"Said Nursi, Eski Said tabir ettiği gençliğinde felsefede çok ileri gitmiştir." Buradaki felsefenin mahiyeti nedir? Filozofları nasıl geçmiştir?
Değerli Kardeşimiz;
"Said Nursî, Eski Said tâbir ettiği gençliğinde felsefede çok ileri gitmiştir. Garb'ın Sokrat’ı, Eflâtun’u, Aristo’su gibi hakikatlı feylesofları ve Şark'ın İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Fârâbî gibi dâhi hükemâlarından felsefe ve hikmette Kur’ân-ı Hakîmin feyziyle çok ileri geçmiş ve Kur’ân’dan başka halâskâr ve hakikî rehber olmadığını dâvâ etmiş ve Risale-i Nur eserlerinde ispat etmiştir." (Sözler, Konferans)
Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin Eski Said döneminde uğraştığı felsefe, materyalist veya ateist bir felsefe değil, hikmet arayışı içindeki felsefedir. Ancak burada ince bir ayrım vardır:
Müspet ve Menfi Felsefe: Üstad, felsefeyi ikiye ayırır. Biri, kâinatın nizamını okumaya çalışan ve dine hizmet eden müspet felsefe; diğeri ise vahyi dinlemeyen, aklı tek rehber kabul eden ve insanı enaniyete sevk eden menfi felsefedir.
Arayış Süreci: Gençlik yıllarında, İslami ilimlerin yanı sıra fen bilimleri ile mantık, kozmoloji, metafizik ve felsefeyle derinlemesine meşgul olmuştur. Buradaki amacı ateist olmak değil, hakikati akli delillerle ispat etmektir. Fakat kendisi sonradan itiraf eder ki; o dönemde felsefeyi, Kur'an'ın hakikatlerine ulaşmak için bir merdiven veya hizmetkâr olarak kullanmaya çalışırken, felsefenin bazı tozları zihnine bulaşmıştır.
Sokrat, Aristo veya İbn-i Sina gibi isimlerden ileri geçmek, onların bildiği teknik bilgiden daha fazlasını bilmek veya daha çok kitap okumak anlamında bir nicelik ölçümü değildir. Buradaki "ileri geçmek" tabiri şu açılardan değerlendirilir:
Netice ve Meyve: Felsefe, binlerce yıldır "Ruh nedir? Ölümden sonra ne olacak? Bu kâinat nereden gelip nereye gidiyor?" sorularına kesin, şüphesiz ve herkesin anlayabileceği bir cevap verememiştir. Üstad, Risale-i Nur ile bu sorulara Kur'an'ın feyziyle öyle ikna edici cevaplar vermiştir ki, felsefenin bin senede gidemediği yola Kur'an ile kısa sürede ulaşmıştır. Burada şahsi beceriler değil vahiy yolunun akıl yolundan ne kadar üstün olduğu vurgulanıyor.
Tevhid Hakikati: İbn-i Sina ve Farabi gibi dâhiler, Vâcib'ü-l Vücud ispatında felsefi metodları kullandıkları için bazı noktalarda (mesela haşr-i cismanî gibi) zorlanmışlardır. Üstad, bu dâhilerin akılla çözemediği düğümleri, Kur'anî bir yöntemle avamın bile anlayacağı seviyeye indirgediği için onları geçtiği kesindir.
Bunu ölçecek maddi bir alet elbette yoktur; buradaki ölçü hakikate ulaşma ve ikna kabiliyetidir. İbn-i Sina haşir konusunda "akıl bu yolda gidemez, ama iman ederiz" diyerek acizliğini ifade ederken Üstad Haşir Risalesi ile bunu izah ve ispat etmiştir. Bu da bu hususta güzel bir ölçü birimidir aslında.
Metod Farkı: Felsefe, aklı tek başına karanlıkta yürütmeye çalışır. Kur'an ise aklın eline vahiy meşalesini verir. Üstad'ın ifade ettiği husus; elinde vahiy güneşi olanın, elinde felsefe mumu olanlardan daha net ve ileri gördüğüdür.
Eğer bir eser, en katı ateist fikirleri darmadağın edebiliyor ve felsefenin boğulduğu şüphelerden insanı kurtarıyorsa, o eser hakikat yolunda felsefeden daha ileri bir noktadadır denilir.
Üstad Bediüzzaman, materyalist bir felsefeyle taraftar olarak değil, onu mağlup etmek ve hakikati bulmak için meşgul olmuştur. Sokrat ve Aristo'yu geçmesi; zekâ yarıştırmak değil, onların akıl feneriyle tam aydınlatamadığı varlık alemini, Kur'an'ın nuruyla bütünüyle aydınlatabilmiş olması davasıdır.
Şahsi deha ve kabiliyet açısından İbn-i Sina, Sokrat ve Aristo gibi şahsiyetlerin hiçbir zaman geçilemeyeceği iddiası doğru değildir, Said Nursi'nin şahsi deha ve kabiliyeti de üst seviyededir.
Zekâ ve Dehanın Statik Olmaması: İbn-i Sina, Sokrat veya Aristo gibi isimlerin zekâ seviyelerinin erişilemez bir tavan olduğu düşüncesi bilimsel veya tarihi bir zorunluluk değildir. İnsanlık tarihi, her asırda farklı alanlarda muazzam dehalar yetiştirmiştir. Said Nursi’nin çok genç yaşta o dönemin hem din ilimlerini hem fen bilimlerini kısa sürede hazmetmesi, hafıza kuvveti ve olaylar arasındaki kurduğu özgün bağlantılar, onun da bu üst segment dehalar arasında kabul edilmesini sağlar.
Birikimli İlerleme: Bilim ve düşünce tarihi birikimlidir. Newton’un meşhur "Eğer uzağı görebildiysem, devlerin omuzlarında durduğum içindir." sözünde olduğu gibi; Said Nursi, kendinden önceki tüm İslam hükemasının ve felsefe dünyasının birikimine sahipti. Bu birikimi Kur’anî bir metodolojiyle sentezlemesi, onu doğal olarak önceki temsilcilerin tıkandığı noktaların ötesine taşıyabilmiştir.
Metot ve Çap: İbn-i Sina felsefe ve tıpta, Aristo mantıkta ne kadar dâhiyse; Said Nursi de imanın tahkiki ve ispatı ile psikolojik / sosyolojik analizlerde o derece bir deha sergilemiştir. Onun farkı, sadece teorik bilgi üretmek değil, bu bilgiyi en ağır şüphe ve inkâr akımlarına karşı sarsılmaz bir ispat mekanizmasına dönüştürmesidir.
Tarihsel Bağlam: Said Nursi’nin yaşadığı dönem, materyalizmin ve fen bilimlerinden gelen itirazların en zirve yaptığı dönemdir. Sokrat veya Aristo’nun muhatap olmadığı kadar karmaşık felsefi saldırılara karşı cevap üretmek, şahsi dehanın yanında çok daha geniş ihata ve derinlik gerektiriyordu.
Sonuç olarak; Said Nursi’nin bu isimleri geçmesi, sadece sahip olduğu Kur'ân kaynağı ile ilgili değil, aynı zamanda o kaynağı o dönemin ihtiyaçlarına göre işleyebilecek üstün bir şahsi kabiliyet ve deha ile de doğrudan ilgilidir. Onu sadece bir nakilci değil, bir müçtehid ve müceddid yapan da bu şahsi dehasıdır.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Tahkikat olarak algılamak lazım