"İbadet perdesi altında dünyayı tahsil etmek" istemeyi izah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"Şu mübarek risaleler, hararetli bir adamın suyu gördüğünde, ufak bir kapta ise kazanına koymak, büyük göl ve deniz ise, içine girmek istediği gibi, şu zamanın nursuz yakıcı şiddet-i hararetine karşı ihlâs denizini göstermekle harareti kesmek, hem her nevi cevahir ve elmas içinde bulunduğunu beyan etmekle o denize dâvet ediyor. Nefsin talibi olduğunu riyâ ve hubb-u câh gibi her cihette zararlı yılanlar gibi zehirleyen, ibadet perdesi altında dünyayı tahsil etmek isteyip, kabir kapısında hatâsını bildiği ve teveccüh-ü nâsa muhabbetten, Firavun gibi gark olurken dönmek isteyip, kimseye müyesser olmadığını ve daha teferruatıyla o âlemleri bu Lem’alar öyle tenvir ediyorlar ki, eğer murad-ı İlâhî olsa, bu zamanın şöhretperest zındıkları da görselerdi, ellerindeki vücutlarına zemherir getiren buzları atıp, ihlâsla iman edip, Kur’ân’ın elmas cevahirlerini alırlardı."(1)
Burada Üstadımıza mektub yazan muhterem bir ağabeyimizin hissiyatı güzelce yazısına aksettiğine şahid olmaktayız. Susuzluktan içi yanan birisinin suya kavuşması neyse, şimdiki asrın muhtaç gönüllerin de Risalelere kavuşması aynı şeydir.
Sorulan cümleye gelince; ibadetler sadece "Dünyevî işlerim rast gitsin" düşüncesi ile yapılırsa, ibadeti dünyaya alet yapmış oluruz. Halbuki ibadetler, sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yapılır ve yapılmalıdır.
“Ubudiyetin dâîsi emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı Haktır. Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir..." (17. Lem’a)
Ubudiyet kulluk demektir. Kul olduğunu bilen, kulluk vazifesini severek yerine getirir. Bu şuur sayesinde insan, teneffüs ettiği havanın, içtiği suyun, aldığı gıdanın hep Allah’ın ihsanı olduğunu düşünür ve kalbi Rabbine karşı daimî bir minnettarlıkla dolar. Rabbinin misafiri olmanın hazzını ruhunun tâ derinliklerinde hisseder. O’nun nimetlerine şükürle, kemaline hayretle, hikmetine tefekkürle, musibetlerine de sabırla mukabelede bulunur.
Cenab-ı Hak, insanı iman ve ibadet için yaratmıştır. “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat Suresi, 56) âyeti de bu hakikati beyan etmektedir. İnsanın yaratılmasından asıl maksat, Halık’ını tanıması, O’na itaat ve ibadet etmesi ve böylece O’nun rızasını kazanmasıdır.
“İbadet, şükürdür. Şükür, mün'ime edilir; yani nimetleri veren zâta şükretmek vâcibdir. Yani: Rabbinize ibadet yaptığınızda şerik yapmayınız. Zira Rabbiniz ancak Allah'tır. Sizi, nev'iniz ile beraber halkeden O’dur. Ve Arz'ı size mesken olarak hazırlayan O’dur. Semayı sizin binanıza dam olarak yaratan O’dur. Ve sizin rızık maişetinizi tedarik için suları gönderen O’dur. Hülâsa, bütün nimetler O’nundur; öyle ise bütün şükürler ve ibadetler de ancak O’nadır.” (İşarat-ül İ’caz)
Bir insan; "Dükkânımın müşterisi artsın, satışlarım bereketlensin" düşüncesi ile namaz kılarsa, bu namaz dünyalık kazanmak için kılınmış oluyor; yani ibadet perdesi altında, dünyayı tahsil etmek manasına geliyor.
Orucu sadece "Bedenim sıhhat bulsun" düşüncesi ile tutarsak, bu da orucu dünyevÎ bir faydaya âlet etmek demektir.
Orucun belli bir başlama ve bitiş vakti vardır. Kişi, orucuna imsaktan hemen sonra başlasa da, iftarını yatsıdan birkaç saat sonra yapsa orucu makbul olmaz. Daha fazla bir müddet aç kalmıştır, ama oruç tutmamıştır. Hikmet fazlasıyla tamam olsa bile, illet kaybolduğundan bu ibadet makbul sayılmaz.
Oruç tıbbî faydaları için tutulmadığı gibi, içki de sağlığa büyük zarar verdiği için haram edilmiş değildir. Esas olan Allah’ın emir ve yasağıdır.
Netice, ibadetler dünyevî ve uhrevî hiçbir menfaat için deği, yalnız ve yalnız Allah’ın rızasını kazanmak için yapılır.
(1) bk. Barla Lahikası, 222. Mektup.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü