"İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi lezzetler ile mütelezziz olacak bir zihayat makine …" İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsan, fıtraten nihayetsiz aciz ve fakir olarak yaratılmıştır. İnsan kâinat içinde her şeye muhtaç olarak yaratıldığı için, her şeyde Allah’ın rahmet ve kudret elini, acizlik ve fakirlik hissi ile bilebilir ve görebilir. Her şeye muhtaç olan birisi, her şeyin sahibi olan bir zata istinad ve istimdad etmek zorundadır.

Şayet insan her şeyin dizginin ve tedbirini Allah’ın elinde olduğunu bilip, O’na iman ile iltica etmezse, her şeye karşı dilenci ve köle vaziyetini alır. Her hâdise karşısında korkar ve titrer.

İnsanın fıtratı ile kâinat arasında bir kopukluk ve boşluk vardır. Şayet insan bu kopukluğu ve boşluğu, yani istinad ve istimdat noktalarını iman ve ibadet ile Allah’a dayandırmaz ise, mahlûkatın en aciz ve zelil bir parçası olur. İman ve ibadet ise, bu kopukluğu ve boşluğu dolduran yegâne ve en tesirli ilaçtır. Zaten hakikat-i halde de insanın bütün ihtiyaç ve arzularını tatmin edip karşılık veren de Allah’tır.

İnsanın mahiyetinde olan nihayetsiz acizlik damarı ancak nihayetsiz bir kudret tarafından tatmin edilebilir. Yine nihayetsiz fakir olan insanın fakrına, nihayetsiz zengin olan Allah karşılık verip doyurabilir. Güneşi bize lamba, ayı takvim yapan kudret, ancak bizim ihtiyaçlarımızı temin edebilir. İnsan ile Allah arasında en güzel nisbet ve en muhkem köprü ise iman ve tevhiddir. Bu yüzden, kelime-i tevhidde hem istinad hem de istimdad mânaları bütün envaı ile mevcuttur.

Netice olarak, insan kâinatın umumuna muhtaç olarak yaratıldığı için, her şeye müracaat edip dilenmek yerine, kâinatın bir tek Rabbi olan Allah’a müracaat edip, O’na iltica eder ve O’ndan medet dilenir. Böylece bütün kâinata dilencilik etmekten kurtulur. Binlerce sebeplere köle ve dilenci olmaktansa, bir tek Allah’a köle ve dilenci olmak insan için bir ferah ve kurtuluştur.

Ayrıca ölüm gibi dehşetli acı veren bir şey iman ile ebedî saadetin başlangıcı olur ve insanı bu dehşetli yok olma endişesinden kurtarır. Allah’a inanan, her kederden emin olur.

“İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi lezzetler ile mütelezziz olacak bir zihayat makine … iken, birden iman ve ubudiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelâl’a intisap edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinat ve bütün hâcâtına medar bir nokta-i istimdat bularak, … nihayetsiz Kadir ve Rahîm bir padişaha iman ile intisap etse ve ubudiyetle hizmetine girse ve ecelin îdam ilânını kendi hakkında terhis teskeresine çevirse ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirane iftihar edebilir, kıyas ediniz.”(1)

Yirmi Üçüncü Söz'de, beş nokta ve beş nükte olmak üzere on bahiste insanın mahiyeti, hakikati, bu müstesna mahlûkun manen nasıl yükseleceği ve nasıl çok aşağılara düştüğü en güzel şekilde işlenmiştir.

Burada bazı ana başlıklara temas etmekle iktifa edelim:

İnsanın aczi ve fakrı nihayetsizdir, yani insan havadan suya, denizden, aya, geceden gündüze, uyumadan uyanmaya, ölmeden dirilmeye kadar pek çok şeye muhtaçtır. Bu ihtiyaçlar saymakla bitmez, nihayetsizdir.

Diğer taraftan, insan bu muhtaç olduğu şeylerin hiç birini kendi gücüyle yapacak halde değildir, bu yönüyle de insan sonsuz acizdir.

İnsanın böyle yaratılması, Allah’ın kudretine ve rahmetine en geniş, en büyük bir ayna olması içindir.

İnsanın her ihtiyacı onda bir ismin tecellisine vesile olmuş ve böylece insan bütün esmaya mazhar, en şerefli bir mahlûk olmuştur: İlme ihtiyacı olana Alîm ismini, rızka ihtiyacı olana Rezzak ismini, şifa ihtiyacı olana Şafi ismini, hidayete ihtiyacı olana Hâdi ismini, mağfirete ihtiyacı olana Ğaffar ismini tecelli ettirmiştir.

Bu kıymetli mahlûk bu dünyada rahat yüzü görememekte, devamlı olarak sevdiklerinden ayrılmaktadır. Ne gençliği, ne sıhhati, ne de sevdikleri ona sürekli arkadaşlık etmemekte, sırası gelen onu bırakıp gitmekte ve sonunda da o, kalanların tümünü terk ederek kabre yalnız başına girmektedir. Bu hal, onu; “her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında bir Kadir-i Zülcelale ve bir Rahim-i Zülcemale” iman ile O’na intisab etmeye ve kulluk vazifelerini yerine getirerek hizmetine girmeye götürmektedir.

İnsan, Allah’a iman ve intisab etmekle bütün düşmanların hücumundan kurtulur. Bütün ayrılıkları ahirete iman ile ortadan kalkar. Ölümün hiçlik olmadığını, bu fani dünyanın bâki bir âlem hesabına çalıştığını, bu âlemin acı ve tatlı bütün meyvelerinin orada tadılacağını, ebedî gençliğin, solmayan sıhhatin, kaybolmayan dostlukların ancak o ebediyet yurdunda bulunduğunu, oraya gitmenin yolunun ise bütün âlemleri yaratan Allah’a iman etmek, ibadetle hizmetine girmek olduğunu anlamakla, dünyanın bütün sıkıntılarından kurtulur. Böyle bir insana, bu dünyanın bütün dertleri ve elemleri, imtihanda çekilen sıkıntılar gibi olur yahut tarlada çekilen zorluklara benzer.

Bu şuura ermiş bir mü’min hakkında, “ecelin idam ilânı terhis tezkeresine çevrilir.”

Dünyadan ayrılmayı, kışladan ayrılma gibi görür. Ayrıldığı fani mekânların yerini baki saraylar alacak, askerlik arkadaşlarına bedel, bütün dost ve sevgililerine kavuşacaktır. Kaldı ki, geride bıraktığı arkadaşları da her gün ona doğru bir adım daha gelmektedirler; ölüm ötesinde yine onlara kavuşacaktır.

Allah’a iman etmenin ayrı bir zevki ve lezzeti vardır. “Herkes mensub olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi,” mü’min olan insan da Allah’a imanın ve itaatin zevkini tadar. Hal diliyle durmadan şu hakikatleri terennüm eder:

“Ben bütün âlemlerin Rabbinin terbiyesinden geçmiş müstesna bir san’at eseriyim.”

“Bütün âlemlerin her şeyini takdir eden Allah, benim de bütün âzalarımı, bütün duygularımı ve hissiyatımı en güzel şekilde tanzim etmiştir.”

“Ben O’nun misafiriyim, semadan akan ve arzdan kaynayan sonsuz nimetleriyle beni O beslemekte, büyütmekte, İlahi fermanıyla ve Habib-i Zişanıyla beni ebedî saadete O hazırlamaktadır.”

“Ben ‘bu fani misafirhanede bakiyane bir sohbet” olan namaz ile her gün beş defa, O’nun emriyle, O’nun huzuruna çıkar, ibadet ve şükür vazifemi yerine getiririm.”

“Aldığım gıdaların kan, et, kemik olmalarından, okuduğum yazıların ilim ve feyiz olmalarına kadar bütün hayırlar O’nun elindedir ve O’nun ihsanıyla bana ulaşmaktadır.”

“Ben ancak bütün âlemleri terbiye eden Allah’a ibadet etmekten, muhtaç olduğum bütün yardımları da Rahman, Rahîm olan O Rabbimden beklemekten ayrı bir haz duyarım.”

“Onun çizdiği ve bütün sevdiklerinin yürüdükleri ‘sırat-ı müstakim’de yürümek benim için en büyük bir ihsan ve en büyük bir şereftir.”

Bu sayılanların ve daha nice mazhariyetlerin tümü şu cümlede saklıdır:

“İman bir manevî tûbâ-i cennet çekirdeğini taşıyor.”(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Şualar, On Birinci Şua, Altıncı Mesele.
(2) bk. Sözler, İkinci Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...