"Meyelan, Matüridice bir emr-i itibarîdir, abde verilebilir. Fakat Eş’arî ona mevcut nazarıyla baktığı için, abde vermemiş..." Üstad'ın burada mezhepleri birleştirdiği söylenebilir mi?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Fakat tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayat-ı içtimaiyede gitmediğinden, mezhepler taaddüt etmiştir. Eğer, beşerin ekseriyet-i mutlakası, bir mekteb-i âlinin talebesi gibi, bir tarz-ı hayat-ı içtimaiyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhepler tevhid edilebilir. Fakat bu hâl-i âlem o hale müsaade etmediği gibi, mezâhib de bir olmaz."(1)

Mezhep; gidilen yol manasına gelir.

Ehl-i Sünnet dairesi içeri­sinde binlerce müçtehid varsa da bunlar içerisinde kendilerine tabi olunan ve meşhur olan mezhep sahipleri on iki imamdır.

Muhammed Seyyid, “Medhal” adlı eserinde mezheplerin teessüsüne ge­niş yer vermiştir. Bu bölümden bir kısmını günümüz Türkçesi ile aşağıda takdim ediyorum:

"Mezhepler teessüs etmeden önce bir kimse bir mes’ele için herhangi bir fıkıh âlimine, bir başka mes’ele için de başka bir âlime müracaat ederdi."

"Tabiin devrinin sonuna doğru yavaş yavaş içtihat müessesesi teessüs etmeye ve fıkıh hususi bir dal olarak tedris edilmeye başlandı."

"Müçtehit devri başlayınca, içtihat ile ilgili meslekler tamamen teessüs etti ve içtihat müstakil bir ilim olarak diğer ilimlerden ayrıldı. Iraklıların imamı Ebu Hanife, Hicazlıların imamı İmam-ı Malik, Mısır’ın imamı İmam-ı Şafii gibi büyük müçtehitler bütün cehd ve gayretlerini sarf ederek ayet ve hadisleri, sahabelerin ve tabiinin eserlerini tamamen tetkik ettiler ve ken­dilerinden önce cevapları verilmiş veya verilmemiş, fikhi meseleleri tertip ederek hükümlerini tespit ettiler. Bu suretle fıkıh ve usul-ü fıkıh ayrı birer ilim dalı olarak teşekkül etti.

İşte bu suretle teessüs eden fıkıh müesseselerinin her birine Mezhep ve bunların kurucularına da İmam ismi verildi." (Muhammed Seyyid, Medhal, s. 241)

Fıkıh ilmi, dolayısıyla mezhepler, dört imam ile başlamış değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, içtihat kapısının açılması ve dolayısıyla mezhep­lerin teşekkülü ta Asr-ı saadete dayanır. Bu hususta Kevserî’nin beyanla­rından bir kısmını aşağıda takdim ediyoruz:

Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) ashabına fıkıh öğretiyor ve dini kaynaklardan hü­küm çıkarma melekesi hususunda onları hazırlıyordu. Hatta altı kadar sa­habi, o devirde fetva veriyorlardı. Şu ayet-i kerime de bunu açıkça ifade etmektedir:

“Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Hâlbuki onu peygambere ve aralarında yetkili kimselere götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yetenler, onu anlarlardı. Allah’ın üzerinizdeki lütfü ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız.” (Nisa, 4/83)

Resulullah Efendimizin (asm) ahirete irtihalinden sonra da ashab, bu kişilerden fıkıh öğrenmeye devam ettiler. Onların sahabe ve tabiin arasında, fetvada meşhur arkadaşları vardı. Medine aha­lisinden olan tabiinden birçoğu, fıkıh ve hadis sahasında sahabeden nak­ledilen, dağınık fetvaları toplamaya başladılar. Medine ehlinden fukaha-i Seb’anın (yedi fıkıh âlimi) fıkıh ilminde, yüce makamları vardır.

Bütün hak mezhepler, dinin temel meselelerinde ittifak etmekle beraber, teferruata ait bazı hükümlerde farklı içtihatlarda bulunmuşlardır. Müslüman­lar ibadet ve muamelâta ait hükümlerde bu mezheplerden birine tabi ol­muşlardır. Hatta keşif ve keramet sahibi olan bütün veliler, kutuplar, ilim, irfan sahibi asfiyanın her birisi, bu hak mezheplerden birine intisap etmiş­lerdir. Mesela; İmâm-ı Muhammed, İmam-ı Ebu Yusuf, Serahsî, Kadıhan, Kudûri, İbn-i Abidin Hanefî mezhebine tabi olmuşlardır. İmam-ı Gazali, Rafii, Nevevî, Fahreddin-i Razi, Taftezani İmam-ı Suyutî Şâfiî mezhebine; İbnü’l-Hacib, Zerkani, Muhyiddin-i Arabî, Ebu’l-Haseni Şazelî Mâlikî mez­hebine; Abdulkadir-i Geylani, İbni Kudame, Cevzi ise Hanbelî mezhebine tabidirler.

İnsanların anlayışları, kültürleri, coğrafi şartları ayrı ayrı olduğu için, mezheplerin farklı olması gayet normaldir, tek olması mümkün değildir. Mezhepler fıtratın bir gereğidir.

Sahabelerin ekserisi mutlak müçtehit makamında olduğu için, Kur’an ve sünnetten direkt olarak içtihat ve istinbat edebiliyorlardı. Zaten günümüze gelen mezheplerin birçoğu içtihadını sahabelerden almışlardır. İbn-i Mesud, Alkame, İmam Azam silsilesi gibi.

Üstad Hazretleri amelde Şafii mezhebindendir. Bu itikadî meselede ise her iki mezhebin nazarını takdim ettikten sonra, kendi içtihadını ortaya koyuyor. Eşari de Maturidi de Üstad Hazretleri de insanda bir iradenin var olduğunda ittifak etmişlerdir. İmam Pezdevi’ye göre itikadi sahadaki ihtilaflar; zahiri ve suridir, hakiki değildir.

1) bk. Sözler, Yirmi Yedinci Söz, Hatime.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Teoman Keskin
Üstad Hazretleri Maturidi ağırlıklı görüşleri öncelemekle beraber yer yer Eş'ari görüşleri de öne alıyor..Bu konu üzerinde çalışma yapılabilse Üstad Hazretlerinin Fıkh-ül Ekber'de MÜSTAKİL BİR İTİKAD EKOLÜNÜN MÜCTEHİDİ OLDUĞU ANLAŞILABİLİR.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...