"Hırs sebebiyle, teenni ile hareket etmediği için, o tertipli eşyadaki manevi basamakları müraat etmez; ya atlar, düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır, maksada çıkamaz." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Atlar, düşer” tabiri, kâinatta tertip edilmiş olan sebep-netice zincirine uymadan, maksuda erişmeye kalkıştığından muvaffakiyetsizliğe düşmek demektir.

Mesela, buğdayı elde etmek için Allah sebepleri tertib ile sıraya koymuş; önce tarlayı süreceksin sonra tohum ekeceksin, sonra da sulayacaksın vs... Bu tertiplerden birini atlayan ya da kendisinin yapması gereken işlerden birini Allah'a havale edip "Ben tevekkül ehliyim..." diyen kişi, buğday elde edemeyeceği gibi tembellik damgasını da yiyecektir.

Burada "düşmek" tabiri, buğdayı alamamak ve tembellik damgasını yemek manasına gelirken, "atlamak" tabiri ise, sebep sırasına uymamak demektir. Kâinatta bütün neticeler, sebeplerin zinciri ile meydana gelmektedir.

Mesela, düşmana karşı zafer kazanmak ancak manevi, askerî, siyasi ve iktisadi gücü elde etmekle olur. Bunları elde etmeden "Ben müminim!.." diye düşman üstüne gidilirse neticesi felaket olur. İsrail’in modern uçak ve füzelerine karşı sapan taşı ile karşı durmak "düşmek" demektir. İsrail’e karşı ancak manevi, askerî, siyasi ve iktisadi güç ile "durmak" gerekir. Allah’ın emri ve Resulullah’ın (asm) sünneti budur; akıl ve mantık da bunu iktiza eder. Gerisi lafügüzaftır, çoluk çocuğu telef etmektir.

Üstad Hazretleri Lemaat adlı eserinde:

"Bir zaman bir sâil dedi: "Madem El-Hakku Ya’lu haktır. Neden kâfir, müslime; kuvvet hakka galibdir?" (Sözler, Lemeat)

Yani "Mademki hak üstündür, ondan üstünü yoktur. Kâfirlerin Müslümanlara, kuvvetlinin haklıya galip gelmesine ne dersiniz?" sualine dört ayrı yönüyle, çok doyurucu bir şekilde cevap verir.

Bu cevapta, önce vesileler üzerinde durulur ve bu hikmet dünyasında vesilelerin, sebeplerin çarpıştığına dikkat çekilir. Müslüman olsun kâfir olsun, her kim ulaşmak istediği netice ve hedefin ön şartlarını yerine getirir, sebeplerine, vesilelerine tam riayet ederse, muvaffakiyet onun olacaktır. Hangi mamulden, hangi şartlarda, hangi tekniklerle ve nasıl bir planlama ile netice ve semere alınacağı bellidir. Bu şartlara kim uyar, bu vesileleri kim yerine getirirse muvaffakiyet onundur.

Sualde geçen kuvvet mefhumuna da şöyle temas edilir: "Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr-ı hilkati var."

Muvaffak olmak, düşmanınıza yahut rakiplerinize galip gelmek istiyorsanız, kuvvetli olmaya mecbursunuz. Zira, kuvvetin de bir hakkı vardır. O hakkı kim elinde tutarsa, galip gelmesi kuvvetle muhtemeldir. Çelikle tahtayı çarpıştırırsanız, tahtanın mağlup düşeceği bellidir.

İkinci olarak, konu insandaki sıfatlar yönünden ele alınır. Bütün güzel sıfatlar Allah kelamında zikredilmiş ve Resulullah (asm) tarafından da en güzel şekilde sergilenmiştir. Şu var ki, tatbikatta nefsin, şeytanın ve nice unsurun tesiriyle, bir Müslüman bu güzel sıfatların tamamını hayatında izhar etmeye muvaffak olamayabilir. Yine bir gayrimüslim, gördüğü eğitimin ve toplum disiplininin bir mahsulü olarak, bazı güzel sıfatlara sahip olabilir. Bunlar ondaki müslim sıfatlardır. Bir iş görüleceği zaman, kalplerdeki inançlar değil, bu sıfatlar çarpışırlar.

Ticaret hayatından bir misal verelim:

Bilgi, dürüstlük, çalışkanlık, mesai tanzimi, prensip sahibi olmak gibi sıfatlar, ticaretin neticesine doğrudan tesir ederler. Bir gayrimüslim, bu sıfatlara sahipse ve yine bir Müslüman bu sıfatlardan mahrumsa, o gayrimüslimin Müslüman’dan daha zengin olması beklenen bir neticedir. Burada kâfir Müslüman’a değil, müslim sıfatlar, gayrimüslim sıfatlara galip gelmişlerdir. Ve netice, sıfatlar âleminde, yine hakkın olmuştur.

Bu konu işlenirken şu çok ehemmiyetli bir tesbite de yer verilir:

"Hem dünyada, hayatın hakkı şamil ve âmmdır. O rahmet-i âmmenin bir cilve-i manidar, onun bir sırr-ı hikmeti var; küfür mâni değildir." (bk. age.)

Hayatın hakkı umumidir, şamildir. Yani bu noktada mümin, kâfir, insan, hayvan farkı yoktur. Kime hayat verilmişse ona rızık da verilir. Rızık; imanın ve ibadetin değil, hayatın hakkıdır. Berikilerin hakkı, ahiret yurdundaki ebedî saadettir.

Allah’ın her isminin tecellisi için farklı aynalar, ayrı zeminler söz konusudur. Bunların çoğu, kişinin itikadıyla alakalı değildir. Mesela, Rezzak isminin tecellisinden daha fazla nasip almak isteyen bir çiftçi, bunun için gerekli şartları yerine getirdiğinde tarlasına daha fazla mahsul verilir. Burada kişinin inancına bakılmaz. Yine, Şâfi isminin kendisinde tecelli etmesini isteyen bir insan, hastalığına faydalı ilacı kullanır. Onun şifa bulmasında da inancına bakılmaz. Çünkü ilaç kullanan kişi, Şâfi ismine müracaat etmeyi bilmiştir ve bunun karşılığı olarak kendisine şifa ihsan edilmiştir. Bu yola girmeyen bir insan, kâmil bir mümin de olsa, şifaya kavuşmayabilir.

Buna göre, bir Müslüman, dünya hayatında, ilahi isimlerin feyzinden faydalanmayı diliyorsa, hayatının o tecellilere layık bir ayna olmasına çalışmalıdır. Bunu yapmazsa netice alamaz. Ama aynı mümin ibadet, salih amel ve ihlas şartlarını yerine getirmekle ahiret yurdundaki ilahi lütuflara nail olabilir.

Bu şartları yerine getirmeyen bir insan ise, dünyada ne kadar muvaffak olursa olsun, cennetten nasip alamaz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 3.386
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

artiha

İtalyanlar'ın bir hayat felsefesi vardır. Acele ederken de kontrollü, dikkatli ve sakin ol. Teenni çok önemli. Suçlu kovalarken yaşanan olay buna örnektir. Polis şüpheli şahsa müdahale etmek istedi. Bu sırada polise silah gösteren şahıs araç ile kaçmaya başladı. Ekipler ile şüpheli araç arasında kent merkezinde kovalamaca başladı. Kovalamaca sırasında motosikletli asayiş ekipleri cadde üzerinde yolun karşısına geçmeye çalışan ÇOMÜ Eğitim Fakültesi öğrencisi Doğa Güneş’e (23) çarptı. Doğa Güneş olay yerine gelen ambulansla ÇOMÜ Hastanesine kaldırıldı.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...