlamına gelmez. Aç bir insanın kendisini çok mükemmel bir sofranın başında görmesi ile, hakikaten doymayacağı aşikardır. Bu gibi ifade ve yorumlardan yola çıkarak diyebiliriz ki, hayali bir şeyin sadece mevhum bir varlığı olsa da hakikaten bir varlığı yoktur.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
haktolga
sayın arkadaşlar,araya girdim kusura bakmayın,hayal değil benim kanaatimce,mükemmel bir şekilde sebebleriyle hayati gerçeklik söz konusu aslında beden yok ruha öyle gösteriliyor ama mükemmel gerçeklikle,bizim yapmamız gereken en azından ALLAH'IN SIFATLARINDAN EN AZINDAN BİRİNE tabi olup iman etmektir,doğrusunu ALLAH C.C. bilir. Selam ve dua ile....
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
erdal purc
aziz kardeşlerim Cenabı Hakkın esmasının tezahürü olan bu eşya ya hayal demek ne kadar yanlış olur ÜSTAD RİSALELERDE HAKİKİ HAKAİKİ eşya esma i İlahidir buyuruyor .maddeye hayal demek zaten beyninde hayal olduğunu kabul etmek gerek o zaman algılama nerede oluyor ruhdamı?hayır insan akıl ruh kalb sır gibi binler letaiften yaratılmış bir varlıktır.Allah kuran ı kerimde maddi vücutları bulunan eşyaya kasem ediyor zeytin incir ay güneş vs.Allah hayale mi kasem ediyor yada bizim algılarımızamı yemin ediyor?belki esmayı İLAHİYENİN AHİRETTEKİ hakiki vucuduna nispeten burdakiler gölge hükmünde yada binler perdelerden süzülmüş olmasına kıyasla hayal demişler yoksa hakiki manada eşyanın varlığını hayal mertebesine indirmekle ESMAYI İlahiyeye bir hürmetsizlik belkide tekzip olacağından büyük bir hatardır.insanı küfre ve inkara hatta YARATICININ inkarına kadar götürebilir.slm ve dua ile
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Kahriyat

Cümle için de zikredilen istidlaldan maksat delil getirmek mi yoksa dalalete götürme manasına mi geliyor. Yani mutasvvifenin sözleri tevhidde delil olarak kullanılmaz manasın da mı 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Mehmet Selim)

“Muhakkıkîn-i sofiyenin müteşabihat hükmünde olan şatahatiyle istidlâl edilmez.”

Bu cümlede geçen istidlal, kelime itibariyle delil olarak kabul etmek anlamındadır.Yani  

Şatahat, istiğrak halinde söylenen şeriata aykırı sözler demektir. Müteşabihatla amel edilmediği gibi bu sözlerle de amel edilmez. Kuvvetli bir kişi için “aslan gibi adam” dendiğinde, o adamı görenlerin aslandan kaçar gibi ondan da kaçmaları gerekmez. Bu bir teşbihtir, bununla amel edilmez. İstiğrak halinde söylenen şatahatı da böyle kabul etmek, o sözlerle amel etmemek gerekir.

Biz fıkıhla ilgili meselelerde bu sahada söz sahibi olan âlimlere uyduğumuz gibi, akaide dair meselelerde bu sahanın âlimlerine tabi oluruz. Şu var ki, söz konusu muhakkikin sofiyenin sözleriyle amel etmemekle birlikte onları tenkit yoluna da gitmeyiz. O sözün istiğrak halinde söylendiğini, sahve halinde söylenmeyeceğini düşünür, gıybet ve sû-i zandan sakınırız.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...