Manasını bilmeden Kur'an-ı Kerim okumanın faydası olur mu?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kur’an sadece akla hitap etmiyor, insanın manevî duygularını da besliyor. Bu sebeple her şeyi akla ve manaya irca edip, sadece akıl ve mana zaviyesinden değerlendirmek kısır bir bakış açısıdır. Yani insan Kur’an’ı hiç anlamadan okusa, hem akıl dışındaki diğer manevî duyguları beslenir hem de her bir harfine en az on sevap kazanır.

Üstadımız Kur’an’ı, bütün boyutlarını dikkate alarak şöyle tarif ediyor:

Kur'ân,

  • şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi,
  • ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi,
  • ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri,
  • ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşafı,
  • ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahı,
  • ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı,
  • ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesi,
  • ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi,
  • ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası,
  • ve Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı kàtıı, tercüman-ı sâtıı,
  • ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi,
  • ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyası,
  • ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi,
  • ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi,
  • ve insana hem bir kitab-ı şeriat,
  • hem bir kitab-ı dua,
  • hem bir kitab-ı hikmet,
  • hem bir kitab-ı ubudiyet,
  • hem bir kitab-ı emir ve davet,
  • hem bir kitab-ı zikir,
  • hem bir kitab-ı fikir,
  • hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi bir kitab-ı mukaddestir.
  • Hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefâ ve muhakkıkînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, her birindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve her bir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitab-ı semâvîdir.(1)

Üstadımız ayrıca bu soruya şu şekilde bir cevap veriyor:

"Mühim bir sual: Bazı ehl-i tahkik derler ki: "Elfâz-ı Kur'âniye ve zikriye ve sair tesbihlerin herbiri müteaddit cihetlerle insanın letâif-i mâneviyesini tenvir eder, mânevî gıda verir. Mânâları bilinmezse, yalnız lâfız ifade etmiyor, kâfi gelmiyor. Lâfız bir libastır; değiştirilse, her taife kendi lisanıyla o mânâlara elfaz giydirse, daha nâfi olmaz mı?"

"Elcevap: Elfâz-ı Kur'âniye ve tesbihât-ı Nebeviyenin lâfızları câmid libas değil, cesedin hayattar cildi gibidir; belki mürur-u zamanla cilt olmuştur. Libas değiştirilir; fakat cilt değişse vücuda zarardır. Belki namazda ve ezandaki gibi elfâz-ı mübarekeler, mânâ-yı örfîlerine alem ve nam olmuşlar. Alem ve isim ise değiştirilmez."

"Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim bir hâleti çok defa tetkik ettim, gördüm ki, o hâlet hakikattir. O hâlet şudur ki:"

"Sûre-i İhlâsı Arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki, bendeki mânevî duyguların bir kısmı, birkaç defada gıdasını alır, vazgeçer, durur. Ve kuvve-i müfekkire gibi bir kısım dahi, bir zaman mânâ tarafına müteveccih olur, hissesini alır, o da durur. Ve kalb gibi bir kısım, mânevî bir zevke medar bazı mefhumlar cihetinde hissesini alır, o da sükût eder."

"Ve hâkezâ, git gide, o tekrarda yalnız bir kısım letâif kalır ki, pek geç usanıyor; devam eder, daha mânâya ve tetkikata hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi ona zarar vermiyor. Lâfız ve lâfz-ı müşebbi' olduğu bir meâl-i icmâlî ile ve isim ve alem bulundukları mânâ-yı örfî onlara kâfi geliyor. Eğer mânâyı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir.

Ve o devam eden lâtifeler, taallüme ve tefehhüme muhtaç değiller; belki tahattura, teveccühe ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cilt hükmündeki lâfızları onlara kâfi geliyor ve mânâ vazifesini görüyorlar. Ve bilhassa o Arabî lâfızlar ile, kelâmullah ve tekellüm-i İlâhî olduğunu tahattur etmekle, daimî bir feyze medardır."

"İşte, kendim tecrübe ettiğim şu hâlet gösteriyor ki, ezan gibi ve namazın tesbihâtı gibi ve her vakit tekrar edilen Fâtiha ve Sûre-i İhlâs gibi hakaikleri başka lisanla ifade etmek çok zararlıdır. Çünkü, menba-ı daimî olan elfâz-ı İlâhiye ve Nebeviye kaybolduktan sonra, o daimî letâifin daimî hisseleri de kaybolur. Hem her harfin lâakal on sevabı zayi olması; ve huzur-u daimî bütün namazda herkes için devam etmediğinden, gaflet içinde, tercüme vasıtasıyla insanların tabirâtı ruha zulmet vermesi gibi zararlar olur."

"Evet, nasıl İmam-i Âzam demiş: "Lâ ilâhe illâllah tevhide alem ve isimdir." Biz de deriz:"

"Kelimât-ı tesbihiye ve zikriyenin, hususan ezanda ve namazda olanların ekseriyet-i mutlakası, alem ve isim hükmüne geçmişler. Alem gibi, mânâ-yı lügavîsinden ziyade, mânâ-yı örfî-i şer'îsine bakılır. Öyleyse değişmeleri şer'an mümkün değildir. Her mü'mine bilmesi lâzım olan mücmel mânâları, yani muhtasar bir meâli ise, en âmi bir adam dahi çabuk öğrenir. Bütün ömrünü İslâmiyetle geçiren ve kafasını binler mâlâyâniyatla dolduran adamlar, bir iki haftada, hayat-ı ebediyesinin anahtarı olan şu kelimât-ı mübarekenin meâl-i icmâlîsini öğrenmemesine nasıl mazur olabilirler, nasıl Müslüman olurlar, nasıl "akıllı adam" denilirler? Ve öyle heriflerin tembelliklerinin hatırı için o nur menbalarının mahfazalarını bozmak kâr-ı akıl değildir.

Hem Sübhânallah diyen, hangi milletten olursa olsun, Cenâb-ı Hakkı takdis ettiğini anlar. İşte bu kadar kâfi gelmez mi? Eğer mânâsına kendi lisanıyla müteveccih olsa, akıl noktasında bir defa taallüm eder. Halbuki günde yüz defa tekrar eder. O yüz defa, aklın hisse-i taallümünden başka, lâfızdan ve lâfza sirayet eden ve imtizaç eden meâl-i icmâlî, çok nurlara ve feyizlere medardır. Bahusus, tekellüm-ü İlâhî haysiyetiyle aldığı kudsiyet ve o kudsiyetten gelen feyizler ve nurlar çok ehemmiyetlidir."

"Elhasıl: Zaruriyât-ı diniye mahfazaları olan elfâz-ı kudsiye-i İlâhiyenin yerine hiçbir şey ikame edilemez ve yerlerini tutamaz ve vazifelerini göremez. Ve muvakkat ifade etseler de, daimî, ulvî, kudsî ifade edemezler."

"Amma nazariyât-ı diniyenin mahfazaları olan elfazlar ise, değiştirilmeye lüzum kalmaz. Çünkü nasihatle ve sair tedris ve talim ve vaazla o ihtiyaç mündefi' olur."

"Elhasıl, lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabînin câmiiyeti ve elfâz-ı Kur'âniyenin i'câzı öyle bir tarzdadır ki, kabil-i tercüme değildir, belki "muhaldir" diyebilirim. Kimin şüphesi varsa, i'câza dair Yirmi Beşinci Söze müracaat etsin. Tercüme dedikleri şeyler ise, gayet muhtasar ve nâkıs bir mealdir. Böyle meal nerede; hayattar, çok cihetlerle teşa'ub etmiş âyâtın hakikî mânâları nerede?"(2)

Kur’an; nurdur, hidayettir, hakikattir, marifettir ve bütün güzelliklere cami bir kitaptır. Asırlardan beri gelen fikirleri zamanımıza kadar kavuşturan odur. Manasını bilmiyorum diye Kur’an okumayı terk etmek doğru değildir. Kur’an-ı Kerim’anlayarak okumak hem zikir, fikirdir hem de marifettir, anlamadan okumak ise yine büyük bir zikirdir. Kur’an’ın her bir harfine en az on sevap verileceği hadislerde ifade edilmiştir. Bir harfine en az on sevaptan tut yetmiş bine, hatta yedi yüz bine kadar sevap veriliyor. Mübarek gecelerde bilhassa Ramazan-ı şerifte binden ziyade olduğunu Bediüzzaman Hazretleri de şöyle ifade etmektedir:

“Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a’mâl, bire bindir. Kur’ân-ı Hakîmin, nass-ı hadisle, her bir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir. Ramazan-ı Şerifte her bir harfin on değil, bin; ve Âyetü’l-Kürsî gibi âyetlerin her bir harfi binler; ve Ramazan-ı Şerifin Cumalarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadirde otuz bin hasene sayılır.” (Mektubat)

“Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a’mâl, bire bindir. Kur’ân-ı Hakîmin, nass-ı hadisle, her bir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir.

Ramazan-ı Şerifte her bir harfin on değil, bin; ve Âyetü’l-Kürsî gibi âyetlerin her bir harfi binler; ve Ramazan-ı Şerifin Cumalarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadirde otuz bin hasene sayılır.” (Mektubat)

Kur’an’ın manasını anlamasak bile kalbimize ve ruhumuza manevi gıda oluyor sadece aklımız hisse almamış oluyor.“Bütün cinn ve insin binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukûl ve kulûb ve ervahının herbirisine lâyık gıdaları veriyor, dağıtıyor.” (İşaratü’l İ’caz)

Ayrıca, “Kur’an’ın manası anlaşılmadan sevap olmaz, namazlar kabul olmaz” diyenlere biz de deriz ki, yüzyıllardan beri Müslümanların yüzde doksanı Kur’an’ın manasını bilmeden namaz kılıyor, ibadet ediyorlar. Peki, bunların namazları ve ibadetleri acaba boşa mı gitti? Zaten her insanın doktor, mühendis olması gerekmediği gibi her Müslüman’ın da âlim olması gerekmez. Her zaman âlim olmayan insanlar bulunur. “Eğer bilmiyorsanız bir bilenden sorunuz.” (Nahl Sûresi, 16/ 43) ayetinden de anlaşıldığı gibi bilmeyen insanlar her zaman bulunacak, fakat bunlar bilmediklerini âlim olanlardan ve bilenlerden soracaklardır.

Manasını bilmiyorum diyerek Kur’an okumamak veya zikri terk etmek büyük bir hatadır. Zira insanda birçok latife vardır, akıl bazı hakikatleri anlamazsa bile kalp ve ruh hissesiz kalmaz. Yemiş olduğumuz birçok meyvenin hangi vitamin deposu olduğu ve vücudumuza ne gibi faydalar sağladığı daha yakın bir zamanda ortaya çıktı. Birçoğunun ise faydasından habersiziz. Bizden önce yaşayan insanlar da o meyve ve sebzelerde ne gibi vitaminlerin olduğunu bilmiyorlardı ama gene de onlardan istifade ediyorlardı. Aynı şekilde dünyaya yeni gelen bir çocuk da en gıdalı ve en latif olan sütün kendisine ne gibi faydalar sağladığından habersizdir, ama onunla beslenmekte ve gıdalanmaktadır. İnsanın manasını anlamadan okuduğu Kur’an ve diğer virdler de bunun gibidir. Bediüüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade etmektedir:

“Zikreden adamın feyz-i İlahîyi celbeden muhtelif latifeleri vardır.Bir kısmı kalp ve aklın şuuruna bağlıdır.Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tâbi değildir.يَشْعُرُ لاَ حَيْثُ مِنْ husule gelir.Binaenaleyh gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâlî değildir.” (Mesnevi-i Nuriye)

“Kur’an-ı Azîmüşşan yalnız bir asra değil, bütün asırlara nazil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsus değil, bütün tabakat-ı beşere şümulü vardır. Hem bir sınıf insanlara ait değil, bütün beşerin sınıflarına raci’dir. Binaenaleyh herkes, her tabaka, her zaman, fehmine, istidadına göre Kur’an’ın hakaikından hisse alabilir ve hissedardır.”

Evet, Kur’an, bitmez tükenmez bir hazinedir. Herkes kabiliyetine göre O’ndan hissesini alır. Onun her bir suresi, her bir ayeti, hatta her bir harfi hakikat ve feyiz hazinesidir. Bazen bir tek harf, bir sahife kadar hakikatleri ders verir. O’nun her bir harfi, bir havz-ı ekberdir, leziz bir kevserdir; suyu içmekle doyulmaz, kalpler onun tatmin olur, ruhlar onunla hayat bulur.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Beşinci Söz.

(2) bk. Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Okunma sayısı : 8.006
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

karolin
Bazı ilahiyatçılar anlamadan okunan Kuranı boş görüyorlar. Akletmezler mi? Kuran hakkında tedebbür etmezler mi? Tarzında meallerle bunu savunuyorlar.Kuran, öncelikle düşünmeye sevkeder..Anlamadan okuyunca düşünmek olur mu diyip bu noktadan saldırıyorlar..Ne dersiniz?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale
Kur'an'ı anlamaya kimsenin itirazı yok itiraz edilen husus anlamayı zikir makamında okumaya rakip göstermektir. İlahiyatçıların yanıldığı nokta Kur'an'ı sadece mealden anlamaya hasretmeleridir. Yoksa Ehlisünnet Kur'an'ı harekelerine varana kadar tedebbür ve taakkul etmişlerdir. Na'büdü da ki nun harfinden üç sayfa anlam çıkaran Üstadımıza tedebbür etmiyor demek hamakat olsa gerek.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
karolin
Evet zikir makamında okumaya karşı çıkıyor bazı ilahiyatçılar. .bu neden acaba?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale
O tipler ibadet ve zikir yükünü sevmiyorlar Kur'an'ı felsefe kitabı gibi okuyup tantana etmekten hoşlanıyorlar. Dikkat edin böyle düşünen İlahiyatçıların büyük bir kısmı farzları bile zar zor ifa ediyorlar oysa İslam alimleri ilim ile mümeyyiz oldukları kadar amel ve takva ile ile de mümeyyizdirler. Bir vakit bazı meşhur İlahiyatçılardan bazıları beş vakit namazı üç vakte indirmeye kalkışmışlardı. Bu da onların ibadet yükünden pek hazzetmediklerine bir karinedir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ayşe İkra Mermer
İnsan gönlünü güzelleştirince her yeri güzelleştirir... Ve İnsan Yaşadığı yere göre değil, taşıdığı yüreğe göre yaşar..
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ayşe İkra Mermer
İbni Abbâs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir kimse istiğfârı dilinden düşürmezse, Allah Teâlâ ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu gösterir ve ona beklemediği yerden rızık verir.” Hadis-i Şerif
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...