Kur'an'ın Hakimiyet-i Mutlakasını Nasıl Anlamalıyız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Hakimiyet, iki anlama gelir; birisi Kur’an’ın konulara vakıf ve hakim olması, diğeri ise nefis ve kalplere hükmetmesidir.

Kur’an’ın konulara vakıf ve hakim olması, Allah’ın sonsuz ilmine dayanmasındandır. Evet, Kur’an Allah’ın sonsuz ilim ve kelam sıfatından süzülüp gelen bir kelam olmasından, bütün kainatın ve mahlukatın inceliklerine hakimdir ve her şeyi ihata etmiştir. Kur’an’ın konu alanı ezelden ebede kadardır.

Nefis ve kalplere hükmetmesi de yine Kur’an hakikatlerinin keskinliği ve tesirindendir. Evet, üzerinden bin dört yüz yıl geçmesine rağmen Kur’an, milyarlarca insanın kalp ve gönül dünyasında halen hükmetmekte ve tazeliğini muhafaza etmektedir.

İslam ümmetinin dini hükümleri yaşamadaki zafiyet ve gevşeklilerinin en önemli sebeplerinden birisi; ümmetin dikkat ve nazarlarını dinin yüzde doksanlık olan muhkem konulara değil de yüzde onu teşkil eden içtihadi ve feri konulara odaklamasıdır.

Mesela, namaz kılmanın önemi üzerinde durulması gerekirken, "Namazda eller nasıl bağlanır?" gibi feri konular üzerinde daha ziyade duruluyor ve namazın kalp ve ruh dünyasındaki asıl etkisi ikinci plana itiliyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Kur’an’ın yüzde doksanı iman ve temel ibadetler üzerinedir, geriye kalan yüzde on ise teferruat ve insanların örfi ve yerel ihtiyaçlarına yönelik içtihadi konular üzerinedir. Ümmet, yüzde doksanlık asıl konuları yüzde onluk tali konulara tabi kılmış. Yani tabiri yerinde ise, yüzde on ile yatmış yüzde on ile kalkmış. Halkın hocalara sorduğu soruların genelde bu yüzde onluk kısma ait olması meseleye ışık tutar mahiyettedir. Böylece Kur'anın ne dediğinden çok, Alimlerin ne dediği ehemmiyet kesbeder olmuştu.

Kur’an ve sünnetin yüzde doksanı muhkemdir, yani manası açık ve berraktır ki, kimse bunlar üstünde yorum ve tevil yapamaz. Bu kısma uymak mecburiyeti var. Bu kısmı inkar ve tevil eden küfre düşer. Kur’an’ın geri kalan yüzde onu ise müteşabihtir, yani manası kapalı ve tevile muhtaçtır. Bu tevil ve tabiri de ancak ehil olan müçtehitler yapar. Yüzde doksan zaruri olan dinin meseleleri İslam toplumunun ana omurgasıdır. Öyle ise bu yüzde doksan meseleleri yüzde ona tabi kılmak doğru olmaz.

"Cumhûru, burhandan ziyade, mehazdeki kudsiyet imtisale sevk eder. Müçtehidînin kitapları vesile gibi, cam gibi Kur'ân'ı göstermeli; yoksa vekil, gölge olmamalı."(1)

İnsan zihni, melzuma bağlı olarak lazıma intikal eder. Yani cesetten ruha, fıkıh kitaplarından Kur’an’a doğru intikal eder. Halbuki durum tersine olmak gerekiyor. Yani, İmam Azam’ın fetvası hakkında Kur’an ne diyor, değil de Kur’an’ın bu hükmünü İmam Azam nasıl anlamış demelidir. İmam Azam Kur’an’a şahit değil, Kur’an İmam Azama şahit olmalıdır. O zaman hükmün tesiri daha kuvvetli ve daha etkileyici olur. Zira kaynağın kutsi olması, hüküm kadar kalplerde tesir bırakır. Kur’an Allah kelamı olduğu için muhataba hükmü kadar bu vasfı ile de tesir eder.

İnsanların nazarı fıkıh kitaplarına odaklandığı için, fıkıh kitapların lazımı ve esası olan Kur’an’ın kudsiyetinden tam istifade edemiyorlar. Nazarlar bu kitaplara gömülüyor. Kur’an’ın o eşsiz tesir ve etkisi kalp ve gönül dünyalarında tezahür etmediği için, kalp ve gönüllerde bir katılık ve pas oluşuyor. Bu sebeple kitaplar Kur’an’a şeffaf bir ayna olmalı, vekil ve perde olmamalıdırlar. Yani kitaba bakıldığı zaman arkasında Kur’an görünmeli ve onun haşmet ve azametine intikal edilebilmelidir. Kitaplar gücünü ve kudretini Kur’andan almalı ve bunu tam manası ile yansıtmalıdır.

İslam’ın ilk üç asrından sonra Kur’an, kitapların kalın duvarları arkasında gizlenmiştir. Kitaplar Kur’an’ın yalın ve tesirli hakikatlerinden ziyade, felsefi ve harici fikirleri işlediği için Kur’an’a hem içerik olarak, hem de üslup olarak tam bir ayna olamamıştır.

Mesela, çok büyük müfessirler Kur’an’ın yalın ve berrak hakikatlerini Yunan felsefenin silik ve sönük fikirlerine tatbik etmişler ya da ayetleri o felsefi kalıplar içinde eritmeye çalışmışlar, bu da Kur’an’a gölge ve vekil olmak anlamına geliyor.

Üstad Hazretleri bu hususu şu şekilde izah ediyor:

"Yahut, tedricî bir terbiye-i mahsusayla kütüb-ü şeriatı şeffaf birer tefsir suretine çevirip, içinde Kur'ân'ı göstermektir: Selef-i Müçtehidînin kitapları gibi, Muvatta, Fıkh-ı Ekber gibi. Meselâ, bir adam İbni Hacer'e nazar ettiği vakit, Kur'ân'ı anlamak ve Kur'ân'ın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa İbni Hacer'in ne dediğini anlamak maksadıyla değil. Bu ikinci tarik de zamana muhtaçtır."(2)

Bununla birlikte Üstadımızın çok ifadelerinden anlıyoruz ki, bu asrın çalkantıları insanların Kur'anı arayıp bulmasına ve Kur'anın dünya çapında bir hakimiyete sahib olmasına da vesile olacaktır. Şöyle ki;

"Evet, dünyanın mahiyeti anlaşıldıktan sonra, elbette hayat-ı ebediyeden başka beşeriyetin o inkisar-ı hayal yarasını tedavi edecek Kur’ân’dan başka yoktur."(3)

"Maddî ve mânevî bir kıyamet başlarında kopmazsa, İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’ân’ın kabulüne çalışan meşhur hatipleri ve din-i hakkı arayan Amerika’nın çok ehemmiyetli dinî cemiyeti gibi, rû-yi zeminin kıt’aları ve hükûmetleri, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar."(4)

"Elbette nev-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya mânevî bir kıyamet başlarına kopmazsa, İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’ân’ı kabul etmeye çalışan meşhur hatipleri ve Amerika’nın din-i hakkı arayan ehemmiyetli cemiyeti gibi rû-yi zeminin geniş kıt’aları ve büyük hükûmetleri Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında, kat’iyen Kur’ân’ın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mucize-i ekberin yerini tutamaz."(5)

Dipnotlar:

(1) bk. Sünûhat, Kur'an'ın Hakimiyet-i Mutlakası.
(2) bk. a.g.e.
(3) bk. Emirdağ Lahikası-I, 184. Mektup.
(4) bk. age., 191. Mektup.
(5) bk. Sözler, On Üçüncü Söz, İkinci Makamın Zeyli.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...