Kur’an-ı Kerim'in "ism-i azamdan ve her ismin mertebe-i azamından gelen" ve "ism-i azamın muhitinden nüzul ile, arş-ı azamın bütün muhatına bakan, teftiş eden hikmetfeşan bir Kitab-ı mukaddes" olmasını izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Âzam, “en büyük, en yüce, en azim” demektir. Buna göre, “ism-i âzam”, “ilâhî isimler arasında bütün isimleri ihtiva eden en şâmil isim” demek olur. Hangi ismin ism-i âzam olduğu kesinlikle bilinmemektedir. Bu ismin gizli bırakılması, ism-i âzam olabileceği ihtimaliyle, bütün isimlerin zikredilmesini teşvik içindir.

İsm-i âzam’ın zâtî isimlerden birinin olma ihtimali daha kuvvetlidir. Zira ancak zâtî olan bir isim bütün isimleri içine alabilir. Zâtî isim denilince de akla öncelikle “Allah” ismi gelir. Bu ismin Kur’ân-ı Kerim’de en çok geçen isim olması, Kur’ân’ın hülasası kabul edilen “Fâtiha sûresi”nin ve onun da hülasası olan besmelenin başında bu ismin yer alması, onun ism-i âzam olma ihtimalini kuvvetlendirir.

“Lafza-i celâl, Zât-ı Akdes’e delalet eder; Zât-ı Akdes de, bütün sıfât-ı kemâliyeyi istilzam eder.” (İşarat-ül İ’caz)

“Kur’ân’ın İsm-i Azam’dan gelmiştir. Yani Kur’ân, ezel ve ebed sultanı olan Cenab-ı Hakk'ın, hususî bir ismi ile değil, İsm-i Azam’ı olan “Allah” ism-i şerifiyle bütün insanlara ve bütün zamanlara bir hitabı ve konuşmasıdır.

İsm-i Âzam Cenab-ı Hakk'ın bütün isimlerini ihtiva ettiği gibi, Kur’ân-ı Kerim de bütün hakaiki câmi’dir. Yirmi Dördüncü Söz'de şöyle bir ifade geçer:

“Şeriat ve Sünnet-i Seniyyenin ahkâmları içinde cilveleri intişâr eden Esmâ-i Hüsnânın herbir isminin feyz-i tecellîsine bir mazhar-ı câmi' olmaya çalış.”

Kur’ân-ı Kerim'in bir hâsiyeti, kıyamete kadar gelecek bütün insanların bütün ihtiyaçlarına cevap verecek esasları ihtiva etmesidir. İman ve ibadetten, aile hayatına, miras hukukundan harp hukukuna, nefsin terbiyesinden devlet idaresine kadar her konuda hükümler Kur’ân'da vardır.

İtikad ve muamelat sahalarına ait bütün hükümleri ihtiva eden Kur’ân-ı Kerim İsm-i Âzamdan geldiği gibi, Onun bütün hükümlerini tatbik eden ve yaşayan bir mü’min de İsm-i Âzama mazhar olmuş olur. Bu mâna, kemaliyle Allah Resulünde (asm.) tecellî eder, sonra derecesine göre diğer has kullarda.

Her ismin mertebe-i azamına gelince, her insan bütün esmâya mazhar olmakla birlikte bazı isimler bazı zevatta daha ileri derecede tecelli eder. Evliyadan bir kısmı Vedud ismine, bir kısmı Hayy ismine, bir kısmı Hakîm ismine mazhar oldukları gibi, Peygamber Efendimiz (asm.) bütün isimlere azamî dereceleriyle mazhar olmuştur. Onun üstadı ve feyiz kaynağı olan Kur’ân-ı Kerim de, bahsettiği hakikatler ile bütün isimlerin azamî mertebelerini ihtiva etmektedir. Diğer semavî kitaplar bu derecede değildir. Çünkü Üstad Hazretlerinin ifade ettiği gibi,

“… Sâir kelimât-ı İlâhiye ise, bir kısmı has bir itibar ile ve cüz'î bir ünvan ve hususî bir ismin cüz'î tecellîsiyle ve has bir rubûbiyetle ve mahsus bir saltanatla ve hususî bir rahmetle zâhir olan kelâmdır.”

Çünkü o kitapların muhatapları mahdut bir zaman ve mekâna sığıştıkları için, onlara nazil olan kitap ve suhuflarda da beşer için lüzumu bulunan bütün meseleler yerine, o ümmeti alâkadar eden hükümlere yer verilmiştir. İncil’de devlet idaresiyle ilgili âyetlerin bulunmaması bunun en güzel delilidir.

Kur’ân-ı Kerim'in, “arş-ı a'zamın bütün muhatına” bakmasına gelince:

Bilindiği gibi bütün cismanî âlemler kürsinin altında kalırlar. Arş ise kürsiyi de ihata eder. Hatta,

“Cennetin sakfı (tavanı) Rahmanın arşıdır.” hadis-i şerifine göre arş cenneti de ihata etmiştir. Ancak bu ihata maddî mânada bir ihata değildir. Zira arş, madde âleminden değil, emir âlemindendir. Arş “İlâhî emirlerin bütün meleklere ilk tebliğ edildiği makam” şeklinde tarif edilir. Üstad Hazretleri “Kalb de bir arştır.” buyurmakla arşın bütün âlemleri ihata etmesini, insanın manevî kalbinin bütün bedeni ihata etmesine benzetmiş oluyor. İnsanın, ilim sıfatı bütün vücudunu ihata ettiği gibi, sevgisi de bütün bedenini kaplamıştır. Yani, insan, saçını da sever, kaşını da, ciğerini de sever böbreğini de. Bu sıfatın bütün bedeni ihata etmesi maddî mânada bir ihata değildir.

Arş-ı a'zamın bütün muhatına bakan ifadesi, “Arşın ihata ettiği, kapladığı ne kadar varlık varsa Kur’ân onların hepsinden ya sarahaten, ya işareten, ya remzen,…, bahsetmekte, âyetlerinde bunların hepsine yer vermektedir.” mânasına gelir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yükleniyor...