"Nedir şu tabiat, kavanin, kuva ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?" Bu soru ve cevabını izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu ders tabiat risalesinin çekirdeğidir. Tabiat iki manaya geliyor. Birisi canlı ve cansız varlıkların tümü diye tarif edilen “kâinat” manası. Diğeri ise, fıtrat (yaratılış) manası... "Gözün tabiatında görmek vardır; kulağın tabiatında işitmek vardır." dendi mi, o zaman tabiat kelimesi fıtrat manasında kullanılmış olur. Günümüzde tabiat, daha çok, kâinat manasında kullanılıyor.

Bu derste eşyanın icadının tabiata, onda hükmeden kanunlara ve yine onda mevcut kuvvetlere isnat edilemeyeceği izah ve ispat edilmektedir.

Önce tabiatın tarifi şöyle ortaya konuyor:

Tabiat, âlem-i şehadet denilen cesed-i hilkatin anâsır ve âzasının ef’âlini intizam ve rapt altına alan bir şeriat-ı kübra-yı İlâhiyedir.”(1)

“Cesed-i hilkat” ifadesiyle hayalimizde hemen insan-kâinat ilişkisi canlanıyor. İnsanın bedenindeki bütün faaliyetler birbirinden farklı birçok kanunla icra ediliyor. Beynin, gözün, kulağın, midenin, kalbin ve diğer bütün organların çalışma kuralları birbirinden ayrıdır. Bütün bu faaliyetlerin bir ruhun emrinde birlikte icra edilmeleriyle bedenimiz fonksiyonlarını en güzel ve mükemmel şekilde yerine getirir.

Nur Külliyatında, insanın “bu kainat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi” olduğu nazara verilir ve bu ağaçla bu meyve arasındaki yakın ilişkiler çok yönlü olarak ele alınır. Hafızasının levh-i mahfuzdan, hayalinin misâl âleminden, kemiklerinin taşlardan, etlerinin topraktan haber verdiği nazara verilir.

İnsanın gözüne karşılık, semanın Güneşi vardır; insanın kollarına bedel fezanın Samanyolları vardır. İşte bu yakın ilişkilerden birisine de bu derste dikkat çekiliyor:

İnsan bedenindeki kanunlar kâinattaki kanunlardan haber veriyorlar.

İnsan bedenini ve ondaki bütün organları Allah yarattığı gibi bu bedenin sevk ve idaresi için gerekli kanunları da yine O koymuştur. Meselâ, midedeki sindirim faaliyetleri bir kanunla icra edilir, ama mideyi yapan ve sindirimi sağlayan o kanunun kendisi değildir. Kanun tek başına bir iş göremez. Ancak kanunla işler görülür. İşi gören ise kanun koyucunun memurlarıdır.

Hangi suça ne ceza verileceği kanunla belirlenir, ancak söz konusu cezayı kanunun kendisi veremez, o hakimin işidir. Bedendeki kanunlar bedeni yapmadıkları ve idare etmedikleri gibi, cesed-i hilkat diye ifade edilen şu görünen âlemin sevk ve idaresini de tabiat kanunları yapamazlar.

Tabiat kanunları “şeriat-ı kübra-yı İlâhiyedir.” Yani, Kur’ân-ı Kerîm'deki kanunlar İlâhî oldukları gibi, kâinat kitabındaki kanunlar da İlâhîdir, Yani Allah’ın kanunlarıdırlar. O halde, bir Müslümanın tabiat kanunlarını kabul etmemesi söz konusu olamaz. Ancak, bu kanunların kendi başına buyruk, dilediğini yapan, iradeli, şuurlu gibi gösterilmesini kabul etmez.

Göz bir şeye bakarken kendi iradesiyle değil, ruhun kararıyla bakar. Ayaklar bir yöne giderken kendi istekleriyle değil ruhun tercihiyle giderler. Aynı şekilde, kâinattaki bütün faaliyetler de ilâhî emir ve irade ile görülürler. Meselâ dünya, ne süratini, ne eğimini, ne yörüngesini kendisi tayin ve tespit etmiş değildir. Bütün bunlar Allah’ın iradesiyledir ve O’nun koyduğu kanunlarla icra edilirler.

“İşte şu şeriat-ı fıtriyedir ki, 'sünnetullah' ve 'tabiat' ile müsemmâdır.”

Fıtrî şeriat, kâinatın yapısına yerleştirilen ve onun faaliyetlerine esas olan İlâhî kanunlar manzumesidir. Bu kanunlara “sünnetullah” ve “tabiat” da denilmektedir. Yani, tabiat kanunları Allah’ın bu sünnetullah veya âdetullah kanunlarıdır.

Ruh da Allah’ın bir kanunudur, bedeni o kanunla idare ediyor. Ancak, ruh bu idareyi Allah’ın kendisine vermiş olduğu kudret ve irade gibi sıfatlarla yerine getiriyor. O halde, hakikatte bedeni idare eden ruh kanunu değil, o kanunu koyan ve sıfatlarla donatan İlâhî iradedir. Cenab-ı Hak, ruh kanunuyla bedeni idare ettiği gibi, tabiat kanunlarıyla da bütün bir “cesed-i hilkati”, yani kâinatı idare ediyor. Bizi yer çekimi ile dünyaya bağladığı gibi gezegenleri de cazibe kanunuyla Güneş'e bağlıyor.

Bu kanunlar vardır, ama iş gören kanunlar değil onları koyan ve çalıştıran İlâhî iradedir.

Tabiat kanunları, “Hilkat-i kâinatta câri olan kavânin-i îtibariyesinin mecmû ve muhassalasından ibârettir.”

Kâinatın yaratılışında cari olan itibarî kanunların tümüne birden tabiat kanunları deniliyor. Bu kanunlar insan ruhu gibi, müstakil varlıkları olan kanunlar değildirler; itibarîdirler. Yani, öyle itibar edilmiş, öyle kabul edilmişlerdir.

Kışın havalar soğur, yazın ısınır. Bu bir kanundur, ama kış da yaz da itibaridir, Yani kış diye müstakil bir varlık olmadığı gibi, yaz diye bir mahlûk da yoktur. Yer çekimi de öyledir. Kıyamet koptuğunda yer çekimi de ortadan kaybolacaktır, zira itibarî bir emirdir, müstakil bir varlık değildir.

Diğer kanunlar da bunlar gibidir.

“Kuvâ dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer hükmüdür. Ve kavânin dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer meselesidir.”

Kuvâ, yani kâinatta iş gören kuvvetler “şu şeriatın birer hükmü”, kavânin (kanunlar) ise “şu şeriatın birer meselesidir.”

Cazibe, dafia (çekme ve itme) kuvveleri bu âlemde sürekli faaliyet halindedirler, ancak iş gören bu kanunlar değildir, o kanunları koyan ve icra eden Allah’tır.

“Esbab, bir perdedir. Çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat, iş gören kudret-i Samedâniyedir. Çünkü tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktizâ eder.”(2)

Keza, bu âlemde gördüğümüz hiçbir kanun icraatta söz sahibi değildir. Meselâ, Yirmi Dokuzuncu Söz’de genişçe açıklandığı gibi bu âlemde bir tekâmül kanunu vardır. Bu kanunun hükmettiği eşya bir noktaya kadar terakki eder, sonra duraklama devresine girer, daha sonra gerilemeye başlar ve sonunda ölümü tadarlar. Bunun en açık örneğini kendimizde görüyoruz. Bebeklik, çocukluk, gençlik safhalarındaki ilerlemeyi, olgunluk safhasında duraklama, ihtiyarlık safhasında gerileme takib ediyor ve sonunda insan her nefis gibi ölümü tadıyor. Ölüm bir kanundur, ancak insanları öldüren “ölüm kanunu” değil, Mümit (ölümü veren) olan Allah’tır.

Çiçekleri açtıran bahar kanunu olmadığı gibi, solduran, kurutan ve ortadan kaldıran da sonbahar kanunu değildir.

“... Fakat o şeriattaki ahkâmın yeknesak istimrârına istinaden vehim, hayal tasallut ederek tazyik edip, şu tabiat-ı hevâiye tevazzu’ ve tecessüm edip mevcud-u haricî ve hayalden hakikat sûretine girmiştir. Hayali, hakikat sûretinde gören, gösteren, nüfusun istidât-ı şûresinden, fâil-i müessir tavrını takmıştır....”(3)

Tekvinî şeriat denilen kâinattaki kanunların yeknesaklığı, onlarda bir değişme olmaması sebebiyle vehim ve hayal sanki bu işlerin böyle olması tabii imiş, aksi zaten olamazmış gibi yanlış bir yola sapıyorlar. Bunun sonucu olarak, gerçekte icra gücünden yoksun olan tabiat kanunları sanki “tecessüm edip mevcud-u haricî” şekline giriyorlar. Yani hayallerinde bu kanunlara cisim giydiriyor ve görünen eşyanın varlıkları gibi bir varlık isnat ediyorlar, böylece o kanunlar “hayalden hakikat sûretine” dönüşüyorlar.

Meselâ, dünyanın eğiminin mevsimlerin meydana gelmesine sebep olduğu söyleniyor. Bu eğimin yeknesaklığı, sürekli olarak aynı kalması sebebiyle vehim ve hayal o kanuna hariçte vücut giydiriyor, eline irade ve kudreti de vererek diyor ki, “mevsimleri dünyanın eğimi meydana getiriyor.” Böylece, o eğim kanunu hayalden hakikat suretine girmiş oluyor.

Bir diğer örnek : Elma sürekli olarak ağaçta biter. Cenab-ı Hak dileseydi elmayı da karpuz ve kavun gibi ağaçsız yaratabilirdi. Ancak onun yaratılmasını böyle dilemiş ve dünya yaratıldığından beri bu böyle devam etmiştir. Bu yeknesaklık, hayal ve vehimde sanki elmanın ağaçta olması değişmez bir kanun olduğu ve elmanın tabii olarak ağaç tarafından yapıldığı gibi sakat bir sonuç doğabilmektedir.

İstidad-ı şûre; “çorak toprak istidadı” demektir. Bu topraktan mahsul alınamaz. Nefsin istidadı da günah ve isyanlarla, yanlış fikirler ve bozuk inançlarla bozulduğunda, bu bozuk istidat “hayali, hakikat sûretinde” görüp gösterme yoluna girer ve o şuursuz, iradesiz kanunları “fâil-i müessir” olarak görür. Yani onları görev yaptıkları işlerde müstakil söz sahibi telakki eder.

“...Halbuki, kör, şuursuz tabiat, kat’iyen kalbi iknâ edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakikat ona ünsiyet edecek hiçbir mülâyemet ve münâsebet yok iken ve masdar olmaya kabiliyeti mefkud iken, sırf nefy-i Sâni farazından çıkan bir ıztırar ile veleh-resan-ı efkâr olan Kudret-i Ezeliyenin âsâr-ı bâhiresinin tabiattan sudûru tahayyül edilmiş...”(4)

Bu cümlede,

“Biliniz ki, kalbler ancak Allah’ı anmakla tatmin olur (huzur bulur).” (Ra’d, 13/28)

ayet-i kerîmesine işaret edilmiştir. Kör ve şuursuz tabiatın eşyayı yarattığı vehmi kalbleri tatmin etmez, fikirlere kendini beğendiremez ve hiçbir akıl böyle bir görüşle ünsiyet etmez.

Öte yandan, tabiatın masdar olma kabiliyeti yoktur. Masdar, bir şeyin sudur ettiği, çıktığı yer demektir. Nur’larda geçen ayna misâli bu konuyu çok iyi aydınlatır. Güneşin ışığı aynada göründüğünde ayna güneş ışığına mazhar olmuş olur. Mazhar bir şeyin zahir olduğu, göründüğü mekân demektir. Güneşin ışığı aynada zahir olmuş, görünmüştür. Ancak, ayna bu ışığa masdar olamaz, Yani ışık aynanın kendinden sudur etmiş değildir. O ışığı aynanın eseri kabul edemeyiz.

Işığı aksettirme özelliği aynanın tabiatında vardır. Bir taşta, bir toprakta bu kabiliyet yoktur. Ancak, aynadaki bu kabiliyet onu ışık sahibi yapmaya yetmez; ışığa mazhar olur, fakat masdar olamaz, yani ışık o aynadan sudur etmez, ondan çıkmaz.

Keza, bir meyve ağacının tabiatında da Rezzak ismine ayna olma kabiliyeti vardır. Rızıklar o aynada görünürler ve Rezzak ismi o ağaçta tecelli eder. Ancak, o ağaç rızıklara masdar olamaz, Yani rezzakiyet manasıyla o ağacın bir ilgisi yoktur, aynada ışık olmaması gibi.

Gerçek bu iken tabiatı masdar olarak vehmetmek ancak “nefy-i Sâni farazından çıkan bir ıztırar” ile bu vehimlerine inanabilirler. Yani bu vehme kapılanlar peşin olarak Allah’ı inkâra kendilerini şartlandırmışlardır. Bu ızdırar hali onları her türlü sapık görüşü kabule meyilli hale getirmiştir. Tabiatperestlik de bunlardan birisidir. Kudret-i ezeliyenin akılları hayrette bırakan eserlerini ve icraatlarını böyle bir ızdırar haliyle, yani çaresizlik içinde kıvranarak “kör ve şuursuz tabiata isnat” etmişlerdir.

“Halbuki tabiat misâlî bir matbaadır, tâbi’ değil; nakıştır, nakkaş değil; kàbildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı irâdiyedir, hakikat-i hâriciye değil."

Bu paragraf Tabiat Risalesi’nin çekirdeği hükmündedir. Geniş açıklaması o risaledir. Burada tarifte geçen kavramlar üzerinde kısaca duracağız:

Matbaa, kitabın tab edildiği, basılıp çoğaltıldığı yer demektir. Tâbi, kitabı basan zat manasınadır.

Aynı matbaada konuları birbirinden farklı binlerce çeşit kitabın basılması gibi, bütün canlı türleri de aynı tabiat matbaasında basılmışlardır. Tabiat, bir yönüyle insan matbaası, bir yönüyle koyun matbaası, bir yönüyle de çiçek matbaasıdır.

Matbaanın, basılan kitapları tanımaması, onlardaki konuları bilmemesi gibi, tabiat da ne insanları tanır, ne hayvanları, ne de bitkileri. Bunların her bir ferdi sonsuz bir ilimle planlanmış ve yine sonsuz bir kudretle yaratılmışlardır. Bu özellikler ise tabiatta bulunmaz.

Nakıştır, nakkaş değil: Her varlık, bir yönüyle, kâinat üzerine işlenmiş bir nakış gibidir, onu nakşeden bir nakkaş vardır. Yoksa, o nakış, bulunduğu mekândan tabii olarak çıkmış değildir.

Kàbildir, fâil değil: Kabil, bir fiili kabul eden, onun kendisinde görülmesine, işlenmesine müsait olan demektir. Meselâ, su üzerine yazı yazamayız, ama kâğıt üzerine yazarız. Kâğıt yazıya kabildir, onu kabul eder, yazılmasına müsaittir. Ancak, bu kağıt yazı fiilinin faili, yani yazının katibi olamaz.

Tabiattaki her varlık kudret kalemiyle yazılmış bir kelime yahut bir cümle gibidir. Onun yazıldığı mekânın bu işe kabiliyetli olarak yaratılmış bulunmasını yanlış değerlendirerek, yazıları o mekânların yazdığını söylemek, aynen yazıları kâğıtların yazdığını iddia etmek gibidir.

Mistardır, masdar değil: Misdar cetvel demektir. Bir cetveli kullanarak çizgi çizdiğimizde çizgiyi cetvelin çizdiğini söyleyemeyiz. Cetvel masdar değildir, yani o çizgi cetvelden sudur etmemiş, ondan çıkmamıştır. O bir alettir, çizgi onunla çizilmiştir.

Temsilin hakikate tatbikinde misdar kadere işaret eder, masdar ise kudrete. Her varlık, ilâhî ilimde nasıl takdir edilmişse, yine İlâhî kudretle o şekilde yaratılır. On Birinci Söz’de geçen “Mistar-ı kader üstünde kalem-i kudretiyle yazılan mektubât-ı Rabbâniye” ifadesi bu manayı ders vermektedir:

Nizamdır, nâzım değil: Eşyadaki son derece hikmetli nizamın koyucusu tabiat değildir.

Kanundur, kudret değil: Tabiat kanunlarının kendi başlarına bir icra yetkileri yoktur. O icraat için gerekli kudrete sahip değillerdir. Kudret, o kanunları koyan Allah’a mahsustur.

“La havle velâ kuvvete illi billah” Hiçbir şeyde Allah’ın ihsan etmediği bir güç ve kudret bulunmaz.

Şeriat-ı irâdiyedir, hakikat-i hâriciye değil: Dersin devamında beyan edildiği gibi...

Şeriat-ı İlâhiye ikidir: Biri: Sıfat-ı kelâmdan gelen bir şeriattır ki, beşerin ef’âl-i ihtiyariyesini tanzim eder. İkincisi: Sıfat-ı iradeden gelen ve “evâmir-i tekviniye” tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyedir.

Tabiat, şeriat-ı irâdiyedir, yani irade sıfatından gelen ve kâinatın nizamını temin eden kanunlar mecmuasıdır. Bu kanunların hariçte vücutları yoktur. Meyvelerin ağacın dallarına bağlanmaları ile gezegenlerin cazibe kanunuyla güneşe bağlanmaları birbirinden çok farklıdır. Dalların hariçte vücutları vardır, ama cazibenin müstakil ve harici bir vücûdu yoktur.

“Meselâ: Yirmi yaşında bir adam birden bire dünyaya gelse, hâlî bir yerde, muhteşem ve sanayi-i nefîsenin âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farz etse, kat’iyen hariçten gelme hiçbir fâilin eseri değil. Sonra içindeki eşyâ-yı muntazamaya sebep ararken, tanziminin kavâninini câmi’ bir kitap bulsa, onu ma’kes-i şuur olduğundan, bir fâil, bir illet-i ıztırârî kabul eder. İşte, Sâni-i Zülcelâlden tegafül sebebiyle, böyle gayr-ı mâkul, gayr-ı mülâyim bir illet-i ıztırârî olan tabiat ile kendilerini aldatmışlar.”(5)

Bu kâinat sarayının sahibini bulmak isteyen insan, onu sarayın müştemilatında aradığı takdirde hakikate hiçbir zaman ulaşamaz. Zira, Üstat Hazretlerinin beyan ettiği gibi, “Sâni-i Kâinat, elbette kâinat cinsinden değildir.”(6)

Nur Külliyatında kâinat için kullanılan bir diğer teşbih de “kitab-ı kâinat”dır. Sanatkâr eser cinsinden olmayacağı gibi, kâtip de yazı cinsinden değildir.

Bu gerçekten gaflet eden insanların bir kısmı, sarayın sanatkârını saraydaki eşyalardan birisi olarak kabul etmişler, böylece güneşe tapmışlar, yıldızlara tapmışlar, nehire tapmışlar, ineğe tapmışlardır.

Bir kısmı da, yaratıcıyı, mevcut eşyada aramak yerine, o sarayın idarî kanunlarına bakmışlar ve sarayı bu kanunların yaptığını iddia edecek kadar gerçekten uzaklaşmışlardır.

İllet-i ızdırarî, Allah’a inanmamakta inat eden kişilerin kendilerini aldatmak üzere, zarurî olarak ortaya attıkları ve zoraki inandıkları batıl ihtimallerdir. Bunlardan birisi de tabiattır.

"Şeriat-ı İlahiye ikidir:

"Biri: Sıfat-ı kelâmdan gelen bir şeriattır ki beşerin ef’al-i ihtiyariyesini tanzim eder."

"İkincisi: Sıfat-ı iradeden gelen ve evamir-i tekviniye tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyedir ki bütün kâinatta cari olan kavanin-i âdâtullahın muhassalasından ibarettir. Evvelki şeriat nasıl kavanin-i akliyeden ibarettir, tabiat denilen ikinci şeriat dahi mecmu-u kavanin-i itibariyeden ibarettir. Sıfat-ı kudretin hâssası olan tesir ve icada mâlik değillerdir."

"Sâbıkan sırr-ı tevhid beyanında demiştik: Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi halk eden her şeyi o halk etmiştir. Öyle ise bir şeyi yapan Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olmak zarurîdir.

"Şu ehl-i dalaletin gösterdikleri esbab-ı tabiiye hem müteaddid hem birbirinden haberi yok hem kör, iki elinde iki kör olan tesadüf-ü âmâ ve ittifakıyet-i avrânın eline vermiştir. قُلِاللّٰهُثُمَّذَرْهُمْفٖى خَوْضِهِمْيَلْعَبُونَ

"Elhasıl: İkinci bürhanımız olan kitab-ı kebir-i kâinattaki nazım ve nizam, intizam ve telifindeki i’caz güneş gibi gösteriyor ki bir kudret-i gayr-ı mütenahî, bir ilm-i lâyetenahî, bir irade-i ezeliyenin eserleridir."(7)

Üstat Hazretleri İlâhî kanunları iki açıdan ele alıyor.

Birisi, kelam sıfatından gelen şeriattır. Bu şeriat, Kur’ânın hükümleridir ve insanların ihtiyarî olan fiillerini , yani kendi istek ve iradeleriyle tercih edip uygulamaya koydukları işleri tanzim eder. Bu şeriatta, insanların yeme, içme, konuşma, işitme, ticaret yapma gibi ferdî ve içtimaî bütün konularda Allah’ın razı olduğu tarz ve şekil ortaya konulmuştur. Ancak dünya imtihanının bir gereği olarak insanlar bu emirlere uyup uymamakta serbest bırakılmışlardır.

Diğeri ise, irade sıfatından gelen şeriattır. Bu şeriata, yani bu kanunlar manzumesine “evâmir-i tekvîniye” ve “şeriat-ı fıtriye” de denilmektedir. Bu kanunlar, kâinattaki bütün faaliyetlerin esasıdır. İnsan bedeninde onun iradesi dışında cereyan eden bütün faaliyetler de yine bu ikinci şeriata göre tanzim edilmişlerdir. Bunlarda insan iradesinin bir hükmü yoktur, dolayısıyla da bu faaliyetler insanın imtihanına konu olmazlar.

Bütün kâinatta cari olan bu kanunlar “kavânin-i âdetullah”tırlar. Bunlara “sünnetullah” da denilmektedir.

Kur’ânın bütün emir ve yasakları “kavânin-i akliyeden ibârettir”, yani insan aklına hitap ederler. İnsan bunları tatbik etmeye çalışır. Meselâ, bu kanunlardan birisi namaz kılma emridir. Bu emir, insanı namaz kılmaya zorlamaz, ancak insan kendi iradesiyle bu emre uyduğu takdirde büyük mükâfat görür.

Tabiat kanunları denilen “evâmir-i tekvîniye”nin tamamı itibari emirlerdir. Bu kanunları koyan İlâhî irade, uygulayan da yine İlâhî kudrettir. Kanunların kendilerinde bir tesir yoktur, bir şey icat etmekten de mahrumdurlar. Meselâ, insandaki beyin, mide, karaciğer, pankreas gibi bütün organların kendilerine mahsus çalışma kanunları vardır. Ancak, onları çalıştıran bu kanunlar değildir. Allah’ın iradesi ve kudretiyle icra edilen bu faaliyetlerin son derece nizamlı ve muntazam olması birer kanun olarak ortaya çıkmıştır. Fakat, bu kanunlar Üstad'ın ifade ettiği gibi kudret değildirler. Bütün organlarda iş gören kuvvet, o kanunları çalıştıran İlâhî kudrettir.

İnsan bu kâinatın küçük bir misâli olduğundan bu hakikat daha geniş olarak bütün varlık âlemi için de geçerlidir. Tabiattaki hiçbir kanunun icra gücü ve yetkisi yoktur. “Sıfat-ı kudretin hassası olan tesir ve icada mâlik değillerdir.” Meselâ, dünyanın hem kendi hem de Güneş etrafında dönmesi bir kanundur. Ama dünyayı döndüren bu kanun değil, İlâhî kudrettir. Dünyanın yirmi üç buçuk derecelik bir eğimle dönmesi de bir kanundur, ama mevsimleri meydana getiren bu eğim değil, dünyayı o eğimde yaratan kudrettir.

“Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılmaz.”

Kâinatta sonsuz denecek kadar örnekleri olan “Her şey her şeyle bağlıdır.” gerçeğini kendi bedenimizde daha net olarak görebiliyoruz. Saçımız başımıza, başımız gövdemize, kısacası bütün organlarımız birbirine bağlı. Bir saç telini yaratan ancak bütün bedeni yaratandır. Başka türlü düşünmemiz mümkün değildir.

Bu gerçek bütün âlemde de kendini gösterir. Ne gezegenlerden birini güneşten ayırabiliriz, ne gökyüzündeki bir yıldızı ait olduğu galaksiden. İnsandaki organlar gibi fezadaki sistemler de bir bedenin organları gibidir. Birini yaratan ancak tümünü yaratan olabilir.

“Öyleyse, bir şeyi yapan Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olmak zarurîdir.”

Bu dört isimden ilk üç isim Allah’ın birliğini gösteriyor.

Kısaca ifade edelim:

Vahid; sıfatları sonsuz ve mutlak yegane zat O’dur. Yani, Allah’ın, sıfatlarında şeriki yoktur.

Ehad; Allah’ın zatının birliği manasına gelir. Yani, vacib, kadim, baki,.., Ondan başka yoktur.

Ferd; bu iki ismi birlikte ifade eder. Zatında ve sıfatlarında şeriki, naziri, benzeri olmayan yegane zat demek olur.

Samed ise, her şey kendisine muhtaç, kendisi ise hiçbir şeye muhtaç olmayan demektir. Her mahlûk, var olmak, hayata kavuşmak, varlığını devam ettirmek ve her türlü ihtiyacını görmek için Allah’a muhtaçtır. O halde bütün bu muhtaç varlıkların tek sahibi ve yaratıcısı Vahid, Ehad, Ferd ve Samed olan Allah’tır.

“Şu ehl-i dalâletin gösterdikleri esbâb-ı tabiiye, hem müteaddit, hem birbirinden haberi yok, hem kör, iki elinde iki kör olan tesadüf-ü a’mâ ve ittifakıyet-i avrânın eline vermiştir.”

Tabiattaki eşyanın yaratılmasında sebep olarak görev yapan şeyler, hem müteaddittir, Yani sayıca çokturlar, hem kördürler. Hava suyu görmez, su toprağı görmez, her ikisi de güneşi görmezler, güneş de onları görmez. Birbirini görmeyen bu varlıklar, hizmet ettikleri bitkileri, hayvanları ve insanları da görmezler. Bu körler silsilesinin eliyle çok hikmetli işler görülüyorsa, bunun tek izahı vardır:

Bunların hepsi her şeyi gören ve bilen Allah’ın emrindedirler. Kendi istekleriyle değil, O’nun iradesiyle iş görmektedirler.

Tabiattaki sebeplerin iki elinde iki kör bulunuyor; biri “tesadüf-ü a’mâ” (kör tasadüf), diğeri “ittifakıyet-i avrâ” şaşı ittifak. Bunların eliyle hikmetli işler görülemeyeceği açıktır.

İlâhî Fermanı dinlemeyip eşyanın yaratılışını bu gibi sebeplere veren ve bununla tatmin olan kimselere söylenecek bir şey yoktur. Onlar hakkında şu ayetin hükmüyle amel etmek gerekir:

قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فٖى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

“...Sen 'Allah' de, sonra da onları daldıkları batakta bırak, oyalanadursunlar.” (En’am, 6/91)

“Elhâsıl: İkinci burhanımız olan kitab-ı kebir-i kâinattaki nazm ve nizâm, intizâm ve telifindeki i’caz güneş gibi gösteriyor ki, bir kudret-i gayr-ı mütenahi, bir ilm-i lâ-yetenâha, bir irâde-i ezeliyenin eserleridir.”

Kâinat kitabının yazılmasında hem mükemmel bir nizam ve intizam var, hem de her kelimesinin yazılmasında bir i’caz var. Yani, bu âlemde her şey bir kudret mucizesi. Hiçbir şeyin taklidi yapılamıyor. Ne güneş yapmak mümkün, ne çiçek... Bunun da küçük bir misâli insanda sergilenmiş oluyor. Ne göz yapmak mümkün, ne el. Ne ciğer yapmak mümkün ne kalp.

O halde bu mucizeler diyarı, ancak sonsuz bir ilim ve kudretle beraber ezeli bir iradeye sahip olan Allah’ındır. Her mahlûk onun eseridir. O’nun irade etmesiyle varlık sahasına çıkmıştır. Bu iradenin tahakkuku da sonsuz bir ilim ve kudret gerektirir. Bir şeyi yapmayı bilmek yeterli değildir, onu yapacak güce de sahip olmak gerekir. Aynı şekilde, bir şeye gücün yetmesi de yeterli değildir, o işi yapmayı bilmek de gerekir.

İşte her varlıkta bu üç hakikat birlikte seyredilir: O mahlûkun yaratılmasını Allah irade etmiş, sonsuz ilmi ile onu en güzel şekilde takdir etmiş ve yine sonsuz kudretiyle o mahlûku en mükemmel şekilde yaratmıştır.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Nokta.
(2) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.
(3) bk. Mesnevi-i Nuriye, Nokta.
(4) bk. age.
(5) bk. age.
(6) bk. Mektubat, Yirmi İkinci Mektup, İkinci Makam.
(7) bk. Mesnevi-i Nuriye, Nokta.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...