"O Zât, (asm) ubudiyet-i küllîye cihetiyle kesret tabakatının dergâh-ı İlahiye elçisi olduğu gibi, kurbiyet ve risalet cihetiyle dergâh-ı İlahînin kesret tabakatına memurudur." cümlesini açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Ubûdiyet-i küllîye” kavramı, Nur Külliyatında farklı yönleriyle çokça yer almıştır. “İyyake na’büdü” (Biz yalnız sana ibadet ederiz.) âyetinde, kişinin tek de olsa Rabbine karşı ibadet görevini ifa ederken ‘ben‘ yerine ‘biz’ demesiyle üç ayrı cemaate işaret edildiği ibelirtilir: Birisi, dünyadaki bütün Müslümanlar, diğeri kâinatta Allah’ın kendilerine verdiği vazifeyi en güzel şekilde yerine getirmekle ibadetlerini yapan bütün mahlûkat, üçüncüsü ise, insan vücudunda vazife yapan bütün hücreler, atomlar, duygular ve hislerdir.

İnsan, “İyyake na’büdü” derken bu üç cemaati niyet edebilse ubûdiyet-i külliye yapmış olur.

Kulluğun vazifelerinden birisi de şükürdür, bunun da küllî yapılması gerekir. İnsan sadece kendi yediği yemek için şükreder ve diğer küllî nimetleri unutursa yaptığı şükür dar bir dairede kalmış olur.

Kulluk vazifesi içine giren her ibadet, her tesbih, her şükür, her tefekkür,.. küllî yapılabilir.

İşte bütün bu kulluk vazifelerini en mükemmel ve küllî mânâda yapan tek Zât Allah Resûlüdür (asm). Biz, şehadet getirirken, ‘abdühu’ demekle O’nun (asm), bu vazifeyi en ileri derecede yerine getirdiğini ifade etmiş oluruz. O en ileri kul (asm), bütün kulların Allah katında elçisidir. Bir şehirden, padişahın huzuruna bir elçi gönderileceği zaman, nasıl o şehrin en kâmil ferdi seçilirse, sanki bütün kullar da Allah katında bir elçi seçmek istemişler ve bunu Hazret-i Muhammed (asm) olarak belirlemişlerdir.

Şehadet getirirken, ‘ve resûluhu’ dediğimizde ise o en büyük, en ileri ve en kâmil kulun (asm), Allah’ın bizlere gönderdiği, bir hidayet rehberi, bir ‘beşîr’ (müjdeleyici) ve ‘nezîr’ (korkutup sakındırıcı) olduğunu dile getirmiş oluruz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...