"İnsanın çekirdeği olan kalb, ubudiyet ve ihlâs altında İslâmiyet ile iska edilmekle imanla intibaha gelirse, nurânî, misâlî âlem-i emirden gelen emirle öyle bir şecere-i nurânî olarak yeşillenir ki, onun cismânî âlemine ruh olur..." Açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kainat ve varlık alemini bir ağaca benzetecek olursak, insan bu ağacın en güzel, şuurlu ve mükemmel bir meyvesidir. Nasıl meyve, ağacın cüzleri içinde en uzak ve erişilmez yerinde olup, ağacın bütün cüzlerini içine alan bir genişliğe ve programa sahiptir. Yani ağacın kalbi hükmünde olan çekirdeğin içinde, ağaç bütünü ile ince ve latif bir program ile derc edilmiştir. Çekirdek, ağacın küçültülmüş muazzam bir modeli hükmündedir.

Aynen öyle de, insan da kainat ağacının küçültülmüş ve mükemmel bir modeli hükmündedir. Yani kainat küçültülse insan olur, insan büyütülse kainat olur. Bu yüzden insan varlık ağacının en geniş ve uzak bir neticesi ve meyvesidir. İnsan nasıl kainat ağacının meyvesi hükmünde ise, aynı şekilde insan ağacının çekirdeği ve meyvesi de kalptir. Kalp insan mahiyetinin merkezi ve daha da küçültülmüş bir haritası gibidir.

İnsanın mahiyetinde yerleştirilmiş olan sayısız hissiyat ve cihazlar insanın şuur ve idrakini külli ve geniş yapıyor. Mesela, hayvanın görme özelliği sadece siyah ve beyaz olmasından, diğer renk tonlarını insan gibi algılayamıyor. Böyle olunca da görüntü aleminden istifadesi cüzi oluyor. Ama insanın gözü bütün renk tonlarını algılayabildiği için, insanın görüntü aleminden istifadesi külli ve geniş oluyor. Bunu diğer hissiyat ve latifelere kıyas edebiliriz. İşte insanın bu geniş ve külli mahiyeti Allah’ın kainatta murat ettiği maksatların hepsini idrak ve ihata edebiliyor. Bu yüzden insan mahlukat içinde Allah’ın has ve müstesna bir muhatabı oluyor.

İşte bu külliyette, bu genişlikte, bu keskinlikte olan insan ağacının yetişip büyümesi ancak iman ve ibadet suyu ile mümkündür. İman ve ibadet insana ruh gibi hayat verirse, insanın bu geniş kalbi insanın bu külli mahiyetine ve alemine bir ruh olur. İnsan zaten başlı başına bir alem, bir kainattır. Bu alemin ve kainatın ruhu ise kalptir. Kalbin ruhu da iman ve ibadettir. İnsan kendi alemini veya dış alemi iman ve kalp ruhu ile seyrederse, bu külliyete ve genişliğe ulaşır. Aksi takdirde küfür kalbe girerse, alemini karanlıklaştırır. Kafirlerin aleminin karanlıklı ve karmaşık olmasının sırrı, kalp ruhunun siyahlığından dolayıdır. Kalp karanlıklı olursa ona intisaben çalışan bütün çarklar da karanlık üretir ve onun esiri olur.

Mümin, Allah için tasarlanmış kalbini başka şeylerle meşgul ederek heba ederse, bunun cezası ateştir. Yani günahları bitinceye kadar cehennemde azap görür demektir. Yoksa kafirin çürümüş ve kokuşmuş kalbi ebedi ateş içinde yansa da nura inkılap etmez. Burada söz konusu olan muhatap, kalbi tamamen çürümüş kafirler değil, fasık müminlerdir.

Mümin ne kadar günaha da girse, mecazi aşklar ile kalbini yaralasa da, kalbindeki iman daima büyümeye ve yeşermeye müsaittir. Yani mümin bu dünyada gönüllü olarak çekirdek hükmünde olan kalbini iman ve İslam ile terbiye edip inkişaf ettirmez ise, Allah ahirette azaplı bir şekilde inkişaf ettirecektir.

Ya da mümin kendi irade ve iştiyakı ile kalbini terbiye etmez ise, Allah dünyevi meşakkat ve sıkıntılar ile onu terbiye edebilir. Dolayısı ile buradaki ateşi iki türlü anlamak mümkündür. Eğer mümin, kalbini terbiye etmeden ölmüş ise, ateş cehennem olur. Şayet terbiye ederek ölmüş ise, ateş dünyevi meşakkat ve sıkıntılar olur. Her iki mana da yerine göre güzeldir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...