"Kör kuvvet, Şuursuz tabiat, Serseri tesadüf..." Kuvvete kör, Tabiata şuursuz, Tesadüfe serseri denilmesinin hikmeti ne olabilir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Tesadüf, kuvvet ve tabiat, insanların ekserisi tarafından yanlış ifade edildiği için, Bediüzzaman Hazretleri buna dikkati çekmek istemiş olabilir. Kâinatta hiçbir şey Cenab-ı Hakk'ın ilmi, kudreti ve izni olmaksızın hareket edemez. Ayet-i kerimede şöyle buyurulur:

"Allah izin vermeyince hiçbir sebeple yaprak bile oynamaz." (En'am, 59)

Serseri Tesadüf: Kâinatta her şeyin dizgininin Cenab-ı Hakk'ın elinde olduğunu telakki ettiğimizde, hiç bir şeyin başıboş olmadığını, her şeyin bir emir tahtında hareket ettiğini görürüz. Tesadüf kelimesinin yerine "tevafuk" kelimesi kullanılmalıdır. Çünkü "tevafuk" kelimesi; birbirine, muvafık oluş; intizamlı biçimde birbirine uygun olmak, gibi manalara gelmektedir. Tesadüfte kast ve irade olmaz. Bilakis başıboşluk vardır. Onun için başıboşluk ve iradesizlik mânasında “serseri” denilmiştir.

Meselâ, bütün insanların gözleri bir tane yahut üç tane olsaydı da sadece bizim gözlerimiz iki tane olsaydı bu hadise belki tesadüfe verilebilirdi. Bütün insanların gözlerinin sayılarının, yerlerinin, şekillerinin bir olması tesadüfle değil kanunla ifade edilebilir. Bu İlâhî bir kanundur. Kaderde böyle takdir edilmiş ve kudret de bunları böylece yaratmıştır.

“Bugün caddede yürürken on seneden beri görmediğim bir arkadaşıma tesadüf ettim.” diyebiliriz. Ama, “Bu gün işyerine gittim, mesai arkadaşlarıma tesadüf ettim” diyemeyiz.

Bir ağacın çiçekleri her baharda aynı şekil ve renkte açar. Yaprakları da her baharda yine aynı biçimde ortaya çıkarlar. Tesadüfen bir elma ağacında armut yaprağı görmemiz mümkün değildir. Âlemde tesadüf olmadığına her baharda “bütün ağaçların dallarında, çiçeklerin yapraklarında, mezrûatın sünbüllerinde” sayısız deliller sergilenmektedir.

Bir eseri vücuda getirmenin ilk temel şartı hayattır. Cansız bir şey hiçbir şeyi yapamaz, yaratamaz. Canlı olmayı takip eden diğer şartlar ilim, görme ve işitme sıfatlarıdır. Görmeyen, işitmeyen, hiçbir şey bilmeyen bir canlının bir şeyin ustası, mâliki, yaratıcısı olması düşünülemez. O şeyden harika eserler zuhur ediyorsa, bunlar ancak güneşin aynadaki tecellileri nev’indendir. Ayna, bu görüntülerin sahibi, sanii, mâliki olmadığı gibi, toprak da ağacın sanii değildir, yumurta civciv yapamaz, anne rahimleri de onlarda yaratılan eşyaya sadece birer mazhardırlar, birer aynadırlar.

Tabiat için kör, sağır, şuursuz gibi tabirlerin kullanılması tabiatın onda sergilenen İlâhî san’atlara ancak ayna olabileceği, bu mucize eserleri yapmasının mümkün olmadığı dersini vermektedir.

"Tesadüfü" başıboşluk mânasında değerlendirdiğimizde ayet-i kerime dahi böyle bir mânayı kabul etmemektedir.

"Ateş dahi, sâir esbâb-ı tabiiye gibi kendi keyfiyle, tabiatiyle, körü körüne hareket etmiyor. Belki emir tahtında bir vazife yapıyor ki, Hazret-i İbrâhim'i (Aleyhisselâm) yakmadı ve ona, 'Yakma!' emrediliyor." (Yirminci söz, İkinci Makam)

Kör Kuvvet: Kuvvette de zerre kadar akıl bulunmadığından, bu da âdeta kör bir insanın mükemmel bir işi yapması kadar müşkildir. Kâinattaki hikmetli, rahmetli, san’atlı,..,, eserler kör kuvvete, sağır tabiata verilemez.

Şuursuz Tabiat: Tabiatın yapmış olduğu işlerde şuurlu hareket etmediğini, başkasının emirberi gibi hareket ettiğini görmekteyiz ki, maalesef bir kısım akılları gözlerine inen insanlar tabiat bataklığına saplanmış bulunmaktadır.

Yaratılan her şeyde, alîmane, hakimane, basirane faaliyetin olduğunu görürüz. Halbuki ne tesadüfte ne kör kuvvette ve ne de tabiatta bunların hiçbirisi mevcut değil.

Hayat nimetine mazhar olan, cüz’i de olsa bir ilim, irade ve kudret sahibi kılınmış bulunan insan, kendi eliyle ortaya çıkan eserlere hakikî malik olamazsa, hayatsız, şuursuz, iradesiz, kudretsiz kâinatın ve onda vazife yapan sebeplerin malikiyetine, hâkimiyetine nasıl ihtimal verebilir?

Bilindiği gibi, tabiat kelimesi iki ayrı mânada kullanılıyor. Birisi; canlı ve cansız bütün varlıklar, yâni topyekûn kâinat. Diğeri ise, fıtrat, yaratılış. Görmek gözün tabiatında vardır, işitmek de kulağın tabiatında vardır. Bu büyük mu’cizeleri bu organların tabiatına, fıtratına vermek de insanoğlunun kendini bir başka türlü aldatmasıdır.

Bu tabiatlar her zaman böyle devam etmekle, yâni insanın daima gözüyle görmesi ve kulağıyla işitmesiyle ortaya bir kanun çıkmış oluyor. Bu kanunu koyan kim? Bu organların kendileri mi? Bedenin tamamı mı? Yoksa kâinat mı? Kanun koymak evvela bir ilim işidir. Meselâ, kulağın yaratılmasında; önce bu organın yapımı bilinecek, onunla ruhun işitme sıfatı arasındaki ince münasebet bilinecek, havanın işitme hâdisesindeki ehemmiyetli rolü bilinecek, insanın neleri ne kadar işitmesi gerektiği bilinecek, bütün bunları takiben İlâhî kudret insanda kulak yaratacak ve onda işitme kanununu icra edecektir.

Hattatlık bir san’attır, o san’atın icra edilmesinde kullanılan vesileler kalem ve mürekkeptir. Güzel bir hattı, bir hattatın yazdığı, bunu yaparken kalemi kullandığı ve mürekkebi istimal ettiği kabul edilmediği takdirde, ondaki san’atın bu vasıtalara ve sebeplere verilmesi gerekir. Yahut mürekkebin tabiatında yazı olmak var, onun için yazı oldu denilmeye mecbur kalınır.

Keza, mimarlık da bir san’attır ve bu san’at taşlarla inşa edilen bir san’at eserinde kendini gösterir. Mimar kabul edilmediği takdirde, bu san’atı taşlara isnad etmek, onlara mimar demek gerekecektir, yahut taşların tabiatında bina olmak vardı, onun için bu hali aldılar denilecektir.

İşte bir bahçedeki farklı çiçekleri, değişik sebzeleri, ayrı meyve ağaçlarını toprağın tabiatıyla izah etmek mümkün değildir. Topraktan, meselâ, elma ağacının çıkması tabiî ise, diğer meyveleri, sebzeleri ve çiçekleri nasıl izah edeceğiz?

(1) bk. Sözler, Yirminci söz, İkinci Makam.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...