"Maddiyyunluk bir taun-u manevidir." cümlesini izah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
Maddiyunluk; maddeyi ilahlaştırmak, maddeye tapacak derecede değer vermek, maneviyatı inkâr edip her şeyi maddeye irca etme hastalığıdır. Materyalizm adı altında felsefî bir fikirdir.
Materyalizm, her şeyin esası madde olduğunu iddia edip, ruhaniyatı ve maneviyatı inkâr eden dinsiz felsefe demektir. Bunlar her şeyi madde ile ölçerler. Masnuat-ı İlahiye olan mahlukatı ve zerrelerin muntazam hareketini tesadüfe verip dinsizliğe yol açmağa çalışırlar.
Evet, bu asrın en büyük manevi hastalığı materyalizm ve inkârcılıktır. Nice insanı dalalete sürüklemiştir. Bu ideolojinin taun / veba hastalığına benzetilmesi, bu salgının bir zamanlar milyonlarca insanın ölümüne sebep olmasından dolayıdır.
Taun hastalığı insanların vefatına sebep olduğu gibi, maddiyunluk hastalığı da milyonlarca insanın manevi hayatını mahvetmektedir.
"Evet, akılları gözlerine sukut etmiş maddiyyunların hikmetsiz hikmetleri, abesiyet esasına istinad eden felsefeleri nazarında tesadüfle bağlı olan tahavvülât-ı zerrâtı bütün düsturlarına üssü'l-esas tutup, masnuat-ı ilahiyeye masdar göstermişler. Nihayetsiz hikmetlerle müzeyyen masnuatı hikmetsiz, manasız, karmakarışık bir şeye isnad etmeleri ne kadar hilaf-ı akıl olduğunu, zerre miktar şuuru bulunan bilir."(Sözler, Otuzuncu Söz, İkinci Maksad.)
İlahi ilim ve hikmeti göstermek ve ayna olmak için istihdam edilen ve her biri mükemmel bir sanat eseri olan mevcudatın, akılsız, kör, sağır ve şuursuz tabiat ve tesadüf gibi şeylere isnad edilemeyeceğini bedihî bir şekilde ortaya koymaktadır.
Bu manevi hastalığın deva ve çaresi ise Risale-i Nurlardır. Bu sebeple Risale-i Nurlar ekmek ve su gibi elzemdir. Evet, Risale-i Nurlar bu zamanda dinsizliğin önünde manevi bir settir.
Materyalistlerle mücadele ancak Risale-i Nurların tarzı olan ilim ve ikna metodu ile mümkündür. Yoksa hissiyat ve cebir ile onlara galip gelinemez.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
"Telkin, hem de taklit, tenkide kabiliyet-i tevessüü nisbeten, o tâun da ediyor tevessü ve intişar. Telkini fenden almış, medeniyetten taklit"
Meali: Medeniyet eğitim, teknoloji ve iletişim araçlarını kullanarak materyalizmi öyle bir telkin ediyor ki bilim ve aydın dünyası korkusundan bu sapkın ideolojiyi eleştirmeye cesaret edemeden takliden kabul etmek durumunda kalıyor.
“Telkin, hem de taklit…”
Telkin:
– Fikrin sorgulanmadan zihne yerleştirilmesi
– “Böyledir” diye kabul ettirilmesi
Taklit:
– Başkasını düşünmeden izleme
– Moda, alışkanlık, “herkes böyle” mantığı
Bu mânevî hastalık (maddiyyunluk), telkin ve taklit yoluyla yayılıyor.
Yani insanlar:
kendi aklıyla düşünerek değil,
başkalarından alarak inanıyor.
“İnsanlar inkârı sorgulamadan nasıl alabilir?”
Evet, alabiliyorlar. Çünkü inkâr çoğu zaman şöyle olmuyor:
“Allah yoktur” diye uzun uzun düşünüp karar vermek şeklinde değil.
Çoğu zaman inkâr şu yollarla geliyor:
İhmal: “Bu konularla hiç uğraşmadım”
Alışma: Çevrede herkes öyle yaşıyor
Taklit: Öğretmen, medya, kültür, bilim dili
Gaflet: Hayat meşgul, düşünmeye sıra yok
Psikolojik kaçış: Sorumluluktan kurtulma arzusu
Yapay zeka böyle cevapladı ama İnsanoğlu materyalizmi yada inkarı taklit yoluyla nasıl alabilir ki, onda var, bende de olsun? Hiç sorgulamadan direkt cehennemi istemek?
Gerçi ayet var bu konuda:
“Eğer dinleseydik veya aklımızı kullansaydık, cehennemlik olmazdık.”
(Mülk, 10 )
Demekki aklımızı kullansaydık dediğine göre inkar sadece özenti olarak insanın kabul edeceği birşey olabilir mi?
Gerçi yine mesuliyet ortadan kalkmaz ama bu inkar, modacıları, modernlerin elinde olunca özenti yani kendinden modern veya itibarlı görünenlere özenti yoluyla olur yada yöneticilerin elinde olunca, baskı ile olur.böyle düşündüm ama bu da yeteri kadar akılsızlıktır.
Demekki aklımızı kullansaydık dediğine göre inkar sadece özenti olarak insanın kabul edeceği birşey olabilir mi?
Bu soru aklıma takılmıştı
Mülk suresinde geçen o ifade ("Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık...") aslında insanın hakikati kabul etme sürecindeki mekanizmayı çok net özetliyor.
İnkârın sadece bir "özenti" (başkalarına benzeme, moda olan akımlara kapılma veya toplumsal bir statü arayışı) olup olmayacağı konusunu birkaç farklı açıdan değerlendirebiliriz:
Sosyal Etki ve Taklit (Özenti Boyutu)
İnsan sosyal bir varlıktır ve bazen sırf bir grubun parçası olmak, "modern" veya "aykırı" görünmek adına belirli düşünce kalıplarını benimseyebilir. Eğer bir dönemde veya çevrede inkâr etmek bir entelektüellik göstergesi gibi sunuluyorsa, kişi derinlemesine düşünmeden sırf bu imajı elde etmek için inkârı seçebilir. Bu durumda inkâr, fikri bir temelden ziyade bir sosyal maske haline gelir.
Aklın Devre Dışı Kalması
Bahsettiğin ayette "aklımızı kullansaydık" vurgusu, inkârın genellikle duygusal veya dürtüsel nedenlerle seçildiğine işaret eder. Akıl; sebep-sonuç ilişkisi kurmayı, evrendeki nizamı görmeyi ve sorumluluk bilincini gerektirir. İnkâr bazen şu sebeplerle aklın önüne geçer:
Arzulara uyma isteği: Sorumluluktan kaçmak, sınır tanımadan yaşama arzusu.
Kibir: Kendi varlığını her şeyin üstünde görme ve bir yaratıcıya boyun eğmeyi kendine yedirememe.
Ön yargılar: Aileden veya çevreden gelen kemikleşmiş yanlış bilgiler.
İnkâr Bir Seçim mi, Yoksa Kaçış mı?
Çoğu zaman inkâr, aktif bir "buluş" değil, pasif bir "kabul etmeyiş"tir. Özenti burada bir katalizör görevi görür. Kişi, hakikatin getirdiği ağır sorumluluktan kaçmak için o an popüler olan veya kendisine daha "havalı" gelen inkâr yoluna sığınabilir.
Özetle inkâr her zaman sadece bir özenti değildir, bazen derin bir felsefi yanılgı veya büyük bir kibirle de gelebilir. Ancak ayetin işaret ettiği üzere, eğer insan saf aklını (selim akıl) ve vicdanını (dinleme yetisi) tam kapasiteyle kullansaydı, geçici heveslerin veya başkalarına benzeme arzusunun onu hakikatten koparmasına izin vermezdi.
Özetle inkâr her zaman sadece bir özenti değildir, bazen derin bir felsefi yanılgı veya büyük bir kibirle de gelebilir.
Bu Açıklamanız ile Risale-i nurdan aktardığım kısım, inkarın çeşitliliğini, özenti veya başka başka sebeplerle olabileceğini söylüyor.