"Hem on dakika zarfında bir mücahade-i manevî de benim cephemde kırk ikilik bir top gibi düşmanlarıma..." Tafsilatlı izah eder misiniz, söz konusu şahıs kimdir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Hem on dakika zarfında, büyük bir mücahede-i mânevîde, benim cephemde, kırk ikilik bir top gibi düşmanlarıma atıp yol açtığı halde, o iki nefs-i emmârenin, muvakkat bir gaflet fırsatında, hodgâmlık ve meyl-i tefevvuk gibi gayet zulümlü ve zulümatlı hissiyle, büyük bir şükür ve teşekkür yerine, 'Niçin ben atmadım?' diye, en çirkin bir riya ve rekabet damarını hissettim. Cenab-ı Hakka yüz bin şükür ediyorum ki, Risale-i Nur ve bilhassa İhlâs Risaleleri, o iki nefsin bütün desâisini izale ve onların açtığı yaraları tedavi ettiği gibi, o bir dakika ve on dakikadaki hâletleri birden izale etti. Ve mânevî bir istiğfar olan kusurumu bildim. O hatânın muaccel cezası olan içindeki elemden ve azaptan kurtuldum."(1)

Her kim olursa olsun nefis ölmez. Ancak nefis terbiye edilerek zararlı halden faydalı hale çevrilebilir. Mücadelenin ömür boyu devam etmesi için nefis, vazifesini âsab ve damarlara terk eder ve insanla olan mücadelesini sürdürür. Bu ölçüler ışığında meseleye baktığımız zaman, evliya ve âlimlerin öfke ve şehvetleri tamamen yok olmuyor; sadece şer ve kötülüklere müteveccih olan yüzleri soluyor.

Ayrıca insanın Allah indinde makamı ne kadar yüce ve âli olursa, baş düşmanı olan nefsi de o kadar şiddetli ve acımasız olur. Masum ve mahfuz olduğu halde Peygamber Efendimiz (asm) dahi Allah’a iltica ederek; “Ya Rab, beni göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa nefsime terketme.” diye dua etmiştir.

Hz. Yusuf (as.) gibi ulu’l-azm bir peygamber de nefsinden şikâyet ederek şöyle buyurmuştur: “Doğrusu ben nefsimi temize çıkarmam. Rabbimin merhamet edip korudukları hariç, nefis daima fenalığı ister ve kötülüğü emreder.” (Yusuf Suresi, 53)

Üstad Hazretleri bu ifadeleriyle nefsin tabiatını ve hususiyetini nazara vermekte ve bizleri dikkate davet etmektedir. Üstadımız yaptığı o dünya çapındaki o muhteşem iman hizmetinde nefsine bir hisse çıkarmaması ve gururlanmaması için Kader Risalesi’ni te’liften sonra nefsini karşısına almış, beş fıkra ile ona diz çöktürmüş ve onun şahsında hepimize çok ehemmiyetli bir ders vermiştir.

Nefis terbiyesini "nefsi öldürmek" şeklinde anlayanlar, nefsin hoşuna giden her şeyden uzak kalırlar. Bunun neticesinde; dünyayı sevmez, hırs göstermez, inat etmez, hiç öfkelenmez bir hâle gelebilirler. Bunun da bir nefis terbiyesi olduğunu kabulle beraber, nefsi öldürmek yerine, onu hayra yönlendirmenin daha iyi olacağı kanaatindeyiz.

Birincisi, huysuz atın yemini kısıp, onu zayıflatarak ona hâkim olmaya; ikincisi ise, onun yemini verip, iyi bir terbiyeden geçirerek güçlü bir atla hedefe daha kısa zamanda varmaya benzer.

Evet, dünyanın sevilecek tarafları vardır, sevilmeyecek yönleri vardır. Hırs gösterilecek yerler vardır, gösterilmeyecek yerler vardır. İnadın güzel olduğu durumlar vardır, çirkin olduğu durumlar vardır. Öfkenin kötü olduğu hâller vardır, iyi olduğu hâller vardır.

Dünyayı, Cenab-ı Hakk'ın isimlerine ayna ve ahirete bir tarla(2) olarak sevmek güzeldir. İnsanın heveslerine hitab eden ve gaflet perdesi olan yönünü sevmek çirkindir. (3) İlimde ve hizmette hırs göstermek güzeldir, şöhret için malda ve makamda hırs göstermek çirkindir. Hakta inat etmek güzeldir. Batılda inat etmek çirkindir. Zalimlere öfke duymak güzeldir, mü’minlere öfke duymak çirkindir.

İşte, nefsin mahiyetinde yer alan duyguların, arzuların hayra yönlendirilmesi, nefsin öldürülmesinden, yani büsbütün sesini kesmekten çok daha faydalıdır. (4) Bu ise, nefsin arzu ve isteklerine iyi bir mecra bulmak, onu hayırlı şeylere sevk etmekle olur. Coşarak çevreye zarar veren bir nehrin önüne baraj yapmak ve onunla çevreyi sulamak gibi...

İnsana daima kötülüğü emreden "nefs-i emmare" terbiye edilebilir. Böylece onun kötü istek ve arzuları susturulur; nefs-i emmâre, levvâmeye veya mutmainneye inkılâb eder. Ancak bu durumda her şey bitmiş değildir. İnsanın imtihanı, mücahedesi ve manevî terakkisinin, ömür boyu devam etmesi için "mânevî bir nefs-i emmare" devreye girer. Heves, damar, âsab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkan bu mecazî nefs, hakikisinden daha şiddetlidir, söz dinlemez ve kötü fiilleri yapmaya teşvik eder. İmam-ı Rabbanî gibi büyük zatların bile nefs-i emmareden şekva ettikleri söylenir. Halbuki onların şekvaları, hakikisinden değil, işte bu mecazî olan nefistendir. Nefs-i emmâre çoktan öldüğü hâlde, onun izleri yine görünür.

Birçok büyük asfiya ve evliya, nefisleri mutmainne iken, nefs-i emmâreden şekvâ etmişler. Kalbleri günah kirlerinden arınmış ve nurlanmış, kalbî hastalıklarına ağlayıp sızlanmışlar. Bu zatlardaki, nefs-i emmâre değil, âsâba devredilen nefs-i emmârenin vazifesidir. Hastalıklar ise, kalbî değil, hayalîdir.

Bu ikinci nefis şuursuz, kör hissiyatla hareket ettiği için, akıl ve kalbin sözlerini dinlemez, ıslah olmaz ve kusurunu görmez. Yalnız musibetler ve elemler ile nefret edebilir veya tam bir fedailikle her hissini, maksadına feda edebilir ve enaniyetini bırakabilir.

Evet, akıl, kalb ve ruhun rağmına olarak nefs, heva, his ve vehme mağlup olup ihlâssızlık gösterenler, mesela kendi sahasında çalışan bir kardeşinin muvaffakiyetini takdir etmeyip; "Neden ben yapmadım" diyenler, bu vartadan kurtulmak için, ya şefkat tokatı yer uyanırlar ya da enaniyetlerini ayakları altına alıp kusurunu itiraf ederler. Kusurunu itiraf etmek mânevî bir istiğfardır, İnsanı muaccel elem ve azaptan kurtarır.

Bu nedenle, nefs-i emmaresini öldürenlerin, imtihanları ve mücahedeleri vefat edene kadar daha ağır bir şekilde devam eder.

İhlas ile halkı irşada çalışan zâtlar, kendisinden daha güzel hizmet yapanları gördükçe sevinir, kalbi takdir hisleriyle dolar. Ama bazen kendi mensuplarının artmaması yahut azalması karşısında üzüntüye kapıldığı da olur. İşte bu hâl o ince ruhu feverana getirmeye kâfi gelir. “Ben ne yapıyorum? Halkın teveccühüne mi gönül bağlıyorum, yoksa rızayı bırakıp riyaya mı sapıyorum?” diye derinden derine üzüntü duyar. Defalarca tövbe eder, istiğfar eder. İşte bu zatta bir an için mecazî nefs-i emmare hükmetmiş ve onun terakkisinin devamına sebep olmuştur.

Üstad Hazretleri burada, ya da başka bir yerde bu rekabet hissini uyandıran şahsın hüviyeti hakkında herhangi bir malumat vermediği için, bir tahminde ya da te’vilde bulunmak çok zordur. Hem isim ifşası insanlarda menfi bir his uyandırmak ve gıybete kapı açma ihtimali olduğu için, Risale-i Nurlar ekseri olarak isimler üzerinde durmaz ve isimleri müphem bırakır ki, asıl maksat ve nasihat yerini bulsun.

(1) bk. Kastamonu Lâhikası, 148. Mektup.
(2) bk. Acluni, I/412.
(3) bk. Nursi, Sözler, s.,584.
(4) bk. Nursi, Mektubat, Envar Neş. İst. 1993, s. 33-34.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...