Hayatın "Masnuat-ı İlâhiye içinde en hafîsi ve en zâhiri, en kıymettarı ve en ucuzu, en nezihi ve en parlak ve en mânidar bir nakş-ı san’at-ı Rabbâniye" olmasını izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"(Hayat) ... Hem masnuat-ı İlâhiye içinde en hafîsi ve en zâhiri, en kıymettarı ve en ucuzu, en nezihi ve en parlak ve en mânidar bir nakş-ı san'at-ı Rabbâniyedir."

"Hem sair mevcudatı kendine hâdim ettiren, nâzenin, nazdar, nazik bir cilve-i rahmet-i Rahmâniyedir..."(1)

Hayatın vücut bulabilmesi, bütün kâinatın ve içindeki sebeplerin bir araya gelmesi ve içtima etmelerine bağlıdır. Bu yüzden hayat, kâinat fabrikasının çarklarının dönmesi ile hâsıl olan bir mamul ve bir neticedir.

Mesela; bütün kâinatı istila etmiş olan hava, su, ateş, toprak hayatın oluşmasında dört temel unsurdur. Bunlardan biri olmadan hayat vücut bulamaz.

Hayat ruhun ziyasıdır. Hayat; hareket, çoğalma, hissetme, görme gibi hasselerin menbaıdır. Şuur ruhun hülasasıdır. Ruh ve hayat münasbeti için geçerli olan bir durum, şuur ve hayat için de geçerlidir. Zira şuur zihayatlarda bulunur. Hayatın olmadığı yerde ruh, ruhun olmadığı yerde de şuur olmaz. Denebilir ki; hayat, hem ruhun ve hem de şuurun ziyası ve nurudur. Hayat öyle bir iksirli macundur ki, girdiği yeri bütün kâinat ile alakadar ve muhatap yapıyor

Hayatın, “masnuat-ı İlâhiye içinde en hafisi” yani en gizlisi olması, hayatın ne olduğunun tam manasıyla bilinmemesi demektir. Bilim adamları; hayatın kaynağı hakkında henüz net bir şey söyleyemiyorlar.

Hayatın, Allah’ın sanatları içinde en zahir olması ise; Allah’ın sanatları içinde tevhid ve Rububiyet-i İlâhîyeyi en bariz ve en berrak gösteren bir sanat olmasıdır. Hayat öyle bir sanattır ki, bütün kâinat çarklarının dönmesi ve çalışması ile hâsıl olabilir. Hayata sahip olabilmek; ancak kâinatın tümüne sahip olmak ve her şeye hükmü geçmekle mümkündür. Bu noktadan hayat; Allah’ın varlığına ve birliğine en büyük ve en zahir bir delildir.

Hayatın en kıymetli sanat olması; yine kâinat çarklarının tümünün çalışmasıla hâsıl olması noktasındandır. Yani; bir elmanın icad edilmesi için, bütün kâinatın bir fabrika gibi çalışması iktiza ediyor. Bu da sanat ve iktisat açısından bakıldığında, en zor ve maliyetli bir iştir.

Hayatın aynı zamanda en ucuz sanat olması ise; tevhidin suhuletine (kolaylığına), şirkin suubetine (zorluğuna) işaret ediyor. Yani hayat, şirke ve sebeplere havale edilirse, bir elmanın oluşup hayat bulması imkânsızlık derecesinde zor ve müşkilatlıdır. Ama her şey, her şeye kudreti yeten ve hükmü geçen Allah’a havale edilirse, o zaman bütün harika eserler gayet ucuz bir şekilde, bizim önümüze ihsan ve ikram suretinde sunulur. Hayat sebepler açısından imkânsız iken, tevhid açısından gayet basit ve ucuz bir duruma gelir. Burada ucuzluk sanat noktasından değil, ikram noktasındandır.

Üstadımızın ifadesiyle her varlık “bir kelime-i kudrettir.” Bir harf kâtipsiz olamazken, bu sonsuz kudret kelimeleri nasıl Halıksız, Sanisiz olabilir? Bu hakikati kabul etmeyen insan varlık âlemindeki bu mucize sanatları, bu İlâhî ikramları, bu ince hikmetleri kör tesadüfe veya sağır tabiata vermeye mecbur kalacak, aklını böylece uyutacaktır.

Hayatın; “en nezih, en parlak ve en mânidar” olması ise; sanatlar içinde tenezzüh ve tefekkür cihetiyle en geniş ve en parlak olmasıdır. Hakikaten sanatlar içinde, Allah’ın isim ve sıfatlarını en zahir ve en parlak bir şekilde gösteren ve ispat eden başka bir sanat yoktur. Bu sebeple “bütün insanlar toplansa, bir sineğin kanadını icat edemezler” aciz ve çaresiz kalırlar diye âyetin ilan etmesi gayet manidardır.

(1) bk. Lem'alar, Otuzuncu Lem'a Beşinci Nükte.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...