Kâfirler, Kur'an-ı Kerim'in bir suresinin benzerini getirebilselerdi savaşmazlardı madem; sahabelerin Müseylime-i Kezzâbı öldürmelerini nasıl anlayabiliriz?
Değerli Kardeşimiz;
Kur’an kâfir ve müşriklere meydan okuyor, "Haydi hepiniz toplanıp bir surenin benzerini yani o sure kuvvetinde bir sureyi getirin." diyor.(bk. Bakara, 2/23) Şayet Kur’an surelerinden birisinin aynı ayarda bir benzerini getirebilirseniz o zaman İslam, davasından vazgeçip sizin atalarınızın dinine müsaade eder diye bir ahit sunuyor. Bu iddialı ahitleşmenin sebebi Kur’an’ın kendine olan has itimadıdır. Yani bütün insanlar bir araya toplansa bir surenin benzerini bile yapamayacaklarını Allah çok iyi biliyor ve böyle bir davada bulunuyor.
Müseylime-i Kezzab -haşa- surenin bir benzerini getiremiyor, sadece şansını deneyip rezil oluyor. Şayet Müseylime-i Kezzab surenin birebir benzerini yazabilseydi o zaman İslam davası düşer ve sahabelerin savaşması mânasız olurdu. Halbuki Müseylime-i Kezzab'ın uydurduğu şiirler ve sözde ayetler, Kur’an ayetlerinin yanında gayet sönük ve maskara bir şekilde kalmışlar. Hatta kendi etbaı bile onun uydurma ayetleri ile alay ettiklerini tarih naklediyor.
Yine Hicret’in 10. senesinde, Müseylime-i Kezzab, Yemame’de peygamberlik davasına kalkıştı. Müseylime, daha önce Benî Hanife temsilcileriyle Medine’ye gelerek Peygamber Efendimiz (asm) ile görüşüp Müslüman olmuştu; Yemame’ye dönünce irtidat etti.(1)
İrtidat ettikten sonra Müseylime, Peygamberimize (asm) ortak olduğunu iddia etmeye ve yaymaya başladı. Kısa zamanda hokkabazlık ve sihirbazlığıyla Benî Hanif ve Yemame halkından birçok kimseyi kandırıp etrafına topladı. Hatta bir ara Kur’an-ı Kerim’i bile taklide kalkıştı! Birtakım gülünç sözler dizip Kur’an diye okurdu. Uydurduğu lâflardan bazıları şunlardı:
“Fil nedir? Filin ne olduğunu sana ne bildirdi? Onun hurma lifinden ip gibi kuyruğu ve uzun hortumu vardır. Bu, Rabbimizin yarattıklarından azıcığıdır!”
“Ey kurbağa kızı kurbağa! Ne diye nak nak, vak vak edip duruyorsun! Üstün suda, altın balçıkta! Sen, ne suyu bulandırabilirsin, ne de içene mani olabilirsin! Yarasa, sana ölüm haberini getirinceye kadar yerde bekle!”(2)
Peygamber Efendimiz (asm), Necid diyarında bulunan Müslümanlara da haber göndererek, Müseylime-i Kezzab’ın hakkından gelmelerini emir buyurdu. Resûl-i Kibriya Efendimizin (asm) ebedîyet âlemine irtihalinden sonra, Hz. Ebû Bekir (ra), Hâlid b. Velid komutasında Müseylime’nin üzerine bir ordu gönderdi. Vahşî b. Harb, Hz. Hamza’yı şehit ettiği harbesiyle (mızrak) onu öldürdü.
Dipnotlar:
1) bk. İbn Hişam, Sîre, IV, 223; Taberî, Tarih, III, 162.
2) bk. İbn Sa’d, Tabakat, V, 551; Taberî, Tarih, II, 254.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
2. Kur’an Muarazasında Kaybetmek Neden Rezilliktir?
a) Meydan Okuma Alenî ve Resmîdir:
Kur’an, Kâbe’nin önünde, panayırlarda, hac mevsimlerinde herkese açıkça meydan okudu: “Haydi, bir sure getirin!”
· Bu, bugün bir TV kanalında canlı yayında dünyanın en iyi 10 satranç ustasına “Gelin, şu hamleyi çözün” demek gibidir. Kaybeden, tüm Arap yarımadasının gözü önünde rezil olur. Kimse “Özel bir odada deneyeyim” deme lüksü yoktu.
b) Kaybetmek, “Benim tüm hayatım yalan” demektir:
Satrançta kaybederseniz, “Bugün kötü oynadım” dersiniz.
Ama Arap edipleri, Kur’an’a karşı gelirlerse şu anlama geliyordu: “Benim atalarımın putları yalan, benim ticaretim (putlardan kazanılan para) haram, benim liderliğim meşru değil.” Kaybetmek, onlar için dünyevi ve uhrevi, dinî iflas demekti. Bu yüzden kaybeden, toplumda soytarı muamelesi görürdü.
c) Kaybeden, düşmanını güçlendirir:
Satrançta ustaya yenilirseniz, usta zaten üstattır, bir şey değişmez.
Ama Kur’an’a yenilen Arap edibi, Kur’an’ın ilahî olduğunu fiilen ispatlamış olurdu. Bu, kendi davasını bitirmek, Muhammed’in (asm) peygamberliğini onaylamak demekti. Yani kaybeden, kendi eliyle intihar etmiş gibi olurdu.
d) “Bir daha deneyim” deme şansları yoktu:
Satrançta “Rövanş” alabilirsiniz. Ama Kur’an, meydan okumayı gittikçe kolaylaştırdı. Önce uzun sureler, sonra kısa sureler, sonra en kısa sure (Kevser - 3 ayet) ile meydan okudu. Eğer 3 ayete bile cevap veremezseniz, artık “Bir daha deneyeyim” demek komiklik olur. Bu durumda susmak (istinkâf), rezaleti büyütmemek için en akıllıca kaçıştı.
KURAN KARŞISINDA MUARAZA ETMEK= REZİL OLMAK
"Rezil olmak" sözlükte "küçük düşmek, itibarını kaybetmek, toplum önünde ayıplanacak bir duruma düşmek" demektir. Ancak bu işin psikolojik ve toplumsal boyutu çok daha derindir.
Özellikle Arap ediplerinin yaşadığı "rezillik" ile bugün bir arkadaş ortamında "Ayıp ettin" demek arasında dağlar kadar fark var. İşte o rezilliğin katmanları:
1. Rezillik = "Yüz (İtibar) Kaybıdır"
İnsan, toplum içinde bir "değer"e sahiptir. Bu değer, mesleği, ahlakı, cesareti veya yeteneğiyle ölçülür.
Rezil olmak, bu değerin göz göre göre sıfırlanmasıdır.
Satrançta kaybeden usta, "Bugün yenildim ama hâlâ ustayım" der.
Ama Kur’an karşısında aciz kalan bir Arap edibi, "Ben artık edip değilim, sözümün hiçbir ağırlığı yok" durumuna düşer. Yani unvanı ve kimliği elinden alınır.
2. Rezillik = "Alay Konusu Olmaktır"
Rezil olan kişi, toplumun diline düşer.
· Onun başarısızlığı, meclislerde, panayırlarda, şiir yarışmalarında alay malzemesi yapılır.
· Müseylime'nin uydurduğu saçma sureler, onun ölümünden yüzyıllar sonra bile ders kitaplarında "Bakın ne kadar gülünç bir girişimdi" diye anlatılır.
Bir insanın en çok korktuğu şeylerden biri, ardından gülünmesi ve adının nesiller boyu kötü anılmasıdır.
3. Rezillik = "Kendi İddiasını Çürütmektir"
Arap edipleri, "Biz bu işin en iyisiyiz, Muhammed'in sözü bizim sözümüzün yanında hiç kalır" diye ortaya çıkmışlardı.
Kur’an karşısında susmak zorunda kaldıklarında, kendi iddialarını kendileri yalanlamış oldular.
Bu, bir boks şampiyonunun, "Ben bu rakibi bir dakikada nakavt ederim" deyip sahaya çıktıktan sonra ilk yumrukta yere yıkılması gibidir. İşte o an, sadece yumruk yemez; sözü de yalan çıkar. Rezillik tam olarak budur.