"İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın hak ve hakikat olduğuna en sâdık deliller..." Burayı detaylı izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Kur'ân-ı Mu'cizü’l-Beyan'ın hak ve hakikat olduğuna en sâdık deliller:

1. Tevhidin bütün iktizalarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhafaza etmesidir.

2. Esmâ-i hüsnânın tenâsüb ve iktizası üzerine hakâik-i âliye-i İlâhiyedeki müvazeneyi mürâat etmesidir.

3. Rububiyet ve ulûhiyete ait şuûnatı kemâl-i müvazene ile cem' etmesidir."(1)

İnsanın nazarı ve ilmi cüzi olmasından, bütün delilleri mertebeleri ile beraber çıplak ve soyut aklı ile ihata edemiyor. Delilin bir köşesini idrak etse bile, diğer köşesini idrak ve ihata edemiyor. Bu sebeple insan aklının mahsulü olan felsefe mesleğinde, delillerin bütünü ve derinliği ile gösterilemiyor. Halbuki Kur’an, Allah’ın sonsuz ilminden süzülüp gelen bir kelam olmasından dolayı, bütün delillerin bütün mertebe ve inceliklerini ihata ile gösterip, muhatabına bu manayı verebiliyor.

İnsan küçük cep feneri hükmünde olan aklına itimat edip vahye yüz çevirir ise; karanlık içinde kalır ve kalmıştır.

Kur’an, Allah’ın bir isminin galibiyeti altına girip, sair isimleri ihmal etmek ile dengeyi bozmuyor. Kur’an, Allah’ın bütün isimlerinin mana ve inceliğini, denge ve muvazeneyi bozmadan geniş bir surette aksettiriyor. Sair tasavvuf ve felsefe mesleğinde gidenler gibi, bir ismin riyaseti altına girip sair isimleri unutmuyor ya da hakkını yemiyor.

Mesela; İbn-i Arabi, vahdet-i vücut mesleğinde giderken, Allah’ın Vacid ve Ehad isimlerinin tesirine girip, diğer bütün isimlerin tecelli alanlarını inkar ederek, bir ismin galebesi ile kainata nazar ediyor. Bu da diğer isimlerin muvazene ve marifet manalarını yok saymak olur ki, nakıs ve riskli bir yoldur. İşte tasavvuf ve felsefenin, Kur’an karşısında nakıs ve eksik kalmasının en büyük sırlarından birisi de bu isimlerin muvazene ve dengesidir.

Allah’ın kainatta ve mahlukatta çok azametli ve geniş bir İlahlık ve Rablık saltanatı ve hükümranlığı vardır. Bu saltanat ve hükümranlığı, en küçük zerreden en büyük galaksilere kadar her şeyi ihata etmiştir. İnsan nazarının mahsulü olan felsefe ve tasavvuf, kısa ve verimsiz bakış açısı ile kainatın her köşesinde hükümran olan bu uluhiyet ve rububiyet manasını ihata ile okuyamıyor. Belki bazı noktalarını ve kırıntılarını okuyacak gibi oluyor, lakin sebep ve tabiat gibi bazı arızalar onu da selb edip, nazarları şaşırtabiliyor. Üstad bu incelikleri, okyanus ve dalgıç örneği ile akla yaklaştırıyor. İnsan nazarının mahsulü olan felsefe ve sair meslekler, gözü kapalı dalgıçlar gibidir, hazine ve definenin bütünü değil, el yordamı ile bazı kırıntı ve cüzlerini görebiliyorlar. Halbuki Kur’an, geniş ve külli bakışı ile hazine ve defineyi tamamı ile ihata ediyor.

Peygamber Efendimiz (asm) ve onun istikametli ve muvazeneli mübarek sünneti de Kur’an nazarı ile terbiye olduğu için, aynen Kur’an’ın külli ve geniş bakışı ile bütün define ve hazineleri; yani kainatta tecelli eden bütün isim ve sıfatların manasını, külliyet ile idrak edip külliyet ile aksettiriyor. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (asm), bütün insanlığa inmiş ve kucaklayabilmiş bir peygamberdir. Yoksa bir ismin galebesi ile olaylara baksa idi, insanlık onun halkasında toplanamazdı.

Kur’an-ı Kerim Allahın terbiye edici olması ve tek ilah olmasıyla ilgili çok ince noktalara temas eder. Bu inceliği, zamanla tahrif edilmiş olan diğer semavi kitaplarda ve aklıyla Allah’a ulaşan kimselerin eserlerinde göremeyiz. Mesela:

• Muharref Tevrat'ta Allah'ın gökleri ve yeri altı günde yarattığı anlatılır ve “cumartesi günü istirahat etti” denir. Kur’anda ise, Allah'ın gökleri ve yeri altı günde yarattığı ifade edildikten sonra “...Allah onları yaratmaktan yorulmadı.” (Kaf, 50/38) buyrulur.

• İncilde Hz. İsa’dan “Allah’ın oğlu” olarak bahsedilir. Kur’an ise Hz. İsa için daima “Meryemin oğlu” ibaresini kullanır. Çünkü “Allah’ın oğlu” ifadesi rububiyet ve uluhiyeti rencide eden bir ifadedir.

• Bazı filozoflar Allah’ın varlığını kabulle beraber ya onun iradesini veya bir başka sıfatını tam anlayamazlar, inkar cihetine giderler. Bazılarına göre Allah alemi yaratmaya mecburdur. Bazıları “Allah alemi yaratmış, ama artık şimdi istese de karışamaz.” derler.

• Dünyanın hemen her tarafında “Yüce Yaratıcı” anlamında bir ilah inancı genelde bulunmakla beraber insanların çoğu Allah’a bir sembol olmak üzere yapılan putlardan kurtulamamıştır. Kur’an'ın çok ısrarla tevhidi nazara vermesi, bu yanlışlardan insanlığı kurtarmaya yöneliktir.

İşte, Kur'an'ın sıkça vurguladığı “ibadet edilmeye tek layık olan Allah’tır.”, “Bütün alemleri terbiye eden odur.” manasını bildiren ayetler, bu kelamın beşeri değil ilahi olduğunu göstermektedir. Kur’an’da Allah, kendisini kendi şanına yakışan bir azamette tanıttırmaktadır.

"Kur'ân-ı Mu'cizü’l-Beyan'ın hak ve hakikat olduğuna en sâdık deliller: 1. Tevhidin bütün iktizalarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhafaza etmesidir."

Tevhid, Allah’ı bir bilmek, birliğine iman etmek demektir. Allah’ın birliğine iman etmenin “iktizaları ve lâzımları” konusunda Yirminci Mektub'un "Vahdehu" kelimesinin açıklamasında geçen şu ifadeler bize önemi bir ufuk açıyor:

“Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temellûk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Her şeyin anahtarı Onun yanında, her şeyin dizgini Onun elindedir...”(2)

Allah’ın birliğine iman eden insan, her şeyi O’nun mahluku, O’nun eseri bilir. Sebepleri de O yaratmıştır, onlardan alınan neticeleri de. Ağaç da O’nun eseridir, meyveler de. Bu iman, insanı sebeplere aşırı önem vermekten alıkoyar. Onlara layık olmadıkları hürmeti vermeyi men eder. Onlar olmaza sanki nimetlere kavuşamayacakmış gibi bir hataya düşmekten korur.

Yine o Mektubun başında geçen on bir kelimeyi hatırlayalım:

La ilahe illallah kelime-i tevihiddir. Bunu takip eden vahdehu (Allah birdir) kelimesi tevhidin bir iktizasıdır. Yâni Allah’tan başka ilah yoktur diyen kişi, Allah’ı bir bilmiş olur. La şerikeleh, kelimesi Allah’a şerik koşmayı men eder, bu da tevhidin bir başka iktizasıdır.

Aynı şekilde, Lehül mülk (Mülk umumen onundur), Ve lehül hamda (bütün hamd ancak O’na mahsustur); Yuhyi (hayatı veren ancak O’dur), Ve yümit (ölümü veren ancak O’dur), Ve hüve hayyun la yemut (O hayat sahibidir ve ölümden münezzehtir), bi yedihi’l-hayr (Bütün hayır O’nun elindedir), Ve hüve ala külli şeyin kadir (O her şeye kadirdir), Ve ileyhi’l-masır (dönüş ancak O’nadır). İşte bütün bu hükümlere inanmak tevhidin muktezası ve lazımıdır.

Bütün İlâhî isim ve sıfatlar bu manada düşünülebilir. Meselâ, Rezzak Allah’tır, diyen bir kişi ne ağaçları, ne toprağı, ne de devleti hakiki rızık verici bilmez. Bunların her biri bir sebeptir. Hiçbiri rızık yaratamaz ve Rezzak olamazlar.

Keza, Hadi ancak Allah’tır diyen bir insan, bütün peygamberleri de bütün mürşitleri ve âlimleri de hidayet nimetinin kendisine ulaşmasında birer sebep olarak görür.

Tevhidin mertebelerine gelince, bu konuda şöyle bir tasnif yapılmıştır:

Tevhid-i zât, tevhid-i sıfat ve tevhid-i ef’al

Tevhid-i zât, Allah’ın zâtının bir olduğuna, şeriki olmadığına inanmaktır.

Tevhid-i sıfat, Allah’ın bütün sıfatlarının sonsuz, mutlak ve sermedi olduğuna, mahlukata takılan sıfatların ise sınırlı ve mahluk olup Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellileri olduklarına iman etmektir. Meselâ, Lâ havle ve lâ kuvvete illa billah (Allah'tan başka kimsede havl ve kuvvet yoktur) kelamı kudret sıfatının birliğini ifade eder. Mahlukata takılan bütün kuvvetler hep Allah’ın ihsanıdır, O’nun yaratmasıyladır.

Keza, meleklerin dilinden verilen bir tevhid dersinde de “Sübhaneke lâ ilme lena, illa ma allemtena” (Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz; senin bildirdiğin dışında bizim bir ilmimiz yoktur.) kelamı da Allah’ın ilim sıfatının birliğini ders verir. Bütün ilimler Allah’ın ihsanıdır. Bir kısmı doğrudan ihsan edilir, meleklere bildirilen hakikatler gibi. Bir kısmı ise mahlukun iradesini ilme yönlendirmesi sonucu ihsan edilir; insanların ilimleri gibi.

Ruhumuz mahluk olduğu gibi ona takılan bütün sıfatlar da mahluktur. Bütün varlıklardaki bütün sıfatları da Allah yaratmıştır. Bunu böyle bilmek tevhid inancının zaruri bir lazımıdır.

2. Esmâ-i hüsnânın tenâsüb ve iktizası üzerine hakâik-i âliye-i İlâhiyedeki müvazeneyi mürâat etmesidir.

“Hakiki hakâik-i eşya esmâ-i İlâhiyedir.” buyuruluyor. Buna göre, eşyadaki tenasüb o eşyada tecelli eden ilâhi hakikatlerdeki tenasübden, muvazeneden kaynaklanıyor. Örnek olarak kendi simamıza bakalım. Gözümüzün hakikati Basir ismine, işitmemizin hakikati Semi’ ismine dayanır. Bu isimler arasındaki yakın ilgi, gözle kulak arasındaki yardımlaşma olarak kendini göstermiş bulunuyor. “Bir göz nasıl olmalı ki görme fonksiyonunu en faydalı şekilde icra etsin?” sorusunun cevabı Hakîm ve Alîm isimlerinin tecellileriyle verilmiş ve gözümüz sonsuz ilim ve hikmetle en güzel şekilde yaratılmıştır. Bu yaratma safhasında kudret de gerekli olduğundan İlâhî kudret tecelli etmiş, onun tecellisi de yine ilim ve hikmete uygun olarak kendini göstermiştir. Yâni, Allah’ın kudreti sonsuz olmakla birlikte insan yüzüne ne büyüklükte bir göz lazımsa ilim ve hikmetin gereği olarak o kadar büyüklükte bir göz yaratmıştır. Esmâ-i iüsna arasındaki bu tenasüb her şeyde kendini gösterir ve İmamı Gazali gibi büyük muhakkiklere “Daire-i imkânda daha ahsen yoktur.” dedirtir.

İşte kâinat kitabının bütün kelimelerinde, cümlelerinde, sayfalarında kendini açıkça gösteren bu mâna, Allah kelamı Kur’ân-ı Kerîm'de de hükmünü icra eder.

Esmâ-ı İlâhîye mahlukatta tecelli ettiği gibi, hadiselerde ve İlâhî hükümlerde de tecelli eder. Üstadımızın şu ifadeleri bunu açıkça göstermektedir:

“... Şeriat ve Sünnet-i Seniyyenin ahkâmları içinde cilveleri intişâr eden esmâ-i hüsnânın her bir isminin feyz-i tecellîsine bir mazhar-ı câmi' olmaya çalış.”(3)

İtaat edenlere mükafat vermeyi gerektiren isimlerle, isyan edenlerin cezalandırılmasını gerektiren isimler arasında tam bir tenasüp vardır. Allah’ın iradesinin esas olduğunu beyan eden ayetlerle, cüzi iradenin kullanılmasından doğan neticeler arasında da yine tam bir münasebet vardır.

“Allah dilemedikçe siz dileyemezsinin.” (İnsan, 76/30) ayeti ilâhî iradenin esas olduğunu beyan eden ayetlerde Allah’ın irade sıfatında da şeriki olmayacağını ders vermekte, diğer taraftan “...Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır...” (Bakara, 2/286) ayeti insanın kesbetme yetkisi olduğunu ortaya koymakta, “Muhakkak ki Allah insanlara çok şefkatli, esirgeyici ve Rahîmdir.” (Hac, 22/65) ayeti ilâhî merhametin azametini nazara vermekte, “... Onlara kıl kadar zulmedilmez.” (Nisa, 4/49) ayetiyle de insanın kendi iradesinin sonuçlarını gördüğünde tam bir adaletin hükmedeceği haber verilmektedir.

Bu ayetlerde beyan edilen hakikatler ve onlara taalluk eden esmâ-i ilâhîye arasında da tam bir tenasüp vardır. Allah dilediğini icra eder, ama bu icraat kuluna çok merhametli olan Rabbinin merhametine uygun olur, kulun işlediği günahlara verilecek cezalarda da İlâhî merhametle İlâhî adâlet birlikte tecelli ederler.

3. Rububiyet ve ulûhiyete ait şuûnatı kemâl-i müvazene ile cem' etmesidir.

İkinci maddede esmâ için beyan edilenler aynen şuunat için de geçerlidir.

Rububiyet, terbiye edicilik demek olup Allah’ın şuunatından biridir. Uluhiyet, mabudiyet manasına gelmektedir. Fatiha sûresinde âlemlerin terbiyesi nazara verilmiş, daha sonra bütün âlemleri insana göre, onun menfaatine en uygun bir şekilde terbiye eden Allah’ın bu rububiyetine karşı mümin kullar da “Ancak sana ibâdet eder ve ancak senden yardım dileriz.” diyerek, ubûdiyet görevini üslendiklerini ilan etmiştir.

Bir yağmur tanesine müekkel melekten istenen tesbih ve hamd görevi ile dört büyük melekten istenenler bir olmadığı gibi, hayvanların her bir nevinin ibâdet görevi ile insana yüklenen küllî ubûdiyet görevi de aynı değildir. Bunlar arasında tam bir muvazene vardır.

Kur’âna dayanmayan bütün teoriler, görüşler, inançlar bu üç konuda da ölçüyü koruyamamışlar, ifrat veya tefrit ile hataya düşmüşlerdir. İnsanın fikri sınırlı olduğundan bu hakikatler arasındaki münasebetleri tam olarak koruması çok zordur.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Habbe.
(2) bk. Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam.
(3) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

drerkan
Ne güzel bir şerh olmuş.Maşaallah.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...