Mezhepler nasıl doğmuştur? Tafsilatıyla açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Çeşitli kesimler tarafından gündeme getirilen önemli bir konu “mezhep” meselesidir. Mezhep meselesi bir taraftan İslam’da bir ayrılık unsuru gibi gösterilmeye çalışılırken, diğer taraftan birtakım demagojilerle saf zihinler bulandırılmak istenmektedir. Meselenin üzerine biraz eğildiğimiz zaman mezheplerin bir ihtiyaçtan doğduğu, hiçbir zaman ihtilaf unsuru olmadığı anlaşılacaktır.

İtikat ve amel diye iki kısımdan meydana gelen İslam dininde, mezhepler, amelî (pratikte yaşanan) kısımları konu edinir. Birden fazla mezhebin meydana gelmesi, nazarî prensiplerin mezhep imamlarınca farklı anlaşılmasından ileri gelmiştir.(1)

Mezheplerin Doğuşu:

Peygamber (asm.) Efendimize kadar itikadî noktalarda aynı olan şeriatlar teferruat kısımlarında değişerek gelmiş, hatta bir asırda ayrı ayrı kavimlere ayrı şeriatlar gönderilmiştir. Ancak Peygamber (asm.) Efendimizle birlikte daha başka şeriatlara ihtiyaç kalmamış ve onun dini bütün asırlara kâfi gelmiştir. Fakat teferruat meselelerde birtakım mezheplere ihtiyaç kalmıştır. Hak mezheplerin imamları bu vazifeyi hakkıyla yerine getirmişler ve insanoğlunun bütün ihtiyaçlarına cevap vermişlerdir. Peygamber Efendimiz (asm.) bir mucize olarak bu imamların geleceklerini ve büyük bir vazife yapacaklarını haber vermiş ve bu mümtaz şahsiyetler de yapmış oldukları hizmetlerle Resulullah Efendimizi (asm.) fiilen tasdik etmişlerdir...

İslam mezhepleri -bir iki cüz’i mesele hariç- hiçbir zaman iç harp ve karışıklıklara yol açmamış ve bu mezheplerin imamları da birbirine daima saygılı olmuşlar, birbirlerini red ve inkâr etmemişlerdir. Ayrıca bir mezhep tesis etmek niyetiyle ortaya iddialı bir şekilde çıkmamışlar, daha sonra bir araya toplanarak bir mezhep haline getirilen içtihatlarını zaman ve ihtiyaç anında ortaya koymuşlardır.

Mesela: İmam-ı Azam (H. 80-150) bir hâdise ile alâkalı olarak fetva verdikleri zaman,

“Bu Numan bin Sabit’in (İmam-ı Azam) re’yidir. Çıkarabildiğimiz reylerin en güzeli budur. Kim bundan daha güzelini ileri sürerse, doğruya daha yakın olan odur.” derdi.

İmam Malik (Maliki mezhebi kurucusu. H.93-179),

“Ben bir beşerim. Bazen hata, bazen de isabet ederim. Bu sebeple benim rey ve içtihadımı inceleyiniz. Kitap veya sünnete uygun bulursanız, kabul ediniz, bulmazsanız reddediniz.” demiştir.(2)

Hanbeli mezhebi kurucusu İmam-ı Ahmed b. Hanbel (H. 164-241) ve İmam-ı Şafiî Hazretleri (H. 150 - 204) de hiçbir zaman iddialı konuşmamışlar ve meslektaşlarını rencide edici sözler söylememişlerdir. Daha sonra bu büyük insanların rey ve içtihatları talebeleri ve âlimler tarafından bir araya getirilerek Müslümanların gönül huzuru içerisinde ibadet yapmaları temin edilmiştir.

Hak birden fazla olur mu?

Bir zamanlar gazete sütunlarından Müslümanlara meydan okurcasına sorulan ve halen köşe bucak tekrarlanan bir soru vardır: “Hak bir olur; nasıl böyle dört mezhebin ayrı ayrı, bazen birbirine zıt hükümleri hak olabilir?”

Bu suale Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri özetle şu cevabı verir:

“Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre beş hüküm alır..Şöyleki: Birisine hastalığının mizacına göre su, ilaçtır; tıbben vaciptir. Diğer birisine hastalığıiçin zehir gibi muzırdır;tıbben ona haramdır. Diğer birisine zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine de ne zarardır ne de menfaattır. âfiyetle içsin;Tıbben ona mubahtır.

"İşte burada hak taaddüt etti, Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: 'Su yalnız ilaçtır, yalnız vaciptir, başka hükmü yoktur. ?"

İşte bunun gibi İlahî hükümler mezheplere uyanlara göre değişir. Hem hak olarak değişir ve her biri de hak olur, maslahat olur.

Birbirinden farklı gibi görünen mezheplerdeki teferruat meselelerinin hangisini ele alsak, imamların dayandıkları noktaların hak ve hakikat olduğunu görebiliriz. Bu hususta İmam Şaranî Hazretleri “Mizan” isimli bir eser yazmış, mezhep imamları arasında bir mukayese yaparak hangi hükmü nasıl anladıklarını ortaya koymuştur.

Bir misal:

Mezhep imamları İslamî meselelerde değil, uygulanış tarzında kendilerine göre haklı sebeplerle ihtilaf etmişlerdir. Mesela abdest alırken başa meshetmekte bütün imamlar ittifak etmişlerdir. Ancak meshin tarzında ve miktarında ihtilaf etmişlerdir.

Abdestibizlere farz kılan Rabbimizin, “Başınızımeshediniz.” emri “bi-ruusikum” ibaresiyle gelmiştir. Dillerin en zengini olan Arapça’da çeşitli kelimelerin başına gelen "b" harfi, bazen “güzelleştirmek”, bazan “bazı” manasını vermek, bazen de “bitiştirmek” manasını vermek için gelir. Abdest ayetinin “ruusiküm” kelimesinin başına gelen "b" harfini mezhep imamlarının her biri ayrı manada anlamışlar ve bundan farklı bir uygulama ortaya çıkmıştır.

Bunun içindir ki İmam-ı Malik Hazretleri: “Başa meshederken, başın tamamı meshedilmelidir. Zira buradaki ‘b’ harfi kelimeyi güzelleştirmek için gelmiştir. Kendi başına bir manası yoktur.” der.

İmam-ı Ebu Hanife Hazretleri ise: “Bu ‘b’ bazı manasına gelen ‘b’dir. Başın bir kısmı meshedilse kâfi gelir.” der.

İmam-ı Şafiî Hazretleri ise: “Bu ‘b’ bitişmek manasına gelen ‘b’ dir. Sadece elin başa bitişmesi, birkaç kıla değmesi kifayet eder, mesh tamam olur.” der.

İmam-ı Şaranî, bu hususta şu değerlendirmeyi yapar: "Dine muhatap olan insanlar bedenen ve imanen ya güçlü veya zayıftırlar. Din, güçlü olanlara azimet, zayıf olanlara ise ruhsatla hükmeder. Meselâ, ezanın abdestli okunmasıyla ilgili rivayet azimeti, abdestsiz okunabileceği şeklindeki rivayet ise ruhsatı bildirir."

İmam bu görüşüne delil olmak üzere; “Allah u Teâlâ, azimetlerini yapa­nı sevdiği gibi, ruhsatlarını işleyeni de sever” hadis-i şerifini nakleder ve kitabında bu mevzuda birçok misaller verir, mezheplerin içtihadî hüküm­lerini azimet-ruhsat mizanıyla tartar ve muvazenelerini yapar.

Üç imamın “Ramazan orucu için her gece niyet etmek lazımdır” kavline karşı İmâm-ı Mâlik’in “Bütün ay oruç için bir niyet etmesi kâfi gelir” buyurmuştur. Birincisi azimet, ikincisi ruhsattır.

Bediüzzaman Hazretleri Lemaat adlı eserinde bu hakikati şu veciz ifadelerle ortaya koyar:

“Dert ile dermanlar taaddüdü hak olur, hak da taaddüd eder. Hacet ve ağdiyenintenevvüü hak olur, hak da tenevvü eder. İstidad, terbiyeler, tekessürü hak olur, hak da tekessür eder.”

İmam Şârânî şöyle der: “Bütün müçtehitlerin sözlerinin kaynağı olan şerîatin menbaına, kalp gözü ile eriştim. Her bir fakih için, ondan ayrılan bir cedvel, yani bir kanal gördüm... Ve her bir müçtehidin, zan ve tahminle değil, keşf ve yakîn ile içtihadında isabet ettiğini bildim ve Şerîate göre, bir mezhebin, diğer bir mezhepten evla olmadığını anladım.” (Şârânî. s. 44)

Hâl böyle olunca mezhep imamlarının her birinin hak yolda oldukları, teferruattaki ayrılık gibi görünen hükümlerin bir ihtilaf konusu olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar ve kötü maksatlı olanların iddialarını havada bırakır...

Usul-ü fıkıh âlimleri; “Her mezhebin rey ve içtihadının bu ümmete bir rahmet ve bir suhulet olduğu şüphesizdir” diye hükmetmişlerdir.

İmam-ı Şaranî Hazretleri, mezhepleri aynı pınardan dağılan su arklarına benzetir (Şârânî, s. 44) ve bütün imamların kavillerinin, sözlerinin hepsinin aynı deniz­den alındığını ifade eder ve mezhepler arası farklılıkların “ruhsat ve azi­metten” kaynaklandığını söyler. Yani bir mezhepte azimet kabul edilen bir hüküm, diğerinde ruhsat kabul edilmiştir.

Dipnotlar:

(1) Yirmi Dokuzuncu Mektup Dokuzuncu Kısım, s.449.

(2) Hayreddin Karaman, Fıkıh Usulü, 33.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

hakan
İmam Şarani hazretlerinin; "Mizan" isimli eser piyasad bulunabilirmi, yani Türkcesi var mı?. Birde böyle bir cami anlatım öz ve net herkes anlayacak bir Şekilde sunulmasi ancak Alaaddin Abem yapar. Allah ondan razi olsun. kitapları ufkumu açmış. Allah ona hayırlı uzun ömür nasip etsin.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Mehmet Selim)

İmam Şarani hazretlerinin Mizan-ül Kübra (Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı) adlı eseri, BEREKAT YAYINEVİ'nde yayınlanmıştır.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...