Block title
Block content

İman, insanın mazi ve istikbalini nasıl aydınlatıyor?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstad bu konuları değişik yerlerde işlemektedir. Özetle: İmandan mahrum bir şekilde maziye bakıldığında “pederinin ve ecdadının ve nev'inin bir mezar-ı ekberi suretinde” göründüğünü beyan eder. Yani Bir insan bu gün toprağa verdiği bir yakını - mesela babasını - nasıl tasavvur edecektir? Bir daha ebediyen görüşemeyeceği bir kayıp değil mi? Onu ne kadar seviyorsak o sevgimiz derecesinde bir boşluk ve yürek acısı duyarız. Sonra bu kayıbın hatırlattığı diğer kayıplarımız aklımıza gelir. Sonra tarih boyunca yaşamış gitmiş tüm insanlık akla gelir. İçimizdeki boşluk ve yürek acısı daha da büyür, dehşetli bir karanlık bizi boğar.

Fakat imanla bakıldığında mazi, “ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma-ı ahbap”tır. Yani mazi mezaristanına gidenler bütün bütün çürüyüp yok olmadılar; çürüyen yalnız onların elbiseleri hükmünde olan cesetleridir. Onlar başka bir alemde varlar. Biz de onların gittiği aleme gideceğiz, onlarla hem berzahta ruhani olarak, hem de haşirden sonra cennette “yüz yüze” görüşeceğiz. Dolayısıyla bizimkisi ebedî bir kayıp değil; geçici bir ayrılıktır; hüzün verse de bu ayrılıktan kaynaklanıyor ve bir gün bitecek bir ayrılıktır. Dolayısıyla geçmiş dostlarımızı, ecdadımızı veya saygıdeğer insanları düşündüğümüzde sıcak, bir dostlar meclisi aklımıza gelir ve içimizi aydınlığa garkeder.

İmandan mahrum bir şekilde istikbale bakıldığında “...benim ve emsalimin ve nesl-i âtinin büyük ve karanlıklı bir kabri suretinde” görülür, ünsiyet yerine dehşet verir. Geçmiş nasıl baba, ecdat ve geçmiş tüm insanların, insanın içini karanlığa boğan bir kabri ise, gelecek de bizim, hatta çocuklarımız ve torunlarımızın, ve gelecek tüm insanlık neslinin kemiklerini çürütecek başka bir kabristan olarak görünür ve insanın istikbalini dehşetli bir karanlık kaplar.

“Kabir… Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalâlet için, bir idam-ı ebedî kapısı, yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini idam edecek bir darağacıdır.” 

Fakat imanla bakıldığında istikbal “sevimli saadet saraylarında bir ziyafet-i Rahmâniye” olarak görünür. Yani biz ölümle yokluğa veya çürüyüp dağılmaya gitmiyoruz, bilakis bu dünyadan çok daha şirin olan ve bu dünyayı “gölge”de bırakacak başka muhteşem bir aleme göçüyoruz. Orada bu dünyada numünelerini “tat”tığımız lezzetlerin asıllarından oluşan Rahmana yakışır bir başka ziyafete davet ediliyoruz. Dostlarımızla, tüm saygıdeğer insanlarla, akla gelen - gelmeyen tüm lezzetlerin iç içe olduğu gerçek bir saadet diyarına göçtür ölüm. “Onun içindir ki, ölümün hakikatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler, daha ölüm gelmeden ölmek istemişler”.

İmandan mahrum bir şekilde bakıldığında hazır gün “yarım ölmekte ve hareket-i mezbûhânedeki ıztırap çeken cismimizin cenazesini taşıyan bir tabut suretinde” görünür. Yani saatimizin her tiktakları, doğan veya batan güneş, gelip giden mevsimler hep bizim ve tüm sevdiklerimizin ölüm denen yokluğa biraz daha yaklaşmamız anlamına gelmektedir. Kesimhanelerdeki bandda ilerleyen kesimlik bir koyundan farkımız yoktur aslında. Her saniye hayatımızın sona ereceği noktaya yaklaşıyoruz. Böyle bir tasavvur içindeki birisi için dünyanın zevklerinin bir anlamı kalır mı? “Ölüm ve idam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi?”

Fakat imanla bakıldığında hazır zaman “bir ticaretgâh dükkânı ve şaşaalı bir misafirhane-i Rahmânî” olarak görünür. Yani sonsuz saadet saraylarını elde etmek için sonsuz fırsatların bulunduğu bir ticaret yeridir. Her ömür dakikası ayrı bir sermaye, ayrı bir fırsat ve o saadet diyarı için ayrı bir yatırımdır.

Bu dünyada da O rahmeti sonsuzun misafiriyiz, sayısız nimetleriyle muhatabız. Fakat ebedî saadeti kazanmak için bazı imtihanlarla karşı karşıya olduğumuz için bir çeşit meşakkati de var. Fakat böyle kerem, rahmet ve hikmeti sonsuz bir misafirhane sahibimiz olduğuna itikadımız bu dünyamızı da güzelleştiriyor. Sonuçta kendimizi onun katıksız saadetler diyarına götüren bir trende bildiğimiz ve her dakika oraya yaklaştığımızın şuurunda olduğumuzdan yolculuk sıkıntısı sıkıntı olmaktan çıkmaktadır.

Fakat ehl-i dalalet, gafletle eğlencelerle ve düşünmeyerek bu korkunç karanlıkları tam olarak hissetmiyorlar. Aynı şekilde ehl-i hidayet de yine gafletle imandan gelen şirin nurları tam hissedemiyor.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...