"Her şeyin içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalb, birbirine hem zarf, hem mazruf olur." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Her şeyin, içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalb, birbirine hem zarf, hem mazruf olur. Çünkü, insan mülk cihetiyle kalbe zarf olur, melekût cihetiyle de mazruf olur."

"Bu kaide, Arş ile kevn hakkında da tatbik edilir. Şöyle ki:

"Arş Zahir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır. Bu halitada dahil olan ism-i Zahir itibarıyla, Arş, mülk, kevn melekût olur. İsm-i Bâtın itibarıyla, Arş, melekût, kevn mülk olur. Demek, Arşa ism-i Zahir nazarıyla bakılırsa, kendisi zarf, kevn de mazruf olur. İsm-i Bâtın gözüyle bakılırsa, kendisi mazruf, kevn zarf olur."(1)

“Her şeyin içine melekût, dışına da mülk denir.”

Buna göre insanın görünen âzaları mülk, iç organları melekût olduğu gibi, yerküresinin dış kısmı mülk, içi ise tâ mağma tabakasına kadar melekût olur.

Öte yandan, insanın bedeni tümüyle mülk kabul edildiğinde ruhu melekût olmuş olur. Aynı şekilde, bu âlemin de görünen kısmı mülk, onda vazife yapan kanunlar ise melekût olurlar.

“Bu itibarla insan ile kalb, birbirine hem zarf, hem mazruf olur.”

Mazruf; zarfa konulan şey demektir. Maddî kalbimiz bedenin içinde bulunması cihetiyle, beden zarf, kalb mazruf olur. Kalbi manevî yönüyle, yâni ruh mânasında düşündüğümüzde, kalp zarf olur, beden ise mazruf. Yâni, bu defa manevî kalp bedeni kaplar.

Kalp manevî olunca, onun kaplaması da yine manevî olarak düşünülecektir. Meselâ, kalbimizdeki sevgi sıfatı bütün bedeni kaplar. Nitekim gözümüzü sevdiğimiz gibi, elimizi, ayağımızı, kulağımızı midemizi de severiz.

Keza, insan ilim sıfatıyla bedenin tümünü bilir, ondaki hayat sıfatı da bedenin bütün âzalarını ve hücrelerini kaplamıştır. Böylece, beden mazruf, kalp ise zarf olmuş olur.

“Bu kaide arş ile kevn hakkında da tatbik edilir.”

Güneşin ışığında yedi rengin iç içe bulunması gibi, arşta da Zahir, Bâtın, Evvel, Âhir isimleri birlikte tecelli etmiştir. Zâhir ismi, Allah’ın varlığının bütün eşyanın varlığından daha aşikâr olduğunu, Bâtın ismi, O’nun kudsî mahiyetinin idrak edilemeyeceğini, Evvel ismi, Allah’ın ezelî olduğunu; Âhir ismi ise ebedî olduğunu ifade eder.

Manevî kalbimiz, bedenimizi her cihetle kaplıyor. Arşın da kâinatı böyle manen kapladığı ve içine aldığı anlaşılıyor.

Arş, bütün âlemlerin, -tabiri caiz ise- idare merkezi gibidir.

Varlık âlemi için, “dünya ve âhiret,” “âlem-i gayb ve âlem-i şehadet”, “mülk ve melekût âlemleri” gibi ikili tasnifler yapılmıştır. Bunlardan birisi de “emir ve halk âlemi” şeklindedir. Emir âlemi, kanunlar manzumesidir, halk âleminin, yâni bütün mahlûkatın idareleri bu âlemle icra edilir. Ruh da emir âleminden olup, bedenin idaresinde esas olmuştur.

İnsanın kalbi emir âleminden olan arşı temsil edince, bedeni halk âlemi olmuş olur. Bedenle ruh arasındaki bu münasebet daha geniş ve umumî manasıyla Arş ile kevn (bütün varlıklar) arasında görülür.

Arş’a Zâhir isminin tecellisi noktasında baktığımızda, yâni, hayalen arşa yükselip nazarımızı ona diktiğimizde bütün varlık âlemi onun içinde kalır. Manevî kalbimizin muhabbet, ilim, hayat sıfatlarıyla bütün bedeni ihata etmesi gibi. Bu durumda, arş mülk, kevn melekût olmuş olur.

Arş’a da Bâtın ismi noktasında baktığımızda, yâni arşı şu görünen âlemin manevî kalbi olarak düşündüğümüzde, bu defa kevn yâni topyekûn varlık âlemi mülk olur, arş ise melekût olur. Diğer bir ifade ile kevn zarf olur, arş ise onun içinde kalmış gibi, mazruf makamında bulunur.

Konuyu biraz daha müşahhas düşünmek için, hayalen arşa değil de güneşe gidelim. Güneşe yaklaştığımızda sadece onu görürüz, dünya ve bütün gezegenler onun melekûtunda kalır. Gece vaktinde ise biz sadece o karanlık dünyayı görürüz. Bu vaziyette dünya mülk, güneş ise melekût olmuş olur.

Dünya da güneş de halk âleminden olduğu için bu misal tam olarak yerini bulmasa da hakikate bir derece baktırabilir.

“Ve kezâ ism-i Evvel itibariyle وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ âyetinin işaret ettiği kevnin bidâyetini içine alıyor. Ve ism-i Âhir itibariyle سَقْفُ الْجَنَّةِ عَرْشُ الرَّحْمَنِ hadîs-i şerifinin ima ettiği kevnin nihâyetini içine alıyor.”(2)

“O’nun Arşı, su üstünde idi.” (Hûd Suresi, 11/7)

Bu âyet-i kerîmedeki arş kelimesi mecazî mânadadır. Bu Arş, emir âleminin merkezi olan Arş değildir. Yeryüzündeki bütün canlılarda hâkim unsurun su olduğu düşünülürse, bu âyetin mânasının canlılar âleminde tam olarak tahakkuk ettiği görülür. Bütün kâinat için düşündüğümüzde, Üstad Hazretlerinin şu ifadeleri bize ışık tutar:

“Nur-u Muhammediyeden (a.s.m.) yaratılan madde-i acîniyeden, seyyarat ile şemsin o nurun mâcun ve hamurundan infisal ettirilmesine işarettir.” (Mesnevî- i Nuriye)

Bu cümle, “... Semâvât ve arz bitişik idi biz onları ayırdık.” (Enbiya Suresi, 21/30) mealindeki âyet-i kerîmenin izahında geçiyor. Buna göre, nur-u Muhammedîden, hem melekler, ruhaniyat, levh-i mahfuz gibi nuranî varlıklar yaratılmış, hem de o nurdan infisal eden, yâni bir dal gibi ayrılan, bir macun maddeden de semâvât ve arz yaratılmıştır. İşte, “O’nun arşı su üstünde idi” âyet-i kerîmesinden, o macun maddenin katı bir cisim olmayıp, âyette “su” ile ifade edilen buharımsı veya mayi’ bir madde olabileceği de anlaşılabilir.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Hubab.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...