"İ’lem eyyühe’l-aziz! Misafir olan bir kimse, seferinde çok yerlere, menzillere uğrar..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsan bir sefere çıktığında, her gittiği beldenin şartlarına uymak durumundadır. Her iklimde aynı elbiseleri giymediği gibi, her şehirde de kendi alışageldiği yemekleri yemeyi bekleyemez.

Üstat Hazretleri bu misâl ile insanın manevi kemâlat yolculuğunda da uğradığı makamların her birinin farklı şartları olduğunu, her makamın gereğini aynen yerine getirmesi gerektiğini ders veriyor. Bu ders bir yönüyle, seyrü sülûkun temelidir.

Büyük mürşitler, müritlerinin manevi yolculuklarını takip ederler ve her bir makamda yapmaları gereken şeyleri kendilerine bildirirlerdi. Meselâ, İmam Rabbani Hazretlerinin Mektûbat adlı eserinde bu manada çok mektup vardır.

Şu nokta çok önemli ve bir o kadar da tehlikelidir:

Kilo vermek isteyen bir hasta bunu kendi aklına göre değil, bir diyetisyen doktorun gözetiminde yapmalıdır. Aksi halde, kendisine yeni birtakım hastalıkların gelmesine davetiye çıkarmış olur.

Bilindiği gibi, nefsin yedi mertebesi var. En aşağı mertebesi nefs-ı emmare, yâni kötülüğü emreden nefistir. Terakki devam ettikçe levvame, mutmaine mertebelerine geçiliyor ve bu manevi yükselme yolculuğu marziye makamına ermekle, yâni Allah’ın razı olduğu bir kul olma şerefine ulaşmakla kemâl buluyor.

Bu makamların her birinin şartları ayrıdır. Meselâ, mutmainne makamına gelmiş bir nefisten, dünyanın fâni zevk ve sefalarının beklenmesi, bülbülden kişneme talep etmeye benzer. O nefis, raziye ve marziye makamlarına erdiğinde, artık onu âhiretin cismani lezzetleri de tatmin etmez olur. O andelibin işi Rabbini zikir ve tesbihtir; Onun her türlü icraatlarını rıza ile karşılamaktır. Bir sayfa gibi, kendisinde kader kalemiyle yazılacak her şeyi hoş görmek, sevmek, memnun olmaktır.

Üstat Hazretleri, bu eserin bir başka bölümünde “hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir.” buyuruyor. İnsan, yeme, içme gibi hayvanlarla ortak ihtiyaçlarını karşılamakla birlikte bu noktada kalmamalı terakkisini sürdürerek kalbin ve ruhun hayat mertebesine çıkmalıdır. Kalb ve ruh ne yemeyle tatmin olurlar, ne içmeyle. Onların ihtiyaçları tahkiki iman, marifet, muhabbet, güzel ahlak gibi ulvî ve manevî gıdalardır.

İnsan, cisminin de hakkını vermeli, onu besleyip büyütmeli, ama kalbini onunla meşgul etmemelidir. Aksi halde andelibden kişneme talep etmiş gibi olur.

" İ'lem eyyühe'l-aziz! Misafir olan bir kimse, seferinde çok yerlere, menzillere uğrar. Uğradığı her yerin âdetleri ve şartları ayrı ayrı olur."

"Kezalik, Allah'ın yolunda sülûk eden zat çok makamlara, mertebelere, hallere, perdelere rastgelir ki, bunların da herbirisi için kendine mahsus şartlar ve vaziyetler vardır. Bu şartları ve perdeleri birbirine halt edip karıştıran, galat ve yanlış hareket eder..."(1)

Bu İ'lemde, Bediüzzaman Hazretleri, insanların birbirlerinin adetlerini hoş gördükleri gibi, ilahi kural ve kaideleri de, hissiyatlarımızın ve latifelerimizin hissettikleri güzellikleri ve farklı bulguları da hoş görmeleri ve tenkit etmemeleri için tavsiyelerde bulunmaktadır. Yani, kalbin hissettiklerini aklın reddetmemesi ve kalbin kabul ettiği bir şeyi nefsin tenkit etmemesi gerekir. Böylece bu insan bütün his ve latifelerinin hakkını vermekle terakki edebileceğini anlıyoruz.

Farklı farklı tarikatlar, mezhepler ve meşrepler hep bu sırdan gelmiştir. Her insandan veya tarikattan veya cemaatten aynı şeyi beklemek, hakikatin darlaşmasına vesile olacaktır.

Muhabbetullah ve marifetullahta yükselmek demek olan manevi seyr-i süluk' te seyahat yapan müminin, her aşamada karşılaşacağı makamlar vardır. Bu makamlar kimi yerde havf, kimi yerde reca, kimi yerde hayret, kimi yerde heybet, kimi yerde dehşet, kimi yerde haşyet, kimi yerde azamet, kimi yerde ise rahmet karşımıza çıkar. Bu makamların her birinin muktezaları ve bu muktezalara uygun sergilenmesi icabeden kulluk tavırları vardır. Dehşet saçan bir manzara karşısındaki tecelliden rahmet tecellisi, rahmet gamz eden bir tablodan da gadab tecellisi beklenmemelidir. Bunula ilgili misaller artırılabilir.

"Meselâ bir ahırda atın kişnemesini işiten bir adam, yüksek bir sarayda andelibin terennümünü, güzel sadâsını işitir. Eğer o terennümle atın kişnemesini fark etmeyip andelibden kişnemeyi talep ederse, kendi nefsiyle mugalâta etmiş olur."

Manevi terakki ve seyirde insan, birçok makam ve mevkilere girip yükselir. Her makamın kendine özgü şartları ve gerekleri vardır. Salik, yani manevi yolcu makamların bu kendine özel şartlarını ve gereklerini diğer makamlar ile karıştırıp birisini diğerinden beklerse, o zaman bazı sakınca ve hatalara düşer. Bazen alttaki bir makam, daha yüksek makamlardan bazı pırıltıları içinde barındırabilir. Bu pırıltıya aldanıp bu makam da o makamdır demek, hakikatleri ters yüz etmek demektir.

Mesela; bir veli velayet makamlarında gezinirken, bazen makam-ı Mehdi ve makam-ı Hızır gibi yüksek makamların bazı küçük özelliklerini kendi cüzi makamında görür ve yanlışa kapılarak kendisini Mehdi (ra) ve Hızır (as) zanneder.

Böyle hakikati ile nefsini ıslah edememiş çok salik, kendini Mehdi ve Hızır sanmış. Bir nevi atın kişnemesi ile bülbülün ötüşünü temyiz edememiş. Ahır ile sarayı tefrik edememiş ve çok naz ve davalara sapmışlar. Günümüzde de bu türden insanları görmek mümkündür.

"Makamât-ı evliyadan bazı makamlarda Mehdî vazifesinin hususiyeti bulunduğu ve Kutb-u Âzama has bir nisbeti göründüğü ve Hazret-i Hızır'ın bir münasebet-i hassası olduğu gibi, bazı meşâhirle münasebettar bazı makamat var. Hattâ o makamlara Makam-ı Hızır, Makam-ı Üveys, Makam-ı Mehdiyet tabir edilir."

"İşte bu sırra binaen, o makama ve o makamın cüz'î bir nümunesine veya bir gölgesine girenler, kendilerini o makamla has münasebettar meşhur zatlar zannediyorlar. Kendini Hızır telâkki eder veya Mehdî itikad eder veya Kutb-u Âzam tahayyül eder. Eğer hubb-u caha talip enâniyeti yoksa, o halde mahkûm olmaz. Onun haddinden fazla dâvâları şatahat sayılır; onunla belki mes'ul olmaz. Eğer enâniyeti perde ardında hubb-u caha müteveccih ise, o zat enâniyete mağlûp olup, şükrü bırakıp fahre girse, fahirden git gide gurura sukut eder. Ya divanelik derecesine sukut eder veyahut tarik-i haktan sapar. Çünkü, büyük evliyayı kendi gibi telâkki eder, haklarındaki hüsn-ü zannı kırılır. Zira, nefis ne kadar mağrur da olsa, kendisi, kendi kusurunu derk eder. O büyükleri de kendine kıyas edip kusurlu tevehhüm eder. Hattâ, enbiyalar hakkında da hürmeti noksanlaşır."(2)

Bazı ehliyetsiz ve liyakatsız salikler, kendi cüzi makamlarını büyük evliyaların külli makamı ile karıştırdığı için, kendinde bulunan pest ve adi halleri o büyük zatlarda da hayal etmeye başlıyorlar. Bu karıştırmaktan dolayı, o büyük zatlara olan hürmet ve saygı azalıp sıradanlaşıyor ve onlardan da pest ve adi hallerin çıkabileceğine inanmaya başlıyorlar. Hatta bir noktadan sonra, onların büyük makamlarını da inkar edebiliyorlar. Bu bakış açısından büyük zatlarda at kişnemesi mesabesinde olan adi halleri ve adi sözleri onlara yakıştırıyor demektir.

Mesela; basit bir adam, -haşa- İmam Rabbani gibi ali bir zatı, kendi gibi basit görse, kendinden sadır olan basit şeyleri ona vermekte sakınca görmez. Yani bir nevi at kişnemesi kıvamında olan basit şeyleri bülbül gibi büyük zatlara kolayca isnat edebilir.

Hayat boyu, Cenab-ı Hakk'ın binbir esmasının tecellisiyle karşılaşıyoruz. Bütün bu tecellilerde, ilim, hikmet ve adaletin sayısız cilveleri vardır. Ancak insan zahirperest olduğundan, bu tecellilerdeki esrara vakıf olamayabilir. Lehinde olan bir şeyi aleyhinde zanneder. Aleyhinde olan bir şeyi ise lehinde zannedebiliyor. Hâlbuki; zahiren şer görünen her bir hadise ve olayın çok tatlı ve güzel neticeleri vardır. On Sekizinci Söz'de geçen şu ifadeler bu mevzumuzu çok güzel ifade etmektedir;

"Fakat insan, hem zâhirperest, hem hodgâm olduğundan, zâhire bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık cihetiyle, yalnız kendine bakan netice ile muhâkeme ederek şer olduğuna hükmeder. Halbuki, eşyanın insana âit gâyesi bir ise, Sâniinin esmâsına âit binlerdir. Meselâ, kudret-i Fâtıranın büyük mu'cizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları muzır, mânâsız telâkkî eder. Halbuki onlar, otların ve ağaçların mücehhez kahramanlarıdırlar."

"Meselâ, atmaca kuşu serçelere tasliti, zâhiren rahmete uygun gelmez. Halbuki serçe kuşunun istidadı, o taslit ile inkişaf eder. Meselâ, 'kar'ı pek bâridâne ve tatsız telâkkî ederler. Halbuki, o bârid, tatsız perdesi altında o kadar hararetli gâyeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, tarif edilmez."(3)

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Habbe.
(2) bk. Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup Dokuzuncu Kısım.
(3) bk. Sözler, On Sekizinci Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...