"Said’i bilenler bilirler ki, mümkün olduğu kadar tekfirden çekinir. Hatta sarih küfrü bir adamdan görse de yine tevile çalışır, onu tekfir etmez." İzah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
Tekfirden kaçınmak Ehl-i Sünnet ahlâkıdır. Önüne geleni tekfir etmek ise, ehl-i dalalet olan bazı batıl ve dalalet fırkalarının işidir.
İnsanları imanî açıdan değerlendirirken çok dikkatli olmak gerekir, zira vebali çok büyüktür. Peygamber Efendimiz (asm.)’ın şu ikazı kulağımıza küpe olmalıdır:
"Bir mümini küfür ile itham edersen, şayet o küfür onda yoksa aynen sana döner." (bk. Buharî, Edeb 44)
Bu yüzden, delilsiz ve mesnedsiz bir tarzda insanlara kâfir demek, çok tehlikeli bir davranıştır.
“Günah-ı kebâir (büyük günahlar) işleyen kâfir midir?” tartışması Ehl-i Sünnet âlimleri ile Haricîler ve Mûtezile arasında asırlarca sürdü. Haricîler, büyük günah işleyenin kâfir olup ebediyen Cehennemde kalacağını iddia ederlerken, Mûtezile büyük günah işleyenin ne kâfir ne de mü’min olmayıp, imanla küfür arasında kalacağını savundu. Böylece her iki grup da hakikatten uzaklaşarak “dalâlete” düştüler.
Yahya bin Muaz buyuruyor: “Bir anlık iman, yetmiş yıllık küfrü mahveder, yok eder. Nasıl oluyor ki, yetmiş yıllık iman, bir anlık günahla yok oluyor.”
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir”(Maide, 44) âyet-i kerimesini yanlış tefsir ederek, “Allah’a isyan eden, günah işleyen herkes kâfirdir” diyen Haricîlere karşı, Ehl-i Sünnet âlimlerinin görüşlerini bir kimyager gibi tahlil eden Fahreddin-i Râzi Hazretleri, bu hususta en isabetli görüşün Hz. İkrime’ye (R.A.) ait olduğunu şöyle ifade eder:
“Hak Teâlânın ‘Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse...’ ifadesi, hem kalbi hem de lisaniyle inkâr edenleri içine almaktadır. Kalbiyle onun Allah’ın hükmü olduğunu bilip sonra da lisanıyle onun Allah’ın hükmü olduğunu ikrar edip, buna zıt olan şeyleri yapan kimseye gelince, o da Allah’ın indirdiğiyle hükmetmiş, ama onu bilfiil yapmamış olur. Binaenaleyh, böyle bir kimsenin bu âyetin hükmüne dâhil olması gerekmez...” (Tefsir-i Kebir-9/86)
İman, nasıl kalbin tasdiki ve lisanın ikrarıyla sabit oluyorsa, küfür de aynı yolla sabit olur. Bu noktada karşımıza “elfaz-ı küfür” bahsi çıkıyor, yâni küfür olan sözler.
Bu sözleri söylediğini işittiğimiz bir kimseye hemen kâfir diyebilir miyiz? Burada âlimlerimiz bize şu suali yöneltiyorlar:
Onun kalbi hakkında bilgin var mı? O sözü cehaletinden mi söylüyor, yoksa mukaddesata düşmanlık namına yahut onunla alay etmek niyetiyle mi?
Bu nokta çok mühimdir.
Buna göre, bir insan, Kur’an-ı Kerim’in namaz emrini inkâr ederse küfre girer; ama bu emri kabul ettiği halde namaz kılmazsa kesinlikle kâfir olmaz. Haramları işlemek de böyledir. Kur’an’ın faizi yasak ettiğini kabul eden bir insanın, nefsine mağlûp olarak bu haramı işlemesi hâlinde kâfir olmayacağı açıktır.
Bir de Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî Hazretlerini dinleyelim:
“Bir kimsenin sarfettiği bir söz, birçok yönleriyle küfrü gerektiriyor da bir yönüyle küfürden kurtarıyorsa, müftünün onu tercih etmesi gerekir. Zira Müslümanlar hakkında hüsn-ü zan esastır.”
Bu ilim ve irfan saçan ifadelerde iki yaramızı birden seyrediyoruz. Birisi, “su-i zan”, yâni kötüye hamletmek, menfi değerlendirmek. Diğeri de, müftünün vazifesini herkesin yüklenmesi.
Birisine kâfir demenin vebali çok büyüktür, ama onu tekfir etmemenin hiçbir vebali yoktur. Fikir ve sıfatlara küfür denilebilir, ama şahsa denilmez. Bu yüzden, kolay kolay birisine kâfir denilmemelidir. Üstad'ın burada bize verdiği ders budur. Yoksa azılı din düşmanlarını ve açıktan küfrünü ilan edenleri tekfir etmekte bir günah bulunmuyor.
Hulasa; tekfir etmemek, tekfir etmekten daha salim bir yoldur ve bizim şiarımız da bu olmalıdır.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü