"Kâinattaki bütün makàsıd-ı rabbaniyenin temerküz ettiği yeri ve medarları olan zîhayat ve zîşuurları başkalara havalesi kàbil değil." cümlesini izah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
İnsan, Şems-i Ezelî'nin Zât-ı Akdesine, şuunatına, sıfatlarına, isimlerine cami’ ve parlak bir aynadır. Allah’a ait bütün kudsî hal ve sıfatların, cüz’î bir numunesi ve çok gölgelerden geçmiş zayıf bir tecellisi, insanın mahiyetinde cem olmuştur.
Cenab-ı Hakkın sıfat ve isimleri ezelî, ebedî ve sonsuzdur. Bu isimler bütün âlemlerde tecelli etmektedir. Her mahlûk Cenab-ı Hakkın isimlerine ayna ve tecellisine mazhardır. Mesela, çiçek, güneş, yıldız ve bütün hayvanat hatta cennet O’nun isimlerinin birer tecellisidir.
Bütün bunlar Cenab-ı Hakkın isimlerine ayna ve birer nakış olmakla beraber, en cami’, en istidatlı ve en geniş ayna insandır.
Kâinatın umumunda dağınık ve azametli olarak tecelli eden ilahî sıfat ve isimler, insanın mahiyetinde, ehadiyet sırrı ile temerküz etmiştir. Yoksa insanların ekserisi Allah’ın kâinat üstünde azamet ile tecelli eden isim ve sıfatlarını, dağınıklık ve büyüklüğünden dolayı idrak ve ihata edemez. Bu yüzden Allah, aynı tecelliyi daha okunaklı ve daha parlak bir şekilde herkesin ihata ve idrak edeceği şekilde insanın manevî cephesine ve simasına yazıyor.
Kâinattaki maksad-ı İlahî; Allah’ın kendi isim ve sıfatlarının izhar ve ilan etmesidir. "Ben gizli bir hazine idim bilinmek istedim" hadis-i kudsîsi de bu hakikati ifade ediyor.
Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatları mahfidirler, gizlidirler; yani tecelli etmezlerse bilinmezler. İlahi isimlerden birisi Hâlık’tır. İlk mahlûk olan nur-u Muhammedî’nin (asm) yaratılmasıyla bu isim tecelli etmiştir. Ama bu tecelliyi ancak kendisi bilmekte ve görmektedir. Sonraki safhalarda, o nurdan meleklerin yaratılmasıyla, yaratma fiilinin ve Hâlık isminin tecellilerini seyredecek ve bilecek ilk varlıklar ortaya çıkmış oldu. Onlar hem kendilerinin hem de diğer varlıkların yaratılışlarını ibretle tefekkür ettiler. Ancak, onlarda tecelli etmeyen çok isimler vardı. Onların bilinmesi için meleklerin, sema ve arzın yaratılması kâfi gelmiyordu. Bitkilerin ve hayvanların yaratılmasıyla birçok isim daha tecelli etmiş oldu. Bunlardan birisi Rezzak ismi idi. Melekler yiyip içmedikleri için onlarda bu isim tecelli etmiyordu. Bir başka isim Şafi ismi idi. Melekler hastalanmadıkları için onlarda bu isim de tecelli etmiyordu. Bu gibi birçok esmâ-i İlahiye, bitkiler ve hayvanlar âleminde tecelli etti. Şu var ki, hayvanlar âlemi bu tecellilerdeki sonsuz hikmet ve kudreti anlayacak, tefekkür edecek, hamd ve şükredecek bir kabiliyette değillerdi. Hayvanlardaki bu tecellileri de, yine bir derece de olsa melekler seyrediyorlardı.
Sonunda hem bütün isimlere ayna olan, hem de bu tecellileri akıl ve kalbiyle bilen hisseden, seven, hayret eden ve şükreden bir mahlûk yaratıldı. İşte bu mahlûk, insandı. Onun yaratılmasındaki maksadı Üstad Hazretleri, şöyle ifade ediyordu:
“...mahfî hazine-i İlahiyeyi keşif ile göstermek ve Kadîr-i Ezelî’ye bir bürhan, bir delil, bir ma’kes-i nuranî olmakla cemal-i ezelînin tecellisi için şeffaf bir mir’at, bir âyine olmak” (Mesnevi-i Nuriye)
Bu vazifeyi yapabilmesi için, insanda hem bütün isimlerin tecelli etmesi, hem de bu tecellileri düşünüp idrak edebilmesi gerekiyordu. Tâ ki, onları doğru değerlendirip, Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatlarını bilebilsin.
Hadis-i Kudside, bilinmek istedim (bilinmeye muhabbet ettim) şeklinde ifadesini bulan İlahî maksat, ancak insanın kendini iyi değerlendirmesiyle gerçekleşebilecekti.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü