"Mütekellim-i Ezelînin rububiyet-i âmmesinin geniş makamından" ifadesi ne demektir; devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Evet, Kur'ân'ın hitabı, evvelâ Mütekellim-i Ezelînin rububiyet-i âmmesinin geniş makamından, hem nev-i beşer, belki kâinat namına muhatap olan zâtın geniş makamından, hem umum nev-i beşer ve benî Âdemin bütün asırlarda irşadlarının gayet vüs'atli makamından, hem dünya ve âhiretin, arz ve semavatın, ezel ve ebedin ve Hâlık-ı Kâinatın rububiyetine ve bütün mahlûkatın tedbirine dair kavânin-i İlâhiyenin gayet yüksek ihatalı beyanatının makamından aldığı vüs'at ve ulviyet ve ihâta cihetiyle, o hitap öyle bir yüksek i'câzı ve şümûlü gösterir ki, ders-i Kur'ân'ın, muhataplarından en kesretli taife olan tabaka-i avâmın basit fehimlerini okşayan zâhirî ve basit mertebesi dahi, en ulvî tabakayı da tam hissedar eder. Güya kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye-i tarihiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düsturun efradı olarak her asırda ve her tabakaya hitap ederek taze nazil oluyor."(1)

Rab, terbiye eden demektir. Terbiye, “bir şeyi bir ilk noktadan itibaren kademeli olarak (safha safha) tekâmül ettirip son noktaya ulaştırmak” şeklinde tarif ediliyor.

Çekirdekler bir terbiye neticesinde ağaç oluyorlar. Bir damla nutfe suyu dokuz aylık bir terbiyeden geçerek insan oluyor. Bu kâinat da bir ilk noktadan itibaren terbiye edilerek bu hazır hali almış bulunuyor.

Allah’ın rububiyeti de mutlaktır. Allah, Rabbü’l-âlemîn’dir. Bütün âlemleri o terbiye etmiştir. Onun terbiye fiilini icra etmesini kayıtlayacak bir başka varlık düşünülemez.

Rububiyet, Cenâb-ı Hakk'ın her mahlûka, muhtaç olduğu şeyleri vermesi, tedbir etmesidir. “Rububiyet-i âmmesinin geniş makamı” Cenab-ı Hakk’ın arıya ilham etmesi, onunla bir nevi konuşmasıdır. Ancak bu konuşma mutlak değildir; “arının Rabbi” unvanıyla bir konuşmadır. Kur’ân ise kâinat ağacının meyvesi olan insanla bütün âlemlerin Rabbi itibariyle bir konuşmasıdır.

Allah bütün kâinatın Rabbi olarak, emri ve terbiyesi altında olanların hepsi ile istidatlarına göre konuşur. Yani öyle bir kelam söyleyecek ki raiyetinden kimse hissesiz kalmayacak. Söz birisine hitap ederken, diğerini ihmal etmeyecek bir genişlikte ve azamette olacak.

İşte Kur’an’ın eşsiz ve benzersiz ifade ve hitap gücü budur. Kur’an ekserisi avam tabakasından olanların, basit ve sade anlayışını okşayarak konuştuğu gibi, remzî ve işarî mânalar ile de havas tabakasını da ihmal etmemiştir. Bu da Kur’an’ın eşsiz belağatini ve mu’cize olduğunu ilan etmektedir.

Kur’an geçmiş ümmetlerin tarihçe-i hayatlarını hikâye ederken, hem kâinatta cari olan küllî kanunların uçlarını gösteriyor hem avamın hissiyat ve anlayışlarını okşuyor hem de havas tabakasına ipuçları ile zengin bir tefekkür ufku açıyor. Kur’an’ın bu üstün meziyeti ve fevkalade beyan gücü mu’cizedir.

Allah belli bir zamana, belli bir mekâna, belli bir insan topluluğuna mahsus değil, bütün zamanlara, bütün mekânlara ve bütün mahlûkata hitaben konuşuyor.

(1) bk. Şualar, On Birinci Şua, Onuncu Mesele.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...