"Hem tevhid, en ehemmiyetli ve en halâvetli ve en yüksek bir vazife-i kudsiye ve bir fariza-i fıtriye ve bir ibadet-i imaniyedir." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Tevhid birlemek, birlikte düşünmek gibi mânalara gelir. İnsanın kudsi vazifelerinden biri de tevhiddir. Bu vazife insanın yaratılışında vardır. Ellerinin, ayaklarının, ciğerinin, kalbinin, midesinin kısacası bütün organlarının bir araya getirilerek bir tek beden olduklarını insan bilmektedir.

Bu bilgi sayesinde insan bu organların tümünü Allah’ın yarattığını ve yine tümünü bir tek ruhun emrine Allah’ın verdiğini düşünür. Bu insanı kimse şirke düşüremez, yani ayakları yapan başkası, elleri yapan, gözleri yapan başkasıdır gibi bir şirke düşmez. Çünkü o bütün bu organların tevhid edilerek bir tek beden haline geldiklerini bilir. Bu organları ayrı ve müstakil birer varlık gibi düşünmez.

İnsan kâinatın meyvesidir. Kâinat da bütün yıldızları, galaksileri sistemleriyle tam bir şeydir. Bütün bu varlıklar tevhid ile bir tek şey olmuşlardır. Havayı yapan başka, suyu yapan başka, güneşi, ayı, yıldızları yapan başkası olamaz. Bunu bilmek, düşünmek, tefekkür etmek insanın yaratılışına konulan bir kabiliyettir. Bu kabiliyeti yerinde kullanmak en ehemmiyetli, en tatlı, en yüksek bir vazifedir.

Allah’ın varlığını ve birliğini temsil eden tevhid inancı, insanın hayattaki en büyük ve kudsî bir vazifesidir. İnsanın yaratılış gayesi iman ve ibadettir, iman ve ibadetin de en son netice ve meyvesi tevhid inancıdır. Bu sebeple tevhid; insan hayatının en ehemmiyetli ve en yüksek bir vazifesidir. Midenin fıtratı nasıl yemeği gerektiriyorsa, insanın fıtrat ve mahiyeti de tevhidi iktiza ediyor.

Tevhidin imanî bir ibadet olması ise; ibadetin sadece bazı emir ve yasakların ifası olmadığına işarettir. İbadet, itikad ve imanı da ihtiva eden geniş bir mefhumdur. Bu sebeple iman da bir ibadet şeklidir. İmanın en büyük ve en mühim meselesi tevhid olduğuna göre, tevhid imanın en büyük bir ibadet şeklidir. Bütün ibadetler tevhid üzerine bina edilmiştir.

"İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saâdet-i dâreyni iktizâ eder.”(Sözler, 23. Söz)

Allah’ın varlığına iman eden insan tevhid yoluna girmiş, O’nun birliğine de iman etmiştir.

Tevhid, üçe ayrılıyor: Tevhid-i zât, tevhid-i sıfat ve tevhid-i ef’al.

Allah’ın Zât’ının birliğine inanan insan O’nun, sıfatlarında da şeriki olmadığına inanır. Bir mü’min, bütün kudretin ancak Allah’a ait olduğunu, mahlûkattaki bütün kuvvetlerin ise O’nun yaratmasıyla ortaya çıktığını bilir. “Allah’tan başka kimsede havl ve kuvvet yoktur.” cümlesi kudret sıfatında tevhidi ifade eder.

Diğer sıfatları da aynı şekilde düşünen bir mü’min, hiçbir varlığa hakikî mânada ne kudret, ne ilim, ne de irade verir. Hepsini Allah’tan bilir. O dilemedikçe hiçbir kimsenin ve hiçbir şeyin ona zarar veremeyeceğine olan kuvvetli imanı onu, tevhidin bir sonraki kademesi olan teslime götürür.

“Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır...” (Fetih Suresi, 48/7) âyet-i kerîmesinden aldığı dersle, her şeyi bir emirber nefer olarak gören insan, ancak Allah’a teslim olur ve yalnız O’na tevekkül eder.

İşte iki dünya saadetinin reçetesi, hakikî imanın meyveleri olan bu “teslim ve tevekküldür.” Bu reçeteyi kalb âlemine hâkim kılan bir mü’min, dünyada da mes’ud yaşar, âhirette de... "

Tevekkül"ün kelime mânası, “vekil edinmek”tir. Mefhum olarak, “lüzumlu sebeplere teşebbüs ettikten sonra Allah’a güvenmek, netice hakkında onun takdirine razı olmak” mânasına gelir.

Allah'a iman eden elbette onun her şeydeki birliğini ve tesirini bilir ve onsuz hiçbir şeyin tahakkuk edemeyeceğine itikad eder. Allah'ın her şeyde müessir olduğunu bilen ve itikat eden, onun sonsuz hikmet, rahmet ve kudretine teslim olup, ondan gelen ve gelecek şeylerdeki rahmet tecellilerini görüp razı olur. Allah'ın kudret ve hikmetine razı ve teslim olanlar da kendilerine düşen vazifeyi yaptıktan sonra, ona tevekkül edip rahatlar. İşte bu silsileyi takip edenler, dünya ve ahiret saadet ve mutluluğunu elde eder.

Tevekkül yüksek bir haslet, ulvi bir seciyedir. İnsan ruhu için ayrı bir terakki vesilesidir. Kul ile Rabbi arasında manevî bir rabıtadır. Allah’a tevekkül eden insan, kalben ona teveccüh etmiş demektir. Bu teveccüh, başlı başına bir neticedir. Dünyevî gaye tahakkuk etsin veya etmesin, uhrevî mahsûl alınmış; ruh, huzurun zevkine ermiş, Allah’ı anmanın ve ona teslim olmanın safâsını sürmüştür. Allah’ı zikretme, yani onu hatırlama, yâd etme sadece bildiğimiz ibadetlere mahsus değildir. Sabır, teslim, rıza, havf, reca her biri ayrı bir zikirdir. Tevekkülü de böyle ulvi bir zikir olarak kabul etmek gerekir

Mü’min, her şeyin tedbir ve dizgininin Allah’ın kudret elinde olduğunu bildiği için, hiçbir şeyden endişe ve telaş etmez. Mü’min bilir ki, Allah onun hakkında bir musibeti takdir etmiş ise bundan kurtuluş yoktur. Eğer Allah takdir etmemiş ise hiçbir güç ona zarar veremez. Bu tevekkül ve düşüncesi mü’mini rahatlatır ve cesur kılar.

Allah’a tahkikî bir şekilde iman ile tevekkül eden adam hiçbir şeyden korkmaz, hiçbir hadise karşısında titremez. Cesaretin kaynağı hakiki iman olduğu gibi, korkaklığın kaynağı da imansızlık ve tevekkülsüzlüktür. Böyle kimseler dünyanın bütün yükünü bellerine yükler ve altında ezilirler.

Tevekkül imanın bir meyvesi olduğu için, iman ne kadar sağlam ve kuvvetli olursa, tevekkül de o nisbette kuvvetli olur.

Netice olarak; “Kadere iman eden kederden emin olur, tevekküle yaslanan ruhî hastalıklardan kurtulur, her iki cihanda da mes’ud ve bahtiyar olur.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...