Bana çok vesvese geliyor. İmani konularda vesveseye maruz kalıyorum ve telaşlanıyorum. Mezhepler hakkında da vesvese geliyor? Kur´anda ve hadislerde mezheplerden bahsediliyor mu? Aydınlatır mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İman ve marifette ne kadar terakki edersek, vesveseden o kadar uzak kalırız. Sizin haliniz bir eksiklik ve noksanlık değil, aksine, bir tekâmül alametidir, İnşallah.

İslâm tarihinin, asr-ı saadetten sonra ilim ve irfan alanında en feyizli, en bereketli ve en muhteşem devri tabiin ve tebe-i tabiin dönemidir. O zamanki insanların ekseri her şeyden ziyade ilim ve irfan meclislerine rağbet ederlerdi. Risalet güneşinin en yakın varisleri olan, İmam-ı Azam, İmam-ı Şafiî, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Hanbeli Hazretleri gibi büyük müçtehidler, eşsiz âlimler bu devrin meyveleridir. O devirde bütün ulemanın istidat ve kabiliyeti tamamen ilim ve içtihada yönelmiş ve kısa bir zamanda da içtihad sahasında parlak bir devir yaşanmıştır. Daha sonra gelen fukahanın hiçbiri onlara yetişememiştir.

Bediüzzaman Hazretleri de şöyle buyurur: “İslâmiyet’in nazariyat kısmında ve selefin içtihadat-ı safiyane ve hâlisanesiyle, bütün zamanların hacatına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp heveskârane yeni içtihadlar yapmak, bid’akârane bir hıyanettir.”

Mezheplerin çıkış noktası İslam’ın teferruat kısımlarındaki yorumlardan kaynaklanmıştır. Bu manayı İslam âlimleri şöyle ifade ederler;

“Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz."

Yani zamanların değişmesi ile fer’i noktada hükümler de ona göre değişebilir. Bu, Allah’ın kâinata koymuş olduğu bir sünnet kanunudur.

İçtihat ve mezhepler hakkındaki âyet ve hadisler şöyledir:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahiblerine de. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Rasûlüne götürünüz. Bu hem daha hayırlı, hem de sonuç itibariyle daha güzeldir.” (Nisâ Suresi, 4/59)

"Kim bana itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim bana karşı gelirse, Allah’a karşı gelmiş olur. Emire itaat eden, bana da itaat etmiş olur. Emire isyan eden bana da karşı gelmiş olur.” (Buharî ve Müslim)

Burada emirden maksadın müçtehit âlimleri olduğunda, âlimler ittifak etmişlerdir.

“Ümmetimin ihtilafı rahmettir.”

Bu hadis-i şerifi İmam-ı Beyhaki, İmam-ı Münavi, İmam-ı ibni Nasr ve İmam-ı Deylemi gibi sözleri dinde senet olan hadis imamları bildirmişlerdir.

Bu hadisteki ihtilaf manası, cahil tabakanın mezhep taassubuna delil değil, müçtehit âlimlerin yorum ve içtihat ihtilafına delildir. Zaten müçtehitler de içtihatlarını kendi hevalarına göre değil, Kur’ân ve sünnetin tespit ve tayin ettiği usul üzere yapmışlardır.

Hz. Peygamber (sav.) Muaz İbn Cebel'i (v.19/640) Yemen'e vali olarak gönderirken ona; 'Ne ile hükmedeceksin?' diye sordular.

Muaz: 'Allah'ın kitabıyla' diye cevap verdi.

Allah Resulü: “Ya onda bulamazsan?” diye sordu.

Muaz: “Rasulullah'ın sünnetiyle hükmederim”' dedi.

Allah Resulü: “'Bunların her ikisinde de bulamazsan ne yaparsın?” diye sorunca;

Muaz: “O zaman re'yimle içtihad ederim” diye cevap verdi.

Bu cevaptan memnun kalan Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Rasulünün elçisini, Resulünün razı olacağı bir şeye muvaffak kılan Allah'a hamdolsun.' dedi." (Ebû Dâvûd, el-Akdiye, 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 230, 236).

Böylece Rasulullah Efendimiz (sav.) Kitab ve Sünnet'te hükmü bulunmayan meseleler hakkında Hz. Muaz’ın içtihad etmesine izin verdi. Fakih sahabeler de Hz. Muaz b. Cebel'in yolunu takip ettiler. Üstad Hazretlerinin mezhepler hakkındaki bütün tespitleri bu gibi âyet ve hadislerin ışığında yapılmış tespitlerdir.

Mezhep; gidilen yol manasına gelir.

Ehl-i Sünnet dairesi içeri­sinde yüzlerce müçtehit varsa da; bunlar içerisinde kendilerine tabi olunan ve meşhur olan mezhep sahipleri şu on iki imamdır:

1. İmam-ı Azam Ebu Hanife

2. İmam-ı Mâlik

3. İmam-ı Şâfiî

4. İmam-ı Ahmed b. Hanbel

5. İmam-ı Evza’î

6. İmam-ı Sufyan b. Ûyeyne

7. İmam Sufyan es-Sevrî

8. İmam Davud

9. İmam Muhammed İbn-ül Cerir et-Taberi

10. İbn-i Hazm

11. İmam-ı Ebu bekir b. Münzir

12. İmam-ı İshak İbn-i Rahveyh

Resul-i Ekrem Efendimiz (sav.) ashabına fıkıh öğretiyor ve dini kaynaklardan hü­küm çıkarma melekesi hususunda onları hazırlıyordu. Hatta altı kadar sa­habi, o devirde fetva veriyorlardı. Şu âyet-i kerîme de bunu açıkça ifade etmektedir: “Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Hâlbuki onu peygambere ve aralarında yetkili kimselere götürselerdi, onlardan hüküm çıkarmaya (istinbat-ı ahkâma, içtihada) gücü yetenler, onu anlarlardı. Allah’ın üzerinizdeki lütfü ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız.” (Nisa Suresi, 4/83)

Resulullah Efendimiz (sav.) ahirete irtihalinden sonra da ashap, bu kişilerden fıkıh öğrenmeye devam ettiler. Onların sahabe ve tabiin arasında, fetvada meşhur arkadaşları vardı. Medine aha­lisinden olan tabiinden birçoğu, fıkıh ve hadis sahasında sahabeden nak­ledilen dağınık fetvaları toplamaya başladılar. Medine ehlinden fukaha-i Seb’anın (yedi fıkıh âlimi) fıkıh ilminde, yüce makamları vardır.

Bütün hak mezheplere mensup müçtehitler, dinin temel meselelerinde ittifak etmekle beraber, teferruata ait bazı hükümlerde farklı içtihatlarda bulunmuşlardır. Müslüman­lar ibadet ve muamelâta ait hükümlerde bu mezheplerden birine tabi ol­muşlardır. Hatta keşif ve keramet sahibi olan bütün veliler, kutuplar, ilim, irfan sahibi asfiyanın her birisi, bu hak mezheplerden birine intisap etmiş­lerdir. Meselâ; İmâm-ı Muhammed, İmam-ı Ebu Yusuf, Serahsî, Kadıhan, Kudûri, İbn-i Abidin, Hanefî mezhebine tabi olmuşlardır.

İmam-ı Gazali, Rafii, Nevevî, Fahreddin-i Razi, Taftezani, İmam-ı Suyutî Şâfiî mezhebine; İbnü’l-Hacib, Zerkani, Muhyiddin-i Arabî, Ebu’l-Haseni Şazelî Mâlikî mez­hebine; Abdulkadir-i Geylani, İbni Kudame, Cevzi ise Hanbelî mezhebine tabidirler.

Akli ve naklî ilimleri cem edip sayısız eserler veren ve asırlarını layıkıyla tenvir eden nice âlimler, nice fakihler, nice büyük zatlar içtihada heves etmeyerek dört büyük müçtehide tabii olmayı tercih etmişlerdir. Selamet ve saadetlerini o azim imamların yolundan gitmekte görmüşlerdir. İslâmiyet’in en şanlı devirlerinde yetişen büyük âlimler, telif ettikleri eserlerle ve yetiştirdikleri talebeler ile bu dört müçtehidin hayrul-halefi olmuşlardır.

Böyle muhtelif zamanlarda ve mekânlarda yaşamış, meşrep ve meslek­leri ayrı olan binlerce ulema ve mütefekkir ittifakla bu dört imamın mezheplerine intisap etmişler, onların içtihat ettiği meseleleri yaşayıp yaşat­mışlardır.

Kelam, tefsir, hadis gibi ilim dallarında mütehassıs nice ilim erbabının müçtehidîn-i ‘izâma tabi olmaları, mücerret ve avamî bir taklit değildir. Onların bu taklitleri tahkike istinat eder. Bu taklidin temelinde ihtisasa hürmet şuuru yatar.

Evet, bu kadar keskin akıl sahibi, ilim ve irfanda meleke kesbetmiş zatlar, acaba ihtimal var mıdır ki hakikati olmayan herhangi bir yanlışa bir ömür boyu bağlanıp kalsınlar, körü körüne bu büyük müçtehitlerin arkasından gitsinler? Buna ihtimal verip kabul eden bir akıl düşünülemez.

Bu zatlar, müçtehidîn-i izam efendilerimizin içtihat ettikleri hükümlerin her birini hakikat kabul etmişler ki, onlara karşı muarazada bulunmamışlardır. Meselâ âlem-i İslâm’ın her tarafında takdir ve hürmete mazhar olan İmam-ı Gazali, Hüccettü’l-İslâm unvanını kazanmış olmasına rağmen, içtihat hususunda İmam-ı Şâfiî Hazretlerine tâbi’ olmuş ve şöyle buyurmuştur; “Ben içtihat sahasında tahkikatta bulundum, bu tahkikatlar beni Şafii mezhebine götürdü.”

Mezhepler arasında farklılıklar:

Usul-ü fıkıh âlimleri; “Her mezhebin rey ve içtihadının bu ümmete bir rahmet ve bir suhulet olduğu şüphesizdir” diye hükmetmişlerdir.

İmam Şaranî Hazretleri, mezhepleri aynı pınardan dağılan su arklarına benzetir (Şârân’i, s. 44) ve bütün imamların kavillerinin, sözlerinin hepsinin aynı deniz­den alındığını ifade eder ve mezhepler arası farklılıkların “ruhsat ve azi­metten” kaynaklandığını söyler. Yani bir mezhepte azimet kabul edilen bir hüküm, diğerinde ruhsat kabul edilmiştir.

İmam-i Şarani, bu hususta şu değerlendirmeyi yapar:

"Dine muhatap olan insanlar bedenen ve imanen ya güçlü veya zayıftırlar. Din, güçlü olanlara azimet, zayıf olanlara ise ruhsatla hükmeder. Meselâ, ezanın abdestli okunmasıyla ilgili rivâyet azimeti, abdestsiz okunabileceği şeklindeki rivâyet ise ruhsatı bildirir."

İmam bu görüşüne delil olmak üzere; “Allah u Teâlâ, azimetlerini yapa­nı sevdiği gibi, ruhsatlarını işleyeni de sever” hadis-i şerifini nakleder ve kitabında bu mevzuda birçok misaller verir, mezheplerin hüküm­lerini azimet-ruhsat mizanıyla tartar ve muvazenelerini yapar.

Bu misallerden bazıları:

a. Devlet ile mücadele eden bağîlerin isyanı terk edip teslim olmaları hâlinde, önceden telef ettikleri can ve malların tazmini hususunda iki görüş vardır.

Bunlardan birincisi İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ebu Hanife ve İmâm-ı Şâfiî’nin görüşleridir ki; bağilerden telef ettikleri can ve mala ait şeylerin tazmin edilmemesidir. Tâ ki, bunlar devlete ısın­dırılsın ve itaatleri temin edilsin. Hem de aradaki ihtilaf kaldırılsın, asayiş te’min edilsin ve millet huzur ve güvene kavuşsun.

İkincisi ise İmâm-ı Ahmed’in görüşüdür; “Telef edilen şeyler tazmin edilip, bağilerin cezalandırılmasıdır.” Ta ki cesaretleri kırılsın ve bir daha devlete isyan etmesinler. Devletin otoritesi sağlansın. Bu iki görüş de sahihdir, birincisinde tahfif yani ruhsat vardır, ikincisinde teşdid yani azimet vardır.

b. Üç imamın “Ramazan orucu için her gece niyet etmek lazımdır” kavli ile İmâm-ı Mâlik’in “Bütün ay oruç için bir niyet etmesi kâfi gelir” kavlidir. Birincisi azimet, ikincisi ruhsattır.

c. Üç imamın, “Kadınların kamet getirmesi sünnet değildir.” kavli ile Şâfiî’nin “sünnettir.” kavlidir. Birincisi ruhsat, ikincisi azimettir.

d. İmâm-ı Ebu Hanife’ye göre sabah namazının kılınmasında muhtar olan, ortalığın aydınlandığı vakit yani, alaca karanlık vaktidir. Üç imama göre ise imsakin hemen sonrasıdır. Birincisi azimet, ikincisi ise ruhsattır.

Bediüzzaman Hazretleri ise hak mezheplerin hepsinin görüşlerinin isa­betli olduğunu Sözler adlı eserinde şöyle bir temsil ile beyan eder:

"Eğer desen: Hak bir olur; nasıl böyle dört ve on iki mezhe­bin muhtelif ahkâmları hak olabilir?"

"Elcevab: Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır; şöyle ki: Birisine, hastalığının mizacına göre su ilâçtır, tıbben vâcibdir. Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine, az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine, zara’rsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne men­faattir; afiyetle içsin, tıbben ona mubahtır. İşte hak burada taaddüd etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: 'Su yalnız ilâçtır, yalnız vâcibdir, başka hükmü yoktur.”

"İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhîye mezheblere hikmet-i îlâhîyenin şevkiyle ittiba edenlere göre değişir, hem hak olarak değişir ve her birisi de hak olur, maslahat olur."

Yine Bediüzzaman Hazretleri Lemaat adlı eserinde bu hakikati şu veciz ifadelerle ortaya koyar:

“Dert ile dermanlar taaddüdü hak olur, hak da taaddüd eder. Hacet ve ağdiyenin tenevvüü hak olur, hak da tenevvü eder. İstidad, terbiyeler, tekessürü hak olur, hak da tekessür eder.”

İmam Şârânî şöyle der: “Bütün müçtehitlerin sözlerinin kaynağı olan şerîatin mem­baına, kalp gözü ile eriştim. Her bir fakih için, ondan ayrılan bir cedvel, yani bir kanal gördüm... Ve her bir müçtehidin, zan ve tahminle değil, keşf ve yakîn ile içtihadında isabet ettiğini bildim ve Şerîate göre, bir mezhebin, diğer bir mezhepten evla olmadığını anladım.” (Şârânî. s. 44)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

avhhdi
Allah razı olsun gerçekten çok güzel bir açıklama olmuş.Teşekkür ederim.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...