"Hakikat-ı Muhammediye" ne demektir?
Değerli Kardeşimiz;
Tasavvufi anlayışta, “Resul-i Ekrem’in ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan, insanlığın manevî babasıdır. Hz. Âdem insanların maddeten babası (ebul beşer) Hz. Peygamber ruhların babası” olduğu söylenir.
Risale-i Nur’da da Hz. Peygamber, yaratılmışların çekirdeği ve en mükemmel meyvesi olarak ifade edilir. Bu hakikat şöyle izah edilir:
“Ve herhalde, zîhayat içinde o fert zîşuurdan olacaktır. Çünkü, zîhayatınenvâı içinde en mükemmeli zîşuurdur. Ve herhalde, o ferd-i ferid, insandan olacaktır. Çünkü, zîşuur içinde hadsiz terakkiyâtamüstaid, insandır. Ve insanlar içinde, herhalde o fert Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olacaktır. Çünkü, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar hiçbir tarih, onun gibi bir ferdi gösteremiyor ve gösteremez."
"Zira, o zat, küre-i arzın yarısını ve nev-i beşerin beşten birisini saltanat-ı mâneviyesi altına alarak, bin üç yüz elli sene kemâl-i haşmetle saltanat-ı mâneviyesini devam ettirip, bütün ehl-i kemâle, bütün envâ-ı hakaikte bir üstâd-ı küll hükmüne geçmiş. Dost ve düşmanın ittifakıyla, ahlâk-ı hasenenin en yüksek derecesine sahip olmuş; bidâyet-i emrinde, tek başıyla bütün dünyaya meydan okumuş; her dakikada yüz milyondan ziyade insanların vird-i zebânı olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânı göstermiş bir zat, elbette o ferd-i mümtazdır, ondan başkası olamaz. Bu âlemin hem çekirdeği, hem meyvesi odur.”
“Evet, nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır. Ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır. Akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır. Ve ruh dahi, hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır. Öyle de, maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi, hayat ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsatü'l-hülâsadır ve risalet-i Muhammediye dahi (a.s.m.), kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır. Belki maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.), âsârının şehadetiyle, hayat-ı kâinatın hayatıdır. Ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.), şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur'ân dahi, hayattarhakaikinin şehadetiyle, hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır."
"Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur'ân gitse, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak."
"Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-ı Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur. Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, Nur-ı Muhammedî onun andelîbi olur. Eğer pek büyük bir saray farz edilirse, Nur-ı Muhammedî o Sultan-ı Ezelî'nin makarr-ı saltanat (saltanat merkezi) ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemaliyesiyleâsâr-ı san'atınıhâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münadi ve teşrifatçı olur. Bütün insanları davet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san'atları, hârikaları ve mucizeleri tarif ediyor. Halkı o saray sahibine, sâniine iman etmek üzere câzibedar, hayret-efza davet ediyor. Binaenaleyh İncil'de 'Ahmed', Tevrat'ta 'Ahyed' ve Kur’ân’da 'Muhammed' ismiyle müsemma, iki cihanın güneşidir."
İnsanlardan bir çekirdek var ki, Cenâb-ı Hak şecere-i hilkati o çekirdekten inbat etmiştir. O çekirdek de ancak ve ancak bütün ehl-i kemâlin ve belki nev'-i beşerin nısfının ittifakıyla efdal-ül halk, seyyid-ülenâm (herkesin efendisi) Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır.
Bu kâinat sahibinin tezahür-ü rubûbiyetine ve sermedî (ebedî) ulûhiyetine ve nihayetsiz ihsanatına küllî bir ubudiyet ve tanıttırmakla mukabele eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bu kâinatta güneş lüzumu gibi elzemdir ki; nev'-i beşerin üstad-ı ekberi ve büyük peygamberi ve Fahr-i Âlem ve hakikat-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem sebeb-i hilkat-i âlem, hem neticesi ve en mükemmel meyvesi olduğu gibi, bu kâinatın hakikî kemalâtı ve sermedî Cemîl-i Zülcelâl'in bâki âyineleri ve sıfatlarının cilveleri ve hikmetli ef'alininvazifedar eserleri ve çok manidar mektupları olması ve bâki bir âlemi taşıması ve bütün zîşuurların müştak oldukları bir dâr-ı saadet ve âhireti netice vermesi gibi hakikatları, hakikat-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Risalet-i Ahmediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile tahakkuk ettiğinden, nasıl bu kâinat O’nun risaletine gayet kuvvetli ve kat'î şehadet eder.
Hakikat-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem hayatın hayatı, hem kâinatın hayatı, hem İsm-i A'zam'ın tecelli-i a'zamının mazharı ve bütün zîruhların nuru ve kâinatın çekirdek-i aslîsi ve gaye-i hilkati ve meyve-i ekmeli olmasından, o hitap doğrudan doğruya O’na bakar. Sonra hayata ve şuura ve ubudiyete O’nun hesabına nazar eder. Efendimiz’in temsil ettiği bir Hakikat-ı Ahmediye var, bir de Hakikat-ı Muhammediye var. Dünyayı teşriflerinden önce O, Hakikat-ı Ahmediyesi ile vardır ve Kâ’be hakikatı ile tev’emdir. Bu sebeple O, İncil’de Ahmed ismiyle anılmıştır; Kur’an’da da geçtiği üzere, Hz. İsa (as) O’nu, Ahmed ismiyle müjdelemiştir. O, dünyayı teşrifleri ve risaletleriyle birlikte Hakikat-ı Muhammediye’yi temsil etmiştir. Vefatından sonra da, yine Hakikat-ı Ahmediye’nin tecellisi söz konusudur.
Meselenin bir diğer yönü de şudur:
Hz. Peygamber'in (sav) risâlet ve nübüvveti temelde, diğer bütün peygamberlerden önce idi. Nitekim O, bir hadislerinde: "Allah'ın ilk yarattığı şey, benim nûrumdur" buyurmaktadır. Diğer bir hadislerinde de; "Hz. Adem henüz çamur ve balçık arasında debelenirken, Ben peygamber idim" ferman etmektedir. Demek ki, O'nun peygamber olarak planlanması, herkesten önceydi. Bu mesele, tasavvufçularca "hakikat-ı Ahmediyye" unvanıyla ele alınmış ve uzun uzun üzerinde durulmuştur. Onların bu mevzudaki mülahazalarında, hakikat-ı Ahmediyye, aynı zamanda kâinatın da hakikatı olarak işlenmiştir ki, bununla da, Hz. Peygamber'in (sav) büyüklüğü ve en büyük risâlete mazhariyeti anlatılmak istenmiştir.
Necip Fazıl, O’nu ifade için; “O ki, o yüzden varız” derdi. Bu yaklaşım, hadis kriterleri açısından tenkid edilse de, mânâsı doğru olan “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım” hadis-i kudsîsinden mülhemdir. Evet, Allah, kâinatı O’nun için yaratmıştır. Kâinat, Allah’ı anlatan bir kitapsa -ki, öyledir- bu kitabın tercümanı Hz. Muhammed (s.a.s)’dir. O olmasaydı, kâinat kitabı okunamayan, anlaşılamayan bir sır olarak kalacaktı. Dolayısıyla onun içinde yaşayacak ama onunla Allah’ı tanıyamayacak ve O’na ulaşamayacaktık. Oysa ki, Allah, Kur’ân-ı Kerim’de beyan ettiği üzere, varlığı, kendisine ibadet etsinler, İbn Abbas’ın tefsirine göre de, kendisini tanısınlar diye yaratmıştır. Bu itibarla denebilir ki, Hz. Muhammed olmasaydı, varlık bilinmeyecek ve dolayısıyla Allah da tanınmayacaktı. Öyle ise O’na varlığın ille-i gaiyesi, yani, yaratılış sebebi denebilir.
O’nu, kendinden önce gelen her peygamber, anlatmış ve haber vermiştir. Meselâ, Endülüslü büyük alim Kadı Iyaz’ın Şifa-i Şerif’inde geçtiği üzere, Hz. Âdem, kendisine yasaklanan meyveden yedikten sonra Cenâb-ı Allah’a O’nu şefaatçi ederek yalvarmış; “Muhammed hürmetine beni affet!” demiştir. Cenâb-ı Allah’ın, “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” sorusuna karşılık da, “Ben, Cennet’in kapısında ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün rasûlüllah’ yazısını gördüm. İsmi, Senin İsm-i Şerifi’nin yanında anılan biri, Sen’in yanında en kıymetli olmalıdır” şeklinde cevap vermiştir.
En son Hz. İsa da O’ndan çok bahsetmiş, İncillerin eldeki nüshalarında; “Size daha çok söyleyeceklerim var; fakat şimdi siz bunları kaldıramazsınız. Ben gideyim, ta ki, dünyanın Efendisi, gerçeğin ruhu, hakkı bâtıldan ayıran Zât gelsin ve size bütün hakikatleri anlatsın” (Yuhanna, Bab 16/12-14) demiştir.
Hz. İsa, O’nu Ahmed olarak haber vermiştir. İlâhî bir tevafuktur ki, dedesi Abdülmüttalib, “Gökte ve yerdekiler O’nu övsün” diyerek, O’na Muhammed ismini koymuştur. İmam-ı Rabbanî gibi büyük zatlar, önemle Hakikat-ı Ahmediye ve Hakikat-ı Muhammediye üzerinde dururlar. O, yeryüzüne gelmeden önce “Hakikat-ı Ahmediye”nin sahibiydi. Dolayısıyla Hz. İsa, O’nu Ahmed ismiyle müjdelemiştir. Dünyadaki gayesi itibarıyla de O “Hakikat-ı Muhammediye”yi temsil etmiştir. Nebiler Serveri bu temsil sonunda Hakikat-ı Ahmediye’ye bi’l-fiil ulaşarak veya Hakikat-ı Ahmediye’yi bilfiil gerçekleştirerek, yine “Hz. Ahmed” unvanıyla işaret buyurulan varlığın ruhu olma âlemine dönmüştür.
O, en çok eza ve cefaya maruz bırakıldığı bir zamanda Miraç’la şereflendirilmişti. Bu, kâinat içinden kâinat ötesine yolculukla, kendisine rehberlik eden Cibril’i bile bir noktadan sonra geride bırakmış, yoluna devam etmişti de, kendisine “Top senin, çevkan senin bu gece” denmişti. Mahzen-i Esrâr sahibi Nizamî’nin engin ve renkli ifadeleri içinde, “Yıldızlar, yolunda kaldırım taşları gibi dizilmiş, melekler kendisine teşrifatçılık yapmış, yarım ay atının ayakları altında bir nal gibi kalmış, Güneş O’nun ışık kaynağına sığınmıştı.” O, Kur’ân’da ifade buyurulan “Kâbe kavseyni ev ednâ”nın mânâsına göre, imkânla vücub arası bir noktaya gelmişti. Bu şu demekti: Bir kere O da, bir insandı ve yerdi, içerdi, uyurdu, sokaklarda dolaşırdı. Fakat Buseyrî’nin ifadesiyle, “Bir beşerdi, ama herhangi bir beşer gibi değildi; taşlar arasında bir yakut gibiydi.” Bunu avâmî bir benzetmeyle şöyle izah edebiliriz:
Meselâ; Selimiye’nin önünden geçen herkes, kendince, bir şeyler hisseder: İyi ve zevk-i selim sahibi bir mimar, ondaki sanat karşısında zevkten zevke girer. Bir çoban da kendine göre onun karşısında bir şeyler hisseder.
Bir diğer misal verecek olursak, mesela; iyi gelişmiş damak zevki olanlar, yemekleri çok iyi ayırırlar ve onlar sıradan insanlardan farklıdırlar.
Bunun gibi, onun her şeyi hissedişi bir başka idi. Dış görünümü ve yapısıyla bizim gibi bir beşer görünümündeydi ama bambaşka buudlarda yaşıyordu. Namaza durunca bazen, O’nun önünde cennet temessül eder, O’na doğru adım attığı olurdu. Bazen de, bir başka şeyin temessülü karşısında geri çekilirdi. İşte, Miraç’la beşeriyetin en son sınırına varmıştı ki; ondan sonra sonsuzluk başlıyordu. Hiç bir şekilde Allah olunamayacağına göre, şüphesiz o Allah değildi ve olamazdı da.
Bu yüzden, O’nun ulaştığı makama “imkânla-vücub” arası mânâsına “Kâb-ı kavseyni ev ednâ” dendi. O makamdaki, durumu itibarıyla kelamcılar, hadisçiler başka türlü değerlendirmelerde bulunsalar da, sufîler, O’nun Miraç’ta zaman, mekân hususiyet ve kayıtlarından, müberra olarak Allah’ı gördüğünü söylerler. İşte bu makamda iken bile O, yeryüzüne aramıza geri dönmek istemiş ve dönmüştü. Büyük velilerden Abdü’l-Kuddüs: “Eğer ben, o makama varıp, orada kalmak ile geriye dönmek arasında muhayyer bırakılsa idim, vallahi dönmez, orada kalırdım” der.
Ama O, geri gelmiş ve kendilerinden eza-cefa gördüğü insanların arasına inerek, onları da bizi de kaybettiğimiz cennete taşımıştı. Hiç olmazsa hepimizi o duyguya uyarmıştı. Mevlâna’nın ifadesiyle, bir ayağı hakikatte, diğer ayağı da 72 milletin arasında, ömrünün bakiyesini, halkın içinde Hak’la beraber sürdürmüştü.
Doç. Dr. Nurullah SÖNMEZ
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar
"Hakikat-ı Muhammedi" kavramını açar mısınız? Şirk ve tevhid dengesini kurmakta zorlanıyorum. Bazı sitelerde buna şirk diyorlar. İddiaları ile birlikte açar mısınız?
Bir başka risalede kâinat ağacının dallarının anasır (elementler), yapraklarının nebatat, çiçeklerinin hayvanlar, meyvesinin ise insanlar olduğu kaydedilir.
Bir ağacın meyvesi onun aslını gösterir. Elma ağacının çekirdeği de elma çekirdeğidir. Bu kâinat ağacının çekirdeği de “hakikat-ı Muhammediye”dir.
Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakikat-i Muhammediye var olmuş, yani onun nuru yaratılmış, bütün âlemler de o nurdan ve onun için halk edilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir.
Varlığın mebde ve müntehası Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir.
Bu çok yönlü ve hilkatin yaratılışına ve devam eden varlığının sebeplerine ve mahiyetine ışık tutacak sorunun anlaşılabilmesi ve şirke girmeden tevhid mefkûresine zarar vermeden anlatılabilmesi için, meseleyi birkaç kısma bölmek icab eder. Şöyle ki;
1. Vücûd-ı Mutlak’ın taayyün ettiği ilk mertebeye (taayyün-i evvel) ‘hakîkat-i Muhammedî’ adı verilir. Vücûd-ı mutlak açısından bakıldığında bu mertebe var oluşun başlangıcıdır.
Cevap: Allah’tan başka hiçbir varlık "vücud-u mutlak" tabiri dâhilinde kullanılmaz. Kullanılması ise itikadi açıdan çok yanlış kapılara zemin hazırlayabilir. -Hâşâ- mahlûkata da İlahi vücudun bir parçası nazarıyla bakmaya vesile olabilir. İslam dini içerisinde olan bir kısım mutasavvıfların zannettiği ve değerlendirdiği gibi, bir yanlış akideye insanları sürükleyebilir.
“La mevcude illa hu” diyen "vahdet-ulvücud" mesleğinin fikrine insanları götürebilir. Oysa masivanın Allah ile irtibat ve alakası mahlukiyet-halıkiyet münasebetinden öteye gidemez. Ezelî olan ancak Allah’tır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri mevcudatı şöyle ifade eder:
Bu meseleye şu hadis, çok güzel bir şekilde izah getirmiştir:
2. Mevcûdat açısından bakıldığında ise, gerçek "yaratma" fiili, vücûd-ı mutlakın, hakîkat-i Muhammedî mertebesine tenezzülünden sonra olmuş ve her şey ondan yaratılmıştır.
Cevap: Evet, varlıklar içerisinde ezeliyete malik olan sadece Allah’tır. Allah varlıkları yaratmayı irade ettiğinde ezelî ilminde, ilmi vücutları olan varlıklara vücud-u harici giydirmeyi irade ettiği zaman, mahlûkat varlık sahasına çıkar, ilim dairesinden, kudret dairesine gelir. Yani Allah, ağaçların yaratılışını çekirdeğe bağladığı gibi, kâinat ve hilkat ağacını da Nur-u Muhammedî çekirdeğinden yaratmayı irade etmiştir.
Üstad Bediüzzaman’ın şu ifadesi bunu çok güzel bir şekilde ortaya koymaktadır:
Bu konuya ışık tutacak iki hadis-i şerifi de bu makamda zikretmekte fayda vardır:
a. Hz. Cabir anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu:
b. Cenâb-ı Hak, insanlığın babası Hz. Âdem'i yaratmıştı. Allah kendisine “Ebu Muhammed” künyesini ilham etmişti. Âdem bunun hikmetini sorunca da Allah: “Başını kaldır Arşa bak” dedi. O da başını kaldırıp bakınca Arşın sütunlarında “Muhammed”in nurunu gördü. "Ya Rabbi, bu nur nedir?" diye sordu. Allah cevap olarak şöyle buyurdu: "Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki, onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed'dir. Eğer, o olmasaydı, seni yaratmazdım!"(5)
3. Şevahidün nübüvvede: Allah Teâlâ zâtından başka bir şeyin bulunmadığı sonsuz öncelerde, önce kendi zât-ı mukaddesine, arada vâsıta olmaksızın yaptığı ilk tecellîde, her şeyin aslı önce Allah Teâlâ'nın kendisinde idi.
Cevap: Bu gibi değerlendirmeler elbette bir hakikate dayanıyor. Ama izah ve tefsirler bazen hakikati rencide edecek seviyede olabilir.
Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir:
"Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resuûlullah (a.s.m) şöyle dedi:
"Ey Cabir! Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı."(Acluni).
Bu rivayette ifade edilmek istenen manaları bulmak için elbette ayet, hadis ve icma dediğimiz alimler topluluğunun vermek istediği mesaja göre değerlendirme ihtiyacı vardır.
Hz. Peygamber (asm)'in nurdan yaratılmış olması, onun mahiyetinin isim ve sıfatların azami derecedeki nurani tecellilerine mazhar olması demektir. Aslında Allah’ın bütün isim ve sıfatları, mahiyeti meçhul birer nurdur. Bu açıdan bakıldığı zaman yarattığı her şey nuranidir, bu nurlu isimlerin cilveleridir. Ancak, Hz. Muhammed (asm)’in nuraniyetine hususi vurgu yapılması, O'nun nezd-i ulûhiyetteki kadr-u kıymetine işarettir. Çünkü yaratıklar arasında hiçbir varlık Hz. Muhammed (asm) kadar bu ilahi nura mazhar olmuş değildir.
4. Bu mertebede, mevcûdâtın hakîkatleri zât-ı ilâhîden ayrı olmadıkları gibi, birbirinden de farklı değil idi. Bu mertebeye "te’ayyün-i evvel" veyâ "Hakîkat-i Muhammedî" denir.
Cevap: Mahlûkatın, kesinlikle nur ve nurani olan Cenab-ı Hak ile irtibatı, mahiyet ve cevher birliği itibariyle değildir. Buradaki irtibat, mevcudatın Cenab-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarının bir tezahürü ve tecellisi olarak meydana geldiği ve yaratıldığı hakikatidir.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuda; “Sâni-i Âlem, âlemde dâhil olmadığı gibi, âlemden hariç de değildir. İlmi ve kudretiyle her şeyin içinde olduğu gibi, her şeyin fevkindedir. Bir şeyi gördüğü gibi, bütün eşyayı da beraber görür.”(7) demekle, meseleyi net bir şekilde ifade etmektedir. Bu konuya açıklık getirmek sadedinde On Altıncı Söz’de güneş misalini vermektedir.
Güneş yeryüzündeki bütün varlıklara ışık, ısı ve renklerini verdiği halde, kendisi dünyada ışıklandırdığı, ısındırdığı ve renklendirdiği hiçbir yerde değildir. Hem içindedir hem dışındadır. Işığıyla her yerde hazır ve nazırdır. Zatıyla ışıklandırdığı hiçbir yerde değildir.
5. Nûr-i Muhammediyye anlayışının ilk temsilcisi kabul ettiğimiz Cafer-i Sâdıkhurûf-ı mukattaadan biri ile başlayan Kalem Sûresi’nin ilk âyetini şu şekilde yorumlamaktadır: “Buradaki ‘Nûn’, Allah’ın varlıkları kendisi sebebiyle yarattığı ve onu Hz. Muhammed’e (asm) bahşettiği ezeliyet nûrudur. Allah, Hz. Muhammed’in nûrunda bütün nûrları toplamış ve yaratmıştır.
Cevap: Evet Allah, bütün mahlûkatın programını, nurlarını ve mahiyetlerini Nur-u Muhammedi’de toplamıştır. Ve Bütün mahlûkatı da O’nun hürmetine yaratmıştır. Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsi hadis olarak da rivayet edilen, "Sen olmasaydın Ben felekleri yaratmazdım." (Levlake...)(8) ifadesiyle, varlığın Hz. Muhammed (asm.) için yaratıldığı anlatılır.
Risale-i Nur’un birçok yerinde de bu hadis nazarlara sunularak kâinatın yaratılış sebebi olarak Hz. Muhammed (s.a.v.) gösterilir. Hatta Emirdağ Lahikasındaki bir mektupta, “Levlake...” hadis-i kutsisine dair yazılan “Bu hitap zahiren Hz. Peygamber Aleyhissalatü Vesselama müteveccih ise de zımnen hayata ve zevil hayata racidir” şeklindeki ifadeyi Bediüzzaman Hazretleri tadile muhtaç görür ve şöyle izah getirir.
Bu noktada Cafer-i Sadık Hazretlerinin fikri ile Risale-i Nur ve Ehl-i sünnet akidesi arasında herhangi bir sıkıntı ve ayrılık yoktur. Fakat “Allah’ın Hz. Muhammed’e bahşettiği ezeliyet nuru” ifadesi ehl-i sünnet akidesine zıttır. Çünkü hiçbir fani ve mahlûk, mümkün ve hâdis (sonradan yaratılan) mertebesinden ezeliyet mertebesine geçemez. Çünkü sadece Allah (c.c) ezelî ve ebedidir.
Netice olarak; Risalelerde Hakikat-ı Muhammediye şöyle geçmektedir:
Dipnotlar:
(1) bk. Mektubat, On Sekizinci Mektub, İkinci Mesele-i Mühimme.
(2) bk. Buharî, Bedul-ahlak, 1.
(3) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.
(4) bk. el-Mevahibul-Ledünniye, Aclunî, 1/265-266.
(5) bk. Kastalanî, el-Mevahibü'l-Ledünniye, Kahire, ts.1/47.
(6) bk. Sözler, On Altıncı Söz.
(7) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre.
(8) bk. Acluni, II: 164; Hakim el Müstedrek, II: 615.
(9) bk. Mektubat, On Dokuzuncu Melktup, On Dokuzuncu Nükteli İşaret.