"Hayat, vücud, nur gibi şeylerin zâhir ve bâtınları şeffaf olduğundan, icadları zamanında, vesait-i esbab altında kudretin tasarrufu görünür." İzah eder misiniz?
- Hayat, vücud, nurun zâhir ve bâtını nedir?
Değerli Kardeşimiz;
Bâtın, “bir şeyin içyüzü, bir şeyin bütün cihetleri, ya da bir şeyin tamam-ı mahiyeti” gibi mânalara geliyor.
Zâhir ise, bir şeyin maddî ciheti, dış yüzü demektir. Sadece bu yüze nazar edenler eşyanın güzelliğini göremez ve hikmetlerini anlayamazlar.
Bu sebepler dünyasında, Üstad’ın ifadesiyle, kudretin izzetine zahiren uygun düşmeyen bazı hallerde insanlar şikâyetlerini sebeplere atmakla kader-i İlâhîye karşı itiraz tehlikesinden kurtulurlar.
Üstad Hazretleri, “Kaderin her şeyi güzeldir” buyurur. Ve güzelliği de iki kısımda mütalaa eder: Hüsn ü bizzat, yani zatında güzel olanlar (sıhhat gibi) ve hüsn-ü bilgayr, yani neticeleri itibariyle güzel olanlar (hastalıklar gibi.)
İşte bu ikinci gruptaki gizli güzellikleri herkes göremediğinden sebepler araya girer. Hastalığa mikroplar, ölüme de hastalıklar perde olurlar.
Bu dünya hikmet dünyasıdır, ahiret ise kudret âlemi. Orada sebepler devreye girmeyecek, her şey anında yaratılacaktır. Bu dünyada ise, eşyanın yaratılışı bir anda değil, safhalar halinde olmaktadır. Bu safhaların her biri bir sonraki safha için sebep vazifesi görür. Toprak ağaca, ağaç da meyveye sebeptir.
Ancak, hayat, vücud ve nurun hem zâhirleri hem de bâtınları şeffaf ve parlak olduğundan bunların “icadları zamanında, vesait-i esbab altında kudretin tasarrufu görünür.” Yani, bunlarda ağacın meyveye, ana babanın çocuğa sebep olmaları gibi bir durum söz konusu değildir. Bununla birlikte, arada yine de bazı vasıtalar bulunmakta, ancak onların arkasında kudretin tasarrufu açıkça görülmektedir. Meselâ, bir civcivin bedenindeki her şey yumurtada İlâhî bir plan olarak yazılmıştır. Kuluçka süresi ve belli bir ısı seviyesi gibi iki basit sebeple o yumurtadan civciv çıkmaktadır. Ancak, o civcivin hayatını bu vasıtalara veremeyiz. Ne yumurtada hayat vardır, ne zamanda, ne de ısıda. Bunlar hayatın yaratılmasına sebep olamazlar, zira kendilerinin hayattan hiçbir nasipleri yoktur.
Vücud, yani varlık da vasıtasız meydana gelir. Varlığın sebebi yokluk olamaz. Yani bir binanın taşlardan yapılması gibi, vücut da yokluktan yapılmış değildir. O doğrudan ve sebepsiz yaratılmaktadır..
Bilindiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın iki tarzda yaratması vardır, biri ibda, diğeri inşa. İnşa’da sebepler devreye girmekle birlikte, ibda sebepsiz olarak gerçekleşir. Meselâ, insan bedeni inşa yoluyla dokuz ayda teşekkül eder, ruhu ise ibda ile zamansız ve sebepsiz vücut bulur. Keza, söylenen mübarek bir kelimeden melek yaratılması da yine sebepsiz ve doğrudandır. Yani, o kelime bir vasıta olmuş ve onun taşıdığı kudsî manadan melek yaratılmıştır. Yoksa melek sesten ve havadan yaratılmış değildir.
Keza nur da sebepsiz yaratılır. Meselâ, iman bir nurdur, hidayet ve ilim de nurdurlar. Bunların yaratılışında vasıtalar söz konusu olsa bile, onların arkasında Allah’ın rahmet ve iradesi açıkça görülür. Yani, bir hakikatin tebliğ edilmesi imana ve hidayete vasıta olabilir, ancak muhatabın kalbinde iman ve hidayeti yaratan Allah’tır ve bunları sebepsiz yaratmaktadır. Yani, iman o hakikati tebliğ eden kişinin sözlerinden yaratılmış değildir. O sözler vasıta olmuş, imanı ise Hâdi olan Allah kalbe doğrudan ilka etmiştir.
Metinde verilen misalleri hatırlayalım: Bir salkım üzüme ince bir dal vasıta oluyor. Ama o üzümleri dalın yaptığı söylenemez.
Küçük bir delikten ziyanın geçmesiyle bir cam parçasında şemsin timsali görünüyor, ama o timsali o küçük deliğin yaptığı da söylenemez.
Keza, bir evin aydınlanması için kibritle lambayı yakarız ama evi kibritin aydınlattığını söylemeyiz. Bu vasıtalar arkasında kudretin icraatı açıkça görünür.
İnsan aklı bazen şöyle yanlış bir kıyas yaparak kendini aldatıyor: “O vasıtalar olmazsa bu neticelere ulaşılamadığına göre, onların da neticelere bir tesiri var demektir.” Üstad Hazretleri bu gibi yanlış kıyasları şu hakikat dersiyle çürütür:
“Hem bir şeyin ademi, bir nimetin mâdum olmasına illet olduğundan tevehhüm eder ki, o şeyin vücudu dahi o nimetin vücuduna illettir.” Meselâ, bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine sebep ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şerâitin vücuduna tevakkufla beraber, illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbâniye ile vücuda gelir.” (Mesnevî-i Nuriye)
Şimdi, bahçe sulanmayınca ağaçların kurumasını delil göstererek ağaçları, sebzeleri, meyveleri suyun yahut bahçıvanın yaptığını söylemek mümkün mü?
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Eşyanın iki yüzü var birisi mülk yüzü diğeri ise melekut yüzüdür.
Mülk eşyanın dış yüzü yani bize görünen yüzüdür bu yüzde sebep sonuç ilişkisi hakimdir yani bütün işler sebepler eli ile yapılıyor. Bu yüzde zıtlar iç içedir iyi kötü, güzel çirkin ağır hafif, büyük küçük beraber bulunuyor.
Eşyanın melekut yüzünde yani iç yüzünde her şey şeffaf ve berraktır. Eşyanın iç yüzündeki berraklık ve şeffaflık mülk yüzündeki gibi sebep ve sonuç ilişkisinin ve zıtların beraber bulunmamasını ifade eder. Yani eşyanın hakiki gerekçe ve hikmetlerinin hükmettiği alandır melekut tabiri. Allah bazı hikmetlerinden dolayı dünya da zıtları cem etmiştir. İmtihan gereği bazı zararlı ve çirkin maddeleri yaratmıştır. Sıcak ile soğuk, ışık ile karanlık, iyilik ile kötülük vesaire çok zıtları iç içe ve beraber yaratmıştır.
Dünya da ki bu çirkin ve zararlı maddeler ile isim ve sıfatları arasına da sebepleri koymuş ki aralarında direk olarak bir temas görülmesin. Zira Allah’ın izzet ve azameti bu gibi zararlı ve çirkin maddeler ile direkt bir mübaşereti yani teması kabul etmiyor. Hem de insanların haksız ve yersiz şikayet ve isyanları direk olarak Allah’a gitmemek için Allah zahiren çirkin gibi duran o maddeler ile arasına perde olsun diye sebepleri koyuyor.
Mesela ölüm, hastalık,musibet gibi haller Allah’ın bazı isim ve sıfatlarına zahiren uygun düşmüyor. Aslında bu hallerin iç yüzü ve hakikat-i halleri çirkin ve zararlı değildirler ama insan gibi aklı ve idraki sınırlı varlıklar her zaman bu hallerin hakiki vechesini ve cephesini göremedikleri için şikayet ve isyan ediyorlar. Şayet bu haller ile Allah’ın kudreti arasına sebepler vasıta olarak girmese idi şikayet ve isyanlar direk olarak Allah’a gidecekti ki buda Allah’ın izzet ve gayretine dokunacaktı. İşte sebepler isyan ve şikayetin hedefini şaşırtıp bir nevi paratoner gibi şikayet ve isyanları kendi üstüne çekip asıl mercii olan Allah’ı tenzih etmiş oluyorlar. Mesela bir anne ve baba çok sevdiği yavrusunu feci bir şekilde kaybetse Allah’a değil sebeplere kızar şikayet ve isyan ateşini sebeplerin üstünde söndürür. Bu yüzden Allah sebepleri vasıta olarak araya koymuş ki isyan ve şikayet kendi Zatına gelmesin.
Bununla beraber Allah’ın bazı nimetleri ve mahlukları vardır ki hem mülk yüzü hem de melekut yüzü şeffaf ve parlaktır. Her vechesi ile Allah’ın isim ve sıfatlarına münasip bir mahiyettedir. Zahir yüzü de olsa çirkin ve zararlı bir tarafı yoktur.
Mesela varlık, hayat, nur, iman, hidayet gibi şeylerin her tarafı güzel ve hoştur. Bu nimetlerin hiçbir cephesinde Allah’ın isim ve sıfatları ile münasip olmayan bir hal yoktur. Bu yüzden Allah bu nimetler ile arasına kesif ve kalın sebepleri koymamıştır. Bu nimetler ile isimleri arasında ki mübaşeret zahire yakın bir şekilde tezahür eder. Hangi insan kalkıp da diyebilir hayat kötü nur kötü varlık kötü neden bunları bana verdin deyip sızlanabilir. İşte bu nimetlerin iki yüzünün de temiz ve parlak olması bu manayadır. Yani bu nimetlerin hiçbir yönünde şikayete konu bir şeyin olmaması her iki yüzü de temiz şeklinde tasvir edilmiştir.
Bu nimetlere de sebep olarak gayet zayıf ve şeffaf şeyleri tayin ve tahsis etmiş ki her insan bu nimetlerin arka cephesinde Allah’ın kudret ve rahmet elini görüp şükredebilsin. Zaten kainattaki bütün nimetler ve güzellikler hayat, vücut ve nur gibi temel şeyler üstüne bina edilmiştir. Şayet bu temellerin sebepleri kesif ve kuvvetli olsa idi insanlar bu temel nimetlerin arkasında ki sonsuz kudreti ve rahmeti göremeyip bütün bütün yoldan çıkardı.