"Otuz seneden beri iki tâğut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri enedir, diğeri tabiattır..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Otuz seneden beri iki tâğut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri 'ene'dir, diğeri 'tabiat'tır."

"Birinci tağutu gayr-ı kasdî, gölge-varî bir ayine gibi gördüm. Fakat o tağutu kasden veya bizzât nazar-ı ehemmiyete alanlar, Nemrud ve Firavun olurlar."

"İkinci tağut ise, onu İlahî bir san'at, Rahmânî bir sıbğat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat zannedilir ve maddiyunlarca bir ilâh olur. Maahaza, o tabiat zannedilen şey, İlâhî bir san'attır. Cenab-ı Hakka hamd ve şükürler olsun ki, Kur'ânın feyziyle, mezkûr mücâdelem her iki tağutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi."

"Evet, Nokta, Katre, Zerre, Şemme, Habbe, Hubâb risalelerimde ispat ve izah edildiği gibi; mevhum olan tabiat perdesi parçalanarak altında şeriat-ı fıtriye-i İlâhiye ve san'at-ı şuuriye-i Rahmâniye güneş gibi ortaya çıkmıştır. Ve kezâ, firavunluğa delâlet eden 'ene'den Sâni-i Zülcelâl'e râci' olan 'Hüve' tebarüz etti."(1)

Tağut; “şeytan, büyücü, yanlış yola sevk eden” gibi mânalara geliyor. Bir lügatte de “İslâm’dan önce Mekke’deki Lât ve Uzzâ putları” şeklinde mâna verilmiş.

Tevhid dini olan İslâm, şirkin bütün çeşitlerine savaş açtığı gibi, Üstad Hazretleri de ene ve tabiat tağutu ile mücadele etmiştir.

Her hayır Allah’ın elindedir. Üstad Hazretleri “Vücûd hayr-ı mahz”dır, buyurur. Yâni, var olmak mutlak hayırdır, sırf hayırdır. Sonradan var olan hiçbir şey Hâlık olamaz.

Hayat, varlık nimeti üzerine bina edilmiş ikinci büyük nimet. Bu ise cansız maddeye, şuursuz kanunlara isnad edilemez. Aynı şekilde, ilim, irade, kudret, görme, işitme gibi nimetler de ancak Allah’ın elindedir, O’nun ihsanıdır, O’nun ikramıdır.

İşte gerek varlık âlemini, gerek onlara takılan özellikleri ve hikmetleri başka şeylere isnad etmek bir nevi putperestliktir. Üstadımız bu yanlış yollarla mücadele ettiğini ortaya koyarken, bütün yanlış itikadların ve batıl görüşlerin iki esasta toplandığını nazara vermiş oluyor.

Birisi; insan eliyle ortaya konulan iyilikleri onun şahsına vermek, ondan bilmek, bunların Allah’ın ikramı ve ihsanıyla olduğunu unutmak.

Diğeri ise; insandan başka şeylerden (bunların tümü “tabiat” kelimesinde toplamış bulunuyor) gördüğümüz iyilikleri, güzellikleri, kemâlleri ve bunlardan elde ettiğimiz menfaatleri o mahlûklara vermek, yani onlardan bilmektir.

Nur Külliyatında sebepler âleminin te’sirden mahrum olduğu, İlâhî icraatlara birer perde oldukları, iş görenin ancak Kudret-i Samedaniye olduğu defalarca ve önemle nazara verilir. Bütün bu dersler tabiat tağutuna karşı verilmiş birer mücadeledir ve fikir planında hepsi de zaferle neticelenmiştir. Hakikati bildiği ve gördüğü halde inad edip inkârda direnenler bahsimizden hariçtir.

Yine bir risalede insanın en büyük sebep zannedildiğine dikkat çekilir. İnsan da kendinden sudûr eden iyiliklerde bir sebeptir. Güneşe ışık veren, arıya bal yapmayı ilham eden, ağacı bir meyve fabrikası olarak planlayan Allah, insan aklını da birçok iyiliklere, güzelliklere, san’atlara, buluşlara kabiliyetli yaratmıştır. Ancak, yine bu konuyla alâkalı derste nazara verildiği gibi, insan; yeme, içme gibi “en âdi bir fiilin yüz cüz’ünden ancak birisine” malik sayılabilir.

Yemeyi misal alalım: Toprağı, suyu ve diğer elementleri bir araya getirerek onlardan insan bedenine faydalı gıdalar yaratan Allah’tır. Yenilen o gıda maddesini kan, et, kemik, saç, ilik haline getiren de Allah’tır. İnsana düşen tek vazife ise, bu gıdayı çiğneyip yutmaktır. Aslında bu da yine Allah’ın kudretiyle gerçekleşir. Kader Risalesi’nde güzelce izah edildiği gibi, insanın elinde sadece bir kesb ve bir meyil vardır. Hayrı veya şerri dilemek, onu yapmayı istemek vardır, bunun ötesindeki bütün fiilleri yaratan Allah’tır. İşte kendi yemesinde ve içmesinde bile çok az bir hisseye sahip olan insanın, enaniyete kapılıp kendini sahip, malik, kadir telakki etmesi büyük bir aldanmadır, bir dalalettir. Üstad Hazretleri birçok dersinde bu yanlış telakki ile mücadele etmiştir.

Bu derste ene için “gayr-ı kasdî, gölge-varî bir âyine” ifadesi kullanılıyor.

İnsan bir şeye, meselâ, bir insana baktığı zaman, nazarını doğrudan onun simasında merkezîleştirir. Ancak, bu bakışta o adamın önünde durduğu duvar, ayağının altındaki halı gibi bazı eşyalar da gayr-ı kasdî olarak ikinci derecede onun nazarına ilişir. Asıl baktığı şahsa göre bu ikincilerin varlığı çok daha zayıf bir mertebededir. Yine bir insanın kendisi ile gölgesini birlikte düşündüğümüzde bu ikincinin varlığı birinciye göre çok daha zayıf bir varlık olur.

Gayr-i kasdî’nin bir diğer mânası: Bizde tecelli eden güzellikler ve kemâller bizim kasdımızla, tercihimizle, irademizle, gücümüzle olmuş değildir. Bizim hâkimiyetimiz de malikiyetimiz de kudretimiz, ilmimiz, irademiz de gölge kadar zayıftır, bunların hepsi emanettir, hepsi ihsandır, hepsi ikramdır. Bir arsaya sahip olan kişinin bu malikiyeti hakikî değildir, hakiki malik Allah’tır. Güneş'ten kopan bir ateş parçasında bir yanda denizler, öte yanda karalar yaratan Allah, arzın maliki olduğu gibi, karaların da denizlerin de malikidir. O şahsın tarlası da o kara parçasında bir nokta kadar yer tutar ve tasarrufu onun elinde olduğu için tarlanın maliki olarak görülmektedir. İşte bu malikiyet gölge bir malikiyettir, hakiki değildir.

İnsanın kudreti, ilmi ve bütün sıfatları Cenâb-ı Hakk’ın kendisine birer ihsanı olmaları cihetiyle birer emanettirler ve insanın bu emanetlere malikiyeti de yine gölge bir malikiyettir, hakikî değildir.

Üstad Hazretleri Otuzuncu Söz olan Ene ve Zerre Risalesinde bu konuyu bütün tafsilatıyla ortaya koymuş ve insandaki bütün duyguların, sıfatların, hallerin, kabiliyetlerin hep birer tecelli olduğunu, Allah’ın isim ve sıfatlarını bilme konusunda birer vahid-i kıyasî vazifesi yaptıklarını, yâni bu gölgeleri doğru değerlendirip, kıyas yoluyla, onlarda tecelli eden İlâhî isim ve sıfatları tanımamız gerektiğini aklı ikna ve kalbi tatmin edecek şekilde izah etmiştir. İnsanın kudreti Allah’ın sonsuz kudretine göre gölge gibi zayıf kalır, ama bu gölge o asıldan haber verir. Hiç kudretimiz olmasa, kuvvet nedir bilmesek Allah’ın Kudret sıfatını ve Kâdir ismini anlayamayız. Diğer sıfatlar için de benzeri şeyler söylenebilir.

İşte Üstad'ın ikinci mücadelesi, eşyanın yaratılışını tabiata ve maddeye isnad etmekle onu iman ve ibadet mükellefiyetinden uzaklaştırmak isteyen batıl düşünce sahipleriyledir. Ancak, Üstad Hazretleri şahısları nazara almadan fikirlerle mücadele verdiği için “tabiatperestlere” karşı verdiği bu büyük mücadelesini de “tabiata” karşı verilmiş bir mücadele olarak takdim ediyor. Tabiat Risalesi’nde bu fikir mücadelesi çok harika bir şekilde sergilenmiştir.

Bilindiği gibi, "tabiat" kelimesi iki ayrı mânada kullanılıyor. Birisi; canlı ve cansız bütün varlıklar, yâni topyekûn kâinat. Diğeri ise, fıtrat, yaratılış.

Görmek gözün tabiatında vardır, işitmek de kulağın tabiatında vardır. Bu büyük mu’cizeleri bu âzaların tabiatına, fıtratına vermek de insanoğlunun kendini bir başka türlü aldatmasıdır.

Bu tabiatların her zaman böyle devam etmesiyle, yâni insanın daima gözüyle görüp kulağıyla işitmesiyle ortaya bir kanun çıkmış oluyor. Üstadın tabiat için; “bir kanundur, kudret olamaz” tarifini hatırlatıyor. Bu kanunu koyan kim? Bu organların kendileri mi? Bedenin tamamı mı? Topyekûn kâinat mı? Kanun koymak evvela bir ilim işidir. Meselâ, kulağın yaratılmasında; önce bu organın yapımı bilinecek, onunla ruhun işitme sıfatı arasındaki ince alâka bilinecek, havanın işitme hâdisesindeki ehemmiyetli rolü bilinecek, insanın neleri ne kadar işitmesi gerektiği bilinecek, bütün bunları takiben İlâhî kudret insanda kulak yaratacak ve onda işitme kanununu icra edecektir.

San’at ve sıbğat kelimeleri üzerinde de kısaca duralım:

Hattâtlık bir san’attır, o san’atın icra edilmesinde kullanılan vesileler, kalem ve mürekkeptir. Güzel bir hattı, bir hattâtın yazdığı, bunu yaparken kalemi kullandığı ve mürekkebi istimal ettiği kabul edilmediği takdirde, ondaki san’atın bu vasıtalara ve sebeplere verilmesi gerekir. Yahut “mürekkebin tabiatında yazı olmak var, onun için yazı oldu” denilmeye mecbur kalınır.

Keza, mimarlık da bir san’attır ve bu san’at taşlarla inşa edilen bir san’at eserinde kendini gösterir. Mimar kabul edilmediği takdirde, bu sanatı taşlara isnad etmek, onlara mimar demek gerekecektir, yahut “taşların tabiatında bina olmak vardı, onun için bu hali aldılar” denilecektir.

Aynı şeyleri “sıbğat” için de söyleyebiliriz. Bir duvardaki güzel bir resim bir ressama verilmediği takdirde, o renklerin, şekillerin onlarla işlenen san’atın duvardaki boyaya isnad edilmesi yahut o resmin duvarın tabiatında olduğunun kabul edilmesi gerekecektir.

Bu ikinci şıkta hemen şöyle bir sual akla gelir: Bu duvarın tabiatında şu güzel resim var da karşı duvarınkinde niçin yok? Her ikisinin de yapıldığı maddeler aynı.

İşte aynen bu misal gibi, bir bahçedeki farklı çiçekleri, değişik sebzeleri, ayrı meyveler veren ağaçları toprağın tabiatıyla izah etmek mümkün değildir. Topraktan, meselâ, elma ağacının çıkması tabiî ise, diğer meyveleri, sebzeleri ve çiçekleri nasıl izah edeceğiz?

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...