"İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın hak ve hakikat olduğuna en sâdık deliller..." Burayı detaylı izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Kur'ân-ı Mu'cizü’l-Beyan'ın hak ve hakikat olduğuna en sâdık deliller:

1. Tevhidin bütün iktizalarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhafaza etmesidir.

2. Esmâ-i hüsnânın tenâsüb ve iktizası üzerine hakâik-i âliye-i İlâhiyedeki müvazeneyi mürâat etmesidir.

3. Rububiyet ve ulûhiyete ait şuûnatı kemâl-i müvazene ile cem' etmesidir."(1)

(1) Tevhid; Allah’ı bir bilmek, birliğine iman etmek demektir. Allah’ın birliğine iman etmenin “iktizaları ve lâzımları” konusunda Yirminci Mektub'un "Vahdehu" kelimesinin izahında geçen şu ifadeler bize mühim bir ufuk açıyor:

“Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temellûk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Her şeyin anahtarı Onun yanında, her şeyin dizgini Onun elindedir...”(2)

Allah’ın birliğine iman eden insan, her şeyi O’nun mahlûku, O’nun eseri bilir. Sebepleri de O yaratmıştır, onlardan alınan neticeleri de. Ağaç da O’nun eseridir, meyveler de.

Bu iman, insanı sebeplere aşırı ehemmiyet vermekten alıkoyar. Onlara layık olmadıkları hürmeti vermeyi men eder. Onlar olmazsa sanki nimetlere kavuşamayacakmış gibi bir hataya düşmekten korur.

Yine o Mektub’un başında geçen on bir kelimeyi hatırlayalım:

La ilahe illallah kelime-i tevhiddir. Bunu takip eden vahdehu (Allah birdir) kelimesi tevhidin bir iktizasıdır. Yâni Allah’tan başka ilah yoktur diyen kişi, Allah’ı bir bilmiş olur. La şerikeleh, kelimesi Allah’a şerik koşmayı men eder, bu da tevhidin bir başka iktizasıdır.

Aynı şekilde, Lehül mülk (Mülk umumen onundur,

Ve lehül hamdu (bütün hamd ancak O’na mahsustur).

Yuhyi (hayatı veren ancak O’dur).

Ve yümit (ölümü veren ancak O’dur).

Ve hüve Hayyun la yemut (O hayat sahibidir ve ölümden münezzehtir).

Bi yedihi’l-hayr (Bütün hayır O’nun elindedir).

Ve hüve ala külli şey’in kadîr (O her şeye kadirdir).

Ve ileyhi’l-masîr (dönüş ancak O’nadır).

İşte bütün bu hükümlere inanmak tevhidin muktezası ve lazımıdır.

Bütün İlâhî isim ve sıfatlar bu manada düşünülebilir. Meselâ, “Rezzak Allah’tır”, diyen bir kişi ne ağaçları, ne toprağı, ne de devleti hakiki rızık verici bilmez. Bunların her biri bir sebeptir. Hiçbiri rızık yaratamaz ve Rezzak olamazlar.

Keza, “Hâdi ancak Allah’tır”, diyen bir insan, bütün peygamberleri de bütün mürşitleri ve âlimleri de hidayet nimetinin kendisine ulaşmasında birer sebep, birer vesile olarak görür.

Tevhidin mertebelerine gelince, bu konuda şöyle bir tasnif yapılmıştır:

Tevhid-i zât, tevhid-i sıfat ve tevhid-i ef’al

Tevhid-i zât; Allah’ın Zât’ının bir olduğuna, şeriki olmadığına inanmaktır.

Tevhid-i sıfat; Allah’ın bütün sıfatlarının sonsuz, mutlak ve sermedi olduğuna, mahlûkata takılan sıfatların ise sınırlı ve mahlûk olup Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellileri olduklarına iman etmektir. Meselâ; “Lâ havle ve lâ kuvvete illa billah” (Allah'tan başka kimsede havl ve kuvvet yoktur) kelamı, Kudret sıfatının birliğini ifade eder. Mahlûkata takılan bütün kuvvetler hep Allah’ın ihsanıdır, O’nun yaratmasıyladır.

Keza, meleklerin dilinden verilen bir tevhid dersinde de “Sübhaneke lâ ilme lena, illa ma allemtena(Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz; senin bildirdiğin dışında bizim bir ilmimiz yoktur.) Allah’ın ilim sıfatının birliği ders verilir. Bütün ilimler Allah’ın ihsanıdır. Bir kısmı doğrudan ihsan edilir, meleklere bildirilen hakikatler gibi. Bir kısmı ise mahlûkun irade etmesiyle ihsan edilir; insanların ilimleri gibi.

Ruhumuz mahlûk olduğu gibi ona takılan bütün sıfatlar da mahlûktur. Bütün varlıklardaki bütün sıfatları da Allah yaratmıştır. Bunu böyle bilmek tevhid inancının zarurî bir lâzımıdır.

(2). Esmâ-i hüsnânın tenâsüb ve iktizası üzerine hakâik-i âliye-i İlâhiyedeki müvazeneyi mürâat etmesidir.

“Hakiki hakâik-i eşya esmâ-i İlâhiyedir” buyuruluyor. Buna göre, eşyadaki tenasüb, o eşyada tecelli eden ilâhi hakikatlerdeki tenasübden, muvazeneden kaynaklanıyor. Misal olarak kendi simamıza bakalım. Gözümüzün hakikati Basir ismine, işitmemizin hakikati Semi’ ismine dayanır. Bu isimler arasındaki yakın münasebet, gözle kulak arasındaki yardımlaşma olarak kendini göstermiş bulunuyor. “Bir göz nasıl olmalı ki görme fonksiyonunu en faydalı şekilde icra etsin?” sualinin cevabı Hakîm ve Alîm isimlerinin tecellileriyle verilmiş ve gözümüz sonsuz ilim ve hikmetle en güzel şekilde yaratılmıştır. Bu yaratma safhasında kudret de gerekli olduğundan İlâhî kudret tecelli etmiş, onun tecellisi de yine ilim ve hikmete uygun olarak kendini göstermiştir. Yâni, Allah’ın kudreti sonsuz olmakla birlikte insan yüzüne ne büyüklükte bir göz lazımsa ilim ve hikmetin muktezası olarak o büyüklükte bir göz yaratmıştır. Esmâ-i Hüsnâ arasındaki bu tenasüb her şeyde kendini gösterir ve İmam-ı Gazzalî gibi büyük muhakkiklere; “Daire-i imkânda daha ahsen yoktur” dedirtir.

İşte kâinat kitabının bütün kelimelerinde, cümlelerinde, sayfalarında kendini açıkça gösteren bu mâna, Allah kelamı Kur’ân-ı Kerîm'de de hükmünü icra eder.

Esmâ-ı İlâhîye mahlûkatta tecelli ettiği gibi, hâdiselerde ve İlâhî hükümlerde de tecelli eder. Üstadımızın şu ifadeleri bunu açıkça göstermektedir:

“... Şeriat ve Sünnet-i Seniyyenin ahkâmları içinde cilveleri intişâr eden esmâ-i hüsnânın her bir isminin feyz-i tecellîsine bir mazhar-ı câmi' olmaya çalış.”(3)

İtaat edenlere mükâfat vermeyi gerektiren isimlerle, isyan edenlerin cezalandırılmasını gerektiren isimler arasında tam bir tenasüb vardır. Allah’ın iradesinin esas olduğunu beyan eden âyetlerle, cüz’î iradenin kullanılmasından doğan neticeler arasında da yine tam bir münasebet vardır.

“Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (İnsan, 76/30) âyeti ilâhî iradenin esas olduğunu beyan etmekle Allah’ın irade sıfatında da şeriki olmayacağını ders vermekte, diğer taraftan “...Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır...” (Bakara, 2/286) âyeti insanın da kesbetme yetkisi olduğunu ortaya koymakta, “Muhakkak ki Allah insanlara çok şefkatli, esirgeyici ve Rahîmdir.” (Hac, 22/65) âyeti ilâhî merhametin azametini nazara vermekte, “...Onlara kıl kadar zulmedilmez.” (Nisa, 4/49) âyetiyle de insanın kendi iradesiyle yaptığı ilerin neticelerini görmesinde tam bir adaletin hükmedeceği haber verilmektedir.

Bu âyetlerde beyan edilen hakikatler ve onlara taalluk eden esmâ-i ilâhîye arasında da tam bir tenasüb vardır. Allah dilediğini icra eder, ama bu icraat kuluna çok merhametli olan Allah’ın merhametine uygun olur, kulun işlediği günahlara verilecek cezalarda da İlâhî merhametle İlâhî adâlet birlikte tecelli ederler.

(3). Rububiyet ve ulûhiyete ait şuûnatı kemâl-i müvazene ile cem' etmesidir.

İkinci maddede esmâ için beyan edilenler aynen şuûnat için de geçerlidir.

Rububiyet; terbiye edicilik demek olup Allah’ın şuûnatından biridir. Ulûhiyet; mabudiyet mânasına gelmektedir. Fatiha sûresinde âlemlerin terbiyesi nazara verilmiş, daha sonra bütün âlemleri insana göre, onun menfaatine en uygun bir şekilde terbiye eden Allah’ın bu rububiyetine karşı mü’min kullar da “Ancak sana ibâdet eder ve ancak senden yardım dileriz” diyerek, ubûdiyet vazifesini deruhte ettiklerini ilan etmiştir.

Bir yağmur tanesine müekkel melekten istenen tesbih ve hamd vazifesi ile dört büyük melekten istenenler bir olmadığı gibi, hayvanların her bir nev’inin ibâdet vazifesi ile insana yüklenen küllî ubûdiyet vazifesi de aynı değildir.

Bütün varlıkların mahiyetleri ile vazifeleri arasında tam bir muvazene vardır.

Kur’âna dayanmayan bütün nazariyeler, görüşler, inançlar bu üç konuda da ölçüyü koruyamamışlar, ifrat veya tefrit ile hataya düşmüşlerdir.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Habbe.
(2) bk. Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam.
(3) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

drerkan
Ne güzel bir şerh olmuş.Maşaallah.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...