"Hem hilkat-ı insaniyenin ve hadsiz enva-ı nimetin icadındaki gayelerin tezahür ettiği yerleri, menşeleri olan zîhayatların cüz'iyatındaki ahval ve semeratı..." İzah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"Hem hilkat-ı insaniyenin ve hadsiz enva-ı nimetin icadındaki gayelerin tezahür ettiği yerleri, menşeleri olan zîhayatların cüz'iyatındaki ahval ve semeratı ve neticeleri başka ellere havalenin hiçbir cihet-i imkânı yoktur. Meselâ, bir zîhayat, cüz'î bir şifası veya bir rızkı veya bir hidayeti için Cenâb-ı Hakktan başkasına hakikî minnettar olmak ve başkasına perestişkârâne medih ve senâ etmek, rububiyetin azametine dokunur ve ulûhiyetin kibriyasına ilişir ve mâbudiyet-i mutlakanın haysiyetine dokundurur, celâlini müteessir eder."(1)
“İnsan şu kâinat ağacının en son ve en mükemmel meyvesi”dir. İman, ibadet ve şükür de insanın meyvesidir. Bu ağacı diken, büyüten ve meyve verdiren Allah’tır. Öyle ise şükür de O’na mahsustur. İnsanın Allah dışında başka şeylere perestiş edip tapınması, meyveyi ağacın sahibine vermemek demektir. Bu da gayet çirkin ve affı olmayan bir cürümdür. Bu yüzden şirk ve küfür ebedî ateş ile cezalandırılıyor.
Allah’tan başkasına minnet etmek ve başka şeylere perestiş edip medih ve senada bulunmak, O’nun izzetine dokunur, hürmetsizlik ve hakaret olur. Şirk ve küfür de ibadete layık olan Allah’ın haysiyetine dokunur ve celalini rencide eder.
İnsanlar ekseriyetle küçük ve cüz’î nimetleri görür ve ona perestiş eder. Mesela hava unsuru küllî bir nimettir ve çok zaman insanların aklına bile gelmez, ama insanın şahsına taalluk eden bir nefes darlığında o nimeti tam hisseder.
Hava küllî bir nimet, insanın bu nimetten nefes alması ise cüz’î bir nimettir, ama şükre asıl medar olan da bu cüz’î nimettir. Bu yüzden, cüz’î ve küçük nimetleri sebeplere ve Allah’tan başka şeylere isnad etmek, şükrün ve ibadetin önünde büyük bir engeldir. Öyle ise zerre kadar şirk, şükrü tıkayan en büyük illet, en büyük zulümdür ve affı yoktur.
"Ey kozmoğrafyacı efendi! Hangi tesadüf bu işlere karışabilir? Hangi esbabın eli buna ulaşabilir? Hangi kuvvet buna yanaşabilir? Haydi, sen söyle. Hiç böyle bir Sultan-ı Zülcelâl, aczini gösterip mülküne başkasını karıştırır mı? Bahusus kâinatın meyvesi, neticesi, gayesi, hülâsası olan zîhayatları başka ellere verir mi? Başkasını müdahale ettirir mi? Bahusus o meyvelerin en câmii ve o neticelerin en mükemmeli ve zeminin halifesi ve o Sultanın âyinedar bir misafiri olan insanları başıboş bırakır mı? Ve onları tabiata ve tesadüfe havale edip haşmet-i saltanatını hiçe indirir mi? Kemâl-i hikmetini sukut ettirir mi?" (33. Söz)
“Ağaca ehemmiyet vermek meyveleri içindir.” Kâinattaki hassas mizan ve şaşmaz intizam gösteriyor ki, bu âlemdeki her faaliyete büyük ehemmiyet veriliyor. Mesela, dünyanın hem kendi hem de güneş etrafındaki dönme hızları son derece hassas bir şekilde tesbit edilmiştir ve dünya bu İlâhî programa göre dönmesini aksatmadan yürütmektedir. Şimdi şöyle bir düşünelim: Hiç mümkün müdür ki, dünyanın bu hareketine ehemmiyet verilsin de insanın hayatı boyunca hangi istikamete gideceğine ehemmiyet verilmesin, dilediğine inansın, istediğini söylesin, arzu ettiği her şeyi rahatlıkla yesin, işlerini helal-haram demeden nefsinin istekleri istikametinde yürütsün. Elbette buna imkân yoktur.
Kâinat, şu hazır haline, âyet-i kerîmede altı gün olarak ifade edilen, altı devrede gelmiş bulunuyor. Önce bitkiler yaratılıyor, sonra hayvanlar, en sonunda da insanlar. Bitkiler ve hayvanlar kâinat fabrikasının tümünün hassas ölçülerle çalıştırılmasıyla meydana gelen ilk meyvelerdir. Ancak bu meyvelerin de hizmet edeceği en mükemmel meyve en sona bırakılmıştır. Bu son meyvenin yaptığı ibadeti, onun ruh dünyasında tahakkuk eden marifet ve muhabbeti ne kâinat icra edebilir, ne de onun ilk iki meyvesi. İnsan onların tümü namına Rabbine ibadet etmekte, O’nun mahlûkatını temaşa ve tefekkür etmekte, tesbih ve hamd vazifesini ifa etmektedir. Bu hakikatten gaflet edilirse, güneş ve aydan bütün bitki ve hayvan türlerine kadar tümünün insana ettikleri hizmetler ve yardımlar hiçe inecek, mânasız ve gayesiz kalacaktır. Aynı şekilde insana verilen o büyük istidat sermayesi de boşa harcanmış olacaktır. Bir ağacın bir tek yaprağını bile gayesiz, hikmetsiz yaratmayan Cenab-ı Hak, elbette kâinat ağacının en mükemmel meyvesi olan insanı başıboş bırakmaz. Nitekim bırakmamış ve gönderdiği peygamberler (as.) ve inzal ettiği kitaplarla ona yaratılış gayesini talim ettirmiş ve “cennete layık bir kıymet” almasının yolunu göstermiştir.
(1) bk. Şualar, İkinci Şua, İkinci Makam.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Hakikatı varken Hz. Hamza, A.Geylani Hz.leri gibi mübarek zatların ruhuna fatiha hediye ederek onlardan bir müşkülümüzün halledilmesini istemek hususu zıt gözükmüyor mu? Bu konuyu açıklar mısınız?
Tevhidin Safiyeti ve Vesile (Tevessül) Kavramı
Bu ibare, hakiki minnettarlık, rububiyetin azameti ve mutlak ibadet makamını doğrudan Cenab-ı Hakk'a tahsis eder. İnsan, rızkını, şifasını veya hidayetini yaratacak ve buna hakiki manada muktedir olacak tek zâtın Allah olduğunu bilmek, kalbini ve minnettarlığını yalnız O'na bağlamak zorundadır. Hz. Hamza veya Abdülkadir Geylani (k.s.) gibi mübarek zatlardan medet ummak ile bu ilahi düstur ilk bakışta zıt gibi görünse de, mesele fail-i hakiki (gerçek işi yapan) ile vasıta (aracı/vesile) arasındaki inanç farkından kaynaklanır.
Istese De Yaratamayacak Olanlar
Mübarek zatların ruhuna fatiha hediye edip onlardan müşkülerin hallini istemek, İslam akaidindeki tevessül (vesile kılma) ve şefaat kavramları çerçevesinde değerlendirilir. Bu konudaki temel esaslar şu şekildedir:
Asıl Fail Allah'tır: Hazreti Hamza veya Abdülkadir Geylani gibi zatlar hiçbir şeyi kendiliklerinden yaratamazlar, rızık veremezler veya şifa ihsan edemezler. Onlar da birer kuldur ve vefat etmişlerdir. Bir mümin bu zatlardan bir şey isterken, onların bu işi bizzat yapacak kudrete sahip irade sahipleri olduğuna inanırsa, bu durum iktibas ettiğiniz metindeki rububiyetin azametine dokunur ve şirk riski taşır.
Şefaat ve Dua Kapısı: Ehl-i sünnet itikadında veliler ve mukarrebun (Allah'a yakın olanlar) kendi başlarına değil, ancak Allah'ın onlara verdiği manevi makam ve izin dairesinde birer dua vasıtasıdır. Nasıl ki yaşayan salih bir insandan "Hocam, benim için dua et de Allah bana şifa versin" denildiğinde o kişi şifayı yaratan değil, sadece Allah katında bir vesile ve dua edici oluyorsa, vefat etmiş mübarek zatların ruhaniyetinden de benzer bir himmet ve dua talebinde bulunulur.
Mecazi İstek ve Hakiki İnanış: Mümin, "Ya Abdülkadir Geylani, bu müşkülemi hallet" derken aslında lisan-ı hal ve mecaz ile "Ey Allah'ın sevgili kulu, sen Allah katında makbul bir vesilesin, benim bu duama ortak ol, Rabbimin dergahında benim için şefaatçi ve duacı ol" demek ister. Kalp hakikatte bilir ki veren de alan da yalnız Allah'tır.
Vesile ile Rububiyete Müdahale Arasındaki Sınır
Alıntılanan metin, kalbin Allah'tan başkasını hakiki mabut, rızık ve şifa verici olarak görüp O'ndan başkasına perestişkârane medihler düzmesinin tevhid inancına zıt olduğunu söyler. Mübarek zatları vesile kılmak ise onları rab edinmek değil, Allah'ın rahmetine ulaşmak için onların makamını ve sevgisini bir köprü yapmaktır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de de "Allah'a yaklaşmak için vesile arayın" emri bulunmaktadır.
Zıtlık görünümünün ortadan kalkması, tamamen kalbin niyetine ve inancına bağlıdır. Eğer o zatlar ilahlaştırılmadan, sadece Allah'ın rahmetine nâil olmada birer dua ve hürmet vasıtası olarak görülürse, rububiyetin azametine bir halel gelmez; aksine Allah'ın salih kullarına duyulan sevgi ve hürmet bir ibadet disiplini içinde yaşanmış olur.
- "Tevessül" hususunu izah eder misiniz?