"Nasıl ki mübarezede müthiş bir hasma karşı gülmekle, adâvet musalâhaya, husumet şakaya döner, adâvet küçülür, mahvolur; tevekkül ile musibete karşı çıkmak dahi öyledir." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Tevekkül; sebeplere riâyet ettikten, üzerine düşeni yaptıktan sonra Allah’a sığınmak, ağırlıklarını O’nun kudret eline bırakmak, netice konusunda Allah’ın hikmet ve rahmetine güvenerek rahat etmektir.

Tevekkül yüksek bir haslet, ulvî bir seciyedir. İnsan ruhu için ayrı bir terakki vesilesidir. Kul ile Rabbi arasında manevî bir rabıtadır. Allah’a tevekkül eden insan, kalben O’na teveccüh etmiş demektir. Bu teveccüh, başlı başına bir neticedir. Dünyevî gaye tahakkuk etsin veya etmesin, uhrevî mahsûl alınmış; ruh, huzurun zevkine ermiş, Allah’ı anmanın ve O’na teslim olmanın safâsını sürmüştür. Allah’ı zikretme, yani O’nu hatırlama, yâd etme sadece bildiğimiz ibadetlere mahsus değildir. Sabır, teslim, rıza, havf, reca her biri ayrı bir zikirdir. Tevekkülü de böyle ulvî bir zikir olarak kabul etmek gerekir.

Müslüman, dünya hayatını daha rahat ve huzurlu geçirmek için sebeplere tam olarak teşebbüs eder, ama şunun da çok iyi farkındadır: Bu dünya zevk ve lezzet yeri değil, ancak imtihan meydanıdır ve âhiretin tarlasıdır. İmtihanda ve tarlada, sıkıntı vardır. Ferah, imtihan ötesi ve hasat sonrasıdır. Bunun için dünyanın musibet ve sıkıntılarına karşı psikolojik olarak bir ön hazırlığa sahiptir. O, herkesi misafir ve her şeyi geçici bilir. Hiçbir hâdiseye olduğundan fazla kıymet vermez. Ve ömrünü huzur içinde geçirir.

Gerçekten de tevekkül en büyük bir huzur vesilesidir. İnsanın önünde çok menziller var. Kabre girmeden önce çoğu zaman, hastalıklara, musibetlere, çaresizliklere, ihtiyarlığa da uğrar. Bütün bu safhalarda insan tevekkülsüz yaşayabilir mi? Bir hasta, muayene olma ve ilâç alma safhalarından sonra şifa bekleme dönemine girer. Doktoru da yanı başında onun iyileşmesini beklemektedir.

Bu ikili bekleyiş Allah’a tevekkülden başka bir şey değildir.

Tevekkül, hastalığa olduğu gibi, ihtiyarlık mevsimi ile insanın yüzüne daha fazla vuran, ölüm habercisi soğuk rüzgârlara karşı da en sağlam zırhtır.

Tevekkül, bütün canlıların hatta cansızlar âleminin de yaratılışlarında var. Toprağın altında bekleşen tohumlar, yumurtalarını uzak denizlere bırakıp geri dönen balıklar, rızık endişesine düşmeden ve doğum kontrolü hesabına girmeden yavru yapan hayvanlar ve nihâyet yollarını bilmeden süratle dönen gezegenler birer tevekkül sahnesi sergiliyorlar.

Mü’min, her şeyin tedbir ve dizgininin Allah’ın kudret elinde olduğunu bildiği için, hiçbir şeyden endişe ve telaş etmez. Mü’min bilir ki, Allah onun hakkında bir musibeti takdir etmiş ise bundan kurtuluş yoktur. Eğer Allah takdir etmemiş ise hiçbir güç ona zarar veremez. Bu tevekkül ve düşüncesi mü’mini rahatlatır ve cesur kılar.

Allah’a tahkikî bir şekilde iman ile tevekkül eden adam hiçbir şeyden korkmaz, hiçbir hâdise karşısında titremez. Cesaretin kaynağı hakikî iman olduğu gibi, korkaklığın kaynağı da imansızlık ve tevekkülsüzlüktür. Böyle kimseler dünyanın bütün yükünü bellerine yükler ve altında ezilirler.

Tevekkül imanın bir meyvesi olduğu için, iman ne kadar sağlam ve kuvvetli olursa, tevekkül de o nisbette kuvvetli olur.

Belâlar konusunda alacağımız bir tedbir varsa onu almakla görevliyiz. Zira hem bu vücut, hem de faydalandığımız haricî nimetler bize emanettir. Onlara zarar vermemeye çalışmak durumundayız. Ancak, bize düşen görevi yerine getirdikten sonra nefsimizin hoşuna gitmeyen neticeler karşımıza çıkarsa, bunları da rıza ile karşılamamız gerekir. Böyle bir neticeyi de bir imtihan sorusu olarak görüp, o musibetten azamî derecede istifade etmek için Rabbimizin “bize bizden daha yakın olduğunu” düşünmeli, bela ve musibeti sabırla ve rızayla karşılamalıyız.

“Allah'ın rahmetinden fazla rahmet edilmez. Allah'ın gazabından fazla gazab edilmez.”(1)

Bazı musibetler insanın derecesini artırmak, günahlarına keffaret olmak ve fani malını sadakaya çevirmek için verilmişlerdir. İnsanın bunlara karşı alacağı herhangi bir tedbir de olmayabilir; zelzele, kaza, sel felaketi gibi.

Bu gibi durumlarda, “belâların en büyüğünün enbiyaya, sonra evliyaya,..., geldiğini” haber veren hadis-i şerifi hatırlayıp, her konuda olduğu gibi sabır konusunda da Allah’ın o sevgili kullarına ittiba ederek, o musibetlerden azamî derecede istifade etmeye çalışmamız gerekir. Üstadımız On Yedinci Söz'de "Tevekkülle belâ yüzünde gül, ta o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül." diyerek, musibetlere karşı gülmekle mukabele etmenin musibeti küçülteceğini ifade etmektedir.

(1) bk. Sözler, Lemeat.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...