Kur'an, Cevşen, Risaleleri çokça okuyor, evrad okuyoruz. Fakat bazen de farzı dahi kılma isteği olmuyor. Daimi bir şevk, mutlak takva için ne yapmalıyım?
Değerli Kardeşimiz;
Evvelâ; hayat tekdüze ve yeknesak bir şekilde gitmiyor. İnsan türlü türlü haller ve hâdiseler ile karşılaşıyor. Her halin ve her hâdisenin insan üzerinde tesiri farklı oluyor. Bu yüzden, aynı hali muhafaza etmek, hayatın çarkları açısından mümkün değildir. İnsanın hali, tıpkı mevsimler gibidir; her mevsimin de kendine has güzellikleri ve meyveleri vardır.
İkincisi, manevî huzur ve coşku her an uçup gidecek ürkek bir kuş gibidir; az bir zellede az bir inhirafta uçup kaçar. Bu kuşu kalp kafesinde aynı keyfiyet ile hapsetmek çok zordur. Sahabeler bile bu haletten teşekki etmişler. Bu hususa sahabe hayatından bir misal verelim:
"Bir gün Peygamberimizin (asm) yanında idik. Bize kalblerimizi yumuşatan, gözlerimizden yaş akıtan ve nefsimizi tanımamızı sağlayan bir konuşma yaptı."
"Fakat eve dönüp eşimle başbaşa kalınca dünya meselelerine daldık, bu durumda Peygamberimizin (asm) o etkileyici sözlerini unutarak dünya meselelerine dalmışken birden bire az önceki duygularımı hatırlayınca içimden 'Az önce taşıdığım korku, kalb yumuşaklığı ve üzüntüden sıyrılıp münafık oldum.' diye düşündüm. Bu düşüncenin etkisi ile derhal dışarı fırlayarak 'Hanzele, münafık oldu.' diye bağırmaya başladım. Karşıma çıkan Ebu Bekir 'Ya Hanzele, hayır, sen münafık olmadın.' dedi. Bu hızla ve 'Hanzele münafık oldu, Hanzele münafık oldu.' diye diye Peygamberimizin (asm) huzuruna girdim. O da bana 'Hayır ya Hanzele, münafık olmadın.' deyince kendisine şöyle dedim:
'Ya Resulullah, az önce senin yanındaydık. Bize kalbleri ürperten, gözleri yaşartan ve nefislerimizi tanımamızı sağlayan bir konuşma yaptın. Fakat eşimin yanına dönünce senin yanındayken etkisi altına girdiğimiz duyguları unutarak dünya meselelerine dalıverdik.'
"Peygamberimiz, Hanzele’ye şu cevabı verdi:
'Ya Hanzele, eğer hep o duyguların etkisinde kalabilseniz, yolda giderken melekler ellerinizi sıkar, hatta evlerinizde ve yataklarınızda ziyaretinize gelirlerdi. Fakat Ya Hanzele ânen fe ânen.' ” (1)
Üçüncüsü, yukarıda bahsettiğimiz hususlar manevî haz ve coşku noktasındadır, yoksa günah işlemek normaldir, işlenebilir manasına gelmiyor. İnsanın her anında aynı haz ve coşkuyu muhafaza etmesi zordur, ama günahlardan kendini muhafaza etmesi mümkündür.
Dördüncüsü, huzur ve coşku huşu ve huzur ile muhafaza edilir. Huşu ve huzur, Allah’ın huzurunda olduğunu idrak edip ona göre hareket etmek manasındadır. Allah’ın huzurunda olduğunu sürekli akılda ve zinde tutmanın tek yolu, her şeyde ona açılan marifet pencerelerini görebilmek ile mümkündür. Yani bir çiçeğe bir böceğe, bir yıldıza baktığımız zaman Allah’ın isim ve sıfatlarını o şeylerde görebiliyor isek, o zaman her şey bize O’nu hatırlatır ve O’nu gösterir, ne yana kafamızı çevirsek O’nu görürüz. İşte bu manaya huzuru İlahide meleke kesbetme denir. Yani sürekli Allah’ın huzurunda olduğumuzu akılda ve zinde tutmak manasına gelir.
Böyle bir huzur ve meleke ise, ancak sağlam ve tahkiki bir iman ile kazanılır. Bu zamanda sağlam ve tahkiki iman dersini Risale-i Nurlar veriyor. Risale-i Nurlarla ile meşgul olmak, onun penceresi ile tefekkür etmek o güzel huzur ve meleke durumunu temin edebilir.
Huşu ve huzuru bozan diğer bir sebep ise günahlar ve gaflettir. Bu zamanda sağlam bir huzur ancak takva ile mümkündür. İnsan ne kadar tefekkür ehli de olsa, takva yok ise, huzuru bozar. Tefekkür ve takva huzur ve huşunun temeli gibidir. Bu iki temelden birisi eksik olursa huzur ve huşu kaybolur.
Ayrıca zevksiz ve meşakkat içinde yapılan ibadetler, daha sevaplı ve da faziletlidir. Bu sebeple ibadetlerimde zevk hissetmiyorum, öyle ise namazımın keyfiyet ayarı düştü diye bir zanna kapılmak yersizdir.
Bu hususta Üstad şunları söylemektedir:
“Ehl-i İslâm ve ehl-i imanda, hayat-ı uhrevîyeye çalışmak iştiyakı, baharın gelmesiyle hayat-ı dünyeviyenin ve hevesat-ı nefsaniyenin inkişafıyla o iştiyak-ı uhreviyeyi gizlemesi ânında elbette böyle kudsî evradlarla zevk, şevk yerinde, esnemek ve fütur gelir."
"Fakat, madem خَيْرُ اْلاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrıyla, meşakkatli, külfetli, zevksiz, sıkıntılı a’mâl-i sâliha ve umur-u hayriye daha kıymetli, daha sevaplıdır. O sıkıntıda, o meşakkatteki ziyade sevabı ve makbuliyeti düşünüp, sabır içinde mesrurâne şükretmek gerektir.”(1)
Dipnotlar:
(1) bk. Tenbihü-l Gafilin, s.381.
(2) bk. Kastamonu Lahikası, (91. Mektup)
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Fakat, madem خَيْرُ اْلاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrıyla, meşakkatli, külfetli, zevksiz, sıkıntılı a’mâl-i sâliha ve umur-u hayriye daha kıymetli, daha sevaplıdır. O sıkıntıda, o meşakkatteki ziyade sevabı ve makbuliyeti düşünüp, sabır içinde mesrurâne şükretmek gerektir.”(1)
Ben bazı namazlarımda çok lezzet ve huzur alıyorum acaba? Bu ibadetime bir zarar verir mi ? Yani gerçekten çok huzur verici ve çok lezzetli namazlar oluyor. Bazen korkuyorum onlarda lezzet için mi diye yapıyorum diye? Acaba bu hal neden olur? Yanlış yaptığım bir şey mi var? Yani bazı zamanlar lezzet almam iyi midir bir zarar verir mi ibadetime?
Aldığınız bu manevi lezzet ve huzur, ibadetinize zarar vermez; aksine, Rabbimizin bir ihsanı ve teşviki olarak görülmelidir. Dikkat etmeniz gereken birkaç nokta şöyledir:
İlahi Bir İkram: Namazdaki lezzet, meşakkatli zamanlardaki sabrınızın bir neticesi veya ibadete devam etmeniz için verilen manevi bir "avans" gibidir.
Niyet Esastır: Korkmanıza gerek yok. İbadeti lezzet için değil, Allah emrettiği için yapıyorsanız; gelen huzur sadece yolculuktaki güzel bir manzaradır. Niyetiniz "Rıza-yı İlahi" olduğu müddetçe bu hal namazın kıymetini düşürmez.
İmtihanın Farklı Yüzü: Meşakkatli ibadet "sabır" ile imtihandır; lezzetli ibadet ise "şükür" ve "gurura kapılmamak" ile imtihandır. Bu hali şükürle karşılamak gerekir.
Özetle; lezzet almanız bir hata değil, bir lütuftur. Önemli olan, lezzet kesildiğinde de aynı sadakatle seccadenin başında durabilmektir.