"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Maddîyattan olmayan, bilhassa mahiyetleri mütebâyin olan bir çoklukta tasarruf eden bir zâtın, o çokluğun her birisiyle bizzât mübâşeret ve muâlecesi lâzım değildir..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Allah zatı itibariyle değil, isim ve sıfatları ile her şeyin yanında hazır ve nazırdır. Allah’ın isim ve sıfatları Onun zatı ile kaim ve Onun zatından kaynayıp geldiği için, dolaylı bir şekilde Allah’ın zatı her fiil ve icraatın memba ve esasıdır denilebilir. Ama Zat-ı Akdes asla ve kata mahlukat ile mübaşeret ve temas içinde değildir ve her şeyin yanında bizzat hazır ve nazır olmaz. Allah zatı ile her şeyin yanında bizzat hazır ve nazır demek şirk olur.

On Altıncı Söz'deki Güneş örneği bu hakikati akla yaklaştırmak için verilmiştir. Güneş zatı itibarı ile bizden çok uzak olmasına rağmen, ısı ve ışığı ile göz bebeğimizin içine kadar giriyor. Allah da aynı şekilde zatı itibariyle mahlukattan nihayetsiz uzak ve münezzeh iken, isim ve sıfatları ile bize şah damarımızdan daha yakındır. Bu mana itibaryile Allah kainatta zatı ile değil, isim ve sıfatları ile iş görüyor. Ama isim ve sıfatların arkasında ve membaı olarak yine Allah’ın mübarek Zat-ı Akdesi vardır.

Maddi alemde tesir ve tedbir ancak temas ile olur. Yani dokunmadan ve temas etmeden bir şeye tedbir ve tesir etmek mümkün değildir. Mesela, insan bir bardak su içmek için eli ile bardağı kavramadan, onu tutmadan suyu içemez.

Bu ilişki ve zorunluluk Allah için geçerli değildir. Allah temas ve mübaşeret etmeden, bir şeye "Ol!.." dedi mi oluverir. Bir şeyi icat etmesi için onunla temas etmeye muhtaç değildir. Yer çekimi bizi yeryüzüne bağlar, fakat dokunarak değil. Mıknatıs da çiviyi dokunmadan çeker. Dokunmadan iş görmenin en büyük örneği insan ruhunda görülür. Biz ruhumuzdaki kuvvet sıfatıyla eşyayı kaldırırız, ama eşyaya dokunan o sıfat değil, ellerimizdir. Bir cümleyi ezberlediğimizde ondaki kelimeler hafızamızda kaydedilir, yine dokunmaksızın. Meleklerin bizim amellerimizi yazmaları da dokunmaksızın ve temassızdır.

Demek oluyor ki, bir varlık, maddeden uzaklaştığı nispette, mübaşeretsiz iş görme sahasında ilerleme kaydeder. “Cenâb-ı Hakk’ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur. Bizzât mübaşereti yoktur. Şemsin kâinatı tenvir ettiği gibi.” ifadesi de bu manaya matuftur.

Güneşin maddesi yeryüzündeki eşya ile temasta değildir, ama onun maddeden bir derece uzak olan ışığı, eşya ile temas edebilmekte ve onları aydınlatmaktadır. Güneş, “tenvir” fiilini eşya ile temas etmeksizin icra ettiği gibi, cazibesiyle de bütün gezegenlerini yine dokunmaksızın çekip çevirir. Bu misallerde olduğu gibi, basit bir mahluk böyle temassız iş görebiliyorsa, maddeden münezzeh ve mukaddes olan Allah elbette temas etmeden iş ve fiil icra edebilir demektir.

İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Maddîyattan olmayan, bilhassa mahiyetleri mütebâyin olan bir çoklukta tasarruf eden bir zâtın, o çokluğun her birisiyle bizzât mübâşeret ve muâlecesi lâzım değildir."

"Evet, asker neferâtı arasında bir kumandanın tasarrufâtı, tanzimâtı, ancak emir ve iradesiyle husûle gelir. Eğer o kumandanlık vazifeleri ve işleri neferâta havale edilirse, her bir neferin bizzât mübaşeret ve hizmetiyle veya her bir neferin bir kumandan kesilmesiyle vücud bulacaktır."

"Binaenaleyh, Cenab-ı Hakk'ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur. Bizzât mübâşereti yoktur. Şemsin kâinatı tenvir ettiği gibi."(1)

Mübaşeretsiz tasarruf, dokunmaksızın iş görmek demektir. Mualecesiz iş görmek ise, bir şeyler yapmak için çaba göstermeksizin sadece irade ile o işi gerçekleştirme mânasına gelir.

Mübaşerette iki tarafın da maddî olması gerekir. Taraflardan birisi maddî olmasa dokunma olayı meydana gelmez. Mesela, elimiz de maddidir, kitap da. Onun için kitabı tutmamız için ona dokunmamız gerekir. Ama göz nuru maddî olmadığı için, kitabı okurken gözümüzün ona temas etmesi gerekmez. Göz o kitapta bir bakıma mübaşeretsiz iş görür.

Bizim görme sıfatımız gibi, miknatısın da çekim gücü maddi değildir. Bu çekim kuvveti çivileri onlara dokunmaksızın çeker.

Keza, Güneş'in cazibesi de maddî değildir, gezegenlerini dokunmadan çevirir.

Mübaşeretsiz tasarrufun en güzel bir örneği de ruhumuzda kendini gösterir:

"İnsanın... ruhu bütün cesedine öyle bir münasebeti var ki, bütün âzâsını ve eczâsını birbirine yardım ettirir."(2)

Ruhumuz, organlarımızı birbirine yardım ettirirken dokunmadan iş görür. Organlarımız kesif ve maddî ise de ruhumuz lâtiftir ve nuranîdir. Meselâ, yere düşen kalemimizi elimizle tutar ve yukarı çekeriz. Elimizin kendisini ise mübaşeretsiz kaldırırız. Yâni, ruhumuz elimizin bir yerinden tutup da onu yukarı kaldırmış değil. Onun elimizdeki tasarrufu, mübaşeretsizdir ve sanki bir emir ve irade ile gerçekleşir. Yâni, biz elimizi kaldırmayı irade ettiğimizde el hemen yukarı kalkar; sanki ona “kalk” emri verilmiş gibi. El ruhun emrindedir ve ona son derece itaatlidir, o neyi dilerse hemen yerine getirir.

Cenâb-ı Hakk’ın eşyayı “Ol!” emriyle vücuda getirmesinin, bir derece anlaşılmasında, bizim için en güzel örnek ruhun bedendeki bu icraatlarıdır.

“Bir şeyi irade ettiği zaman O’nun işi, sadece o şeye ol demesidir, o da hemen oluverir.” (Yasin, 36/82) mealindeki ayet-i kerîmeyi şu ifadeler çok güzel tefsir ediyor:

“Emr-i tekvinîsi, kudret ve irâdeyi tazammun ettiğini ve bütün eşya evâmirine gayet musahhar ve münkad olduklarını ve mübâşeretsiz, muâlecesiz halk ettiği için icadındaki suhulet-i mutlakayı ifade için, sırf bir emirle işler yaptığını, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân ile ferman ediyor.”(3)

Üstat Hazretleri de bu ayetli ilgili bir bahiste sanki (güya) emreder yapılır ifadesini kullanır. Burada geçen sanki (güya) kelimesi çok önemlidir. Elimizi kaldırma örneğimizde, sanki ruhumuz ele kalk diye emretmiş de o da bu emri süratle yerine getirerek hemen kalkmıştır.

Allah’ın bir şeyi yaratmayı dilediğinde onun hemen olmasını, Üstat Hazretleri "güya emreder yapılır" şeklinde çok ince ve hassas bir ifade ile bizlere ders vermiş oluyor.

“Meselâ, nasıl ki, terzi gibi bir san'atçı, birçok külfetler, maharetlerle, musannâ bireyi icad eder ve onu bir model yapar. Sonra onun emsâlini külfetsiz, çabuk yapabilir. Hattâ bazen öyle bir derece suhulet peydâ eder ki, güyâ, emreder yapılır ve öyle kuvvetli bir intizam kesb eder -saat gibi- güyâ bir emrin dokunmasıyla işlenir ve işler.”(4)

“Nasıl ki gayet mahir bir san'atkâr, ziyade kolay bir tarzda, elini işe dokundurur dokundurmaz, makine gibi işler. Ve o sürat ve mahareti ifade için denilir ki, 'O iş ve san'at ona o kadar musahhardır ki, güya emriyle, dokunmasıyla işler oluyor, san'atlar vücuda geliyor.' Öyle de Kadîr-i Zülcelâlin kudretine karşı, eşyanın nihayet derecede musahhariyet ve itaatine ve o kudretin nihayet derecede külfetsiz ve suhuletle iş gördüğüne işareten اِنَّماَ اَمْرُهُ اِذاَ اَراَدَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ferman eder.”(5)

“...Binaenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur. Bizzât mübaşereti yoktur. Şemsin kâinatı tenvir ettiği gibi.”(6)

On Altıncı Söz’de Üstat Hazretleri Güneş'in maddî-nuranî bir varlık olduğunu beyan eder. Güneş maddi olduğu halde, ışığının, hararetinin, kuvvetinin nurani olması dolayısıyla yer yüzündeki sayısız denecek kadar eşyada birlikte iş görür, bütün eşyayı birlikte aydınlatır, bütün gözlere beraber ışık verir. Bütün bu icraatlarını mübaşeretsiz yapar. Maddî-nuranî bir mahluk olan Güneş'e bu kabiliyetin ihsan edilmesi açıkça gösterir ki, bir ismi Nur, bütün esmâsı ve sıfatı nuranî olan Cenab-ı Hak bütün icraatlarını, mübaşeretsiz olarak, sırf bir emir ve irade ile yapar.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Hubab.
(2) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Otuz Birinci Pencere.
(3) bk. age., On Altıncı Söz.
(4) bk. age.
(5) bk. Mektubat, Yirminci Mektup, İkinci Makam, Onuncu Kelime.
(6) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Hubab.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...